Vefa ne demek? Ne kadar vefalıyız? Ya da vefalı mıyız?

Sözüne Sadık Olman İmandandır!
“Verdiği sözde durmak, ahdine vefa göstermek, anlaşmalarına sadık olmak, insanı insan eden en belirgin vasıflardandır. Doğruluktan ayrılanlar, söz verip aldatanlar, anlaşmalarla güvendirip ardından yüz üstü bırakanlar, insanlıktan nasibi kıt zavallılardır.

Ahit öyle büyük, öyle önemlidir ki, dünya bir söz, bir ahit üzerine döner. Tevhid eden, dosdoğru olan ve her zaman doğruluğu emreden bir söz üzerine. Bu sözün tutulmadığı, ahdin bozulduğu yerde ise her şey bozulur. Ne göklerde, ne yerde ne de insanda huzur kalır. Her şey temelinden sarsılır.
Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 34). Vaadinden cayan, verdiği sözden dönen, sözleri yalan olan kimse Allah’a isyan, insanlığına ihanet etmiş olur; münafıklar güruhuna katılır. Ahirette de münafıklarla birlikte azap görür.

Ecdadımız, “Var ikrar verme, öl ikrarından dönme!” demişler. Yani iyice düşünmeden, yapabileceğinden emin olmadan bir söz verme. Lakin bir kez söz verdi isen, sonunda ölüm olsa da dönme. Kaç iş, sonu ölüm bile olsa yapılır? İşte söz böyledir. Ashab-ı Güzin, gerektiğinde ölmek üzere Rasulullah s.a.v.’e biat etmiş, söz vermiş ve niceleri sözleri uğruna şehit olmuşlardır.

Ahde vefa, Allah yolunun şiarı, temel kuralıdır. Müslümanlığımızın işaretidir. Yalancılığın, ihanetin Allah yolunda işi yoktur. Cenab-ı Mevlâ kullarından yalnızca doğruluğu ister: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!

 

Dünya menfaati için yalan sözle, hileyle, kandırmayla kazanç elde ettiğini zannedenler, aslında önce kendi nefslerine en büyük vefasızlığı yapmaktadırlar. Belki emeklerinin karşılığını alacak, dünyada mal-mülk, makam-mevki sahibi olacaklardır. Fakat bütün kazanacakları buraya kadardır. Çünkü emekleri batıldır. Doğruluktan ayrılanların ebedi saadetten nasipleri yoktur.
İnsanın birinci görevi ahdine vefadır. İnsan her yalan söylediğinde, vefasızlık ettiğinde, doğruluktan ayrıldığında, yaratılışında mevcut olan doğruluk vicdanını sızlatır. Durum böyle iken doğruluktan ayrılması, öncelikle kendine büyük zulümdür.
Din-i Mübin’in esası imandır. İman da vefakârlığın bir sonucudur. Zira vefakâr, ruhlar aleminde Rabbimiz’i tasdik ve ikrara bu dünyada sadakat göstermektedir ve bu vefa bütün hayata yansımakta, müslümanın güzel ahlâkı ortaya çıkmaktadır.

Müslüman önce Hakk’a karşı samimidir. Bu samimiyet, onun insanlara da niyet ve hareket olarak samimi yaklaşmasını, doğru sözlü ve dürüst olmasını sağlar. Aksi halde kalbî bir problemin mevcudiyeti söz konusudur ki, bir an önce şifa için gayret göstermek lazımdır.

 

Cenab-ı Mevlâ’ya vefalı olanlar, bunun sonucunda Allah’ın kullarına karşı da vefalı olurlar. İlâhi ahde vefa bütün hayata yansır. Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz Mekke’nin fethinden sonra orada on beş gün kalınca, Ensar, Hz. Peygamber’in bir daha Medine’ye dönüp dönmeyeceğinden endişe etmişlerdi. Onların bu tedirginliğini sezen Hz. Habib-i Edip s.a.v. de, “Öyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayatım hayatınızdır. Ölümüm de sizin yanınızdadır.” buyurmuşlardır.
Bilinmelidir ki, Cenab-ı Mevlâmız’ın gazabına uğrayan nice kavimlerin helâk olma sebebi, Hakk’a verdikleri sözde durmamaları, ahdlerine vefa göstermemeleri olmuştur. Ahde vefa etmek insanlık borcu ve gereği iken buna yanaşmadılar. Böylece idrak ve iz’andan mahrum kalarak helâk oldular. Onların halleri, görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakiler için de bir öğüt vesilesi kılındı.

Rabbimiz bizleri ahdine vefa gösteren salih kullarından eylesin.

Bir Cevap Yazın