Kur'an'ın Işığında…
GİMDES Başkanı Dr.Hüseyin Kami Büyüközer ile…
Altınoluk: Gimdes nedir? Niçin böyle bir dernek kurmaya ihtiyaç hissettiniz?
Dr. Hüseyin Kami Büyüközer: Gimdes’in açılımı, Gıda ve İhtiyaç Maddelerini Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği.
Dernek büyük bir ihtiyaçtan doğdu. Derneğin kuruluşunun arka planını incelediğimiz zaman, 30 yıla yakın bir geçmişi olduğunu söyleyebilirim.
Bu konunun önemini akademik çalışma için Almanya’da bulunduğum yıllarda farkettim. İnsan yabancı bir ülkeye gidince daha hassas oluyor. Almanya’da bir müslüman olarak, yediğimiz, içtiğimiz konularına girince çok farklı bir tabloyla karşılaştık. Çevremizde de bu hassasiyete sahip bir toplum oluşunca bu konuyu daha çok araştırmaya başladım. Çevremizde de bu konularla ilgilenen bir görüntümüz oluşunca, otomatikman herkes bizden bir şey beklemeye başladı.
Bu çalışmaları yürütürken oradaki firmalara mektuplar yazdık. ‘Sizin ürünlerinizin içinde katkı maddesi olarak neler var?’ diye sorduk. Alman firmalarında, hakikaten hoşumuza giden bir özelliğini gördük. Firmalar ister kendilerinin aleyhine olsun, ister lehlerine olsun durumu doğru bir şekilde, gizlemeden bize bildirdiler. Bu bilgiler önümüze gelince baktık ki, bir çok haram (gıda, ilaç, kozmetik, temizlik) maddelerle içimiz dışımız dolmuş. Bunları öğrenince kendimiz ve çevremiz kendimize göre tedbirlerimizi aldık.
1985 yılında Türkiye’ye döndüm. Baktık ki Türkiye daha kötü durumda. Aynı ürünler Türkiye’deki marketlerin raflarında da var ama, buradaki müslümanlar hiç birinden habersiz tüketiyorlar. Bunun üzerine bu konuları ele alan ‘Gıda Raporu’ kitabını yayınladık. Tabii kitap hemen etkisini gösterdi. Derken kitabın 5. baskısında üreticiler iyice rahatsız olmaya başladılar. Çünkü tüketicilerden bilinçli bir kitle oluşmaya başladı. İnsanlar takip edip sorguluyorlar. Bu çalışmalar etkisini artıra artıra 2005 yılına kadar devam etti. O yılda baktık ki bununla ilgili bir kuruluş oluşması zaruri hale geldi. İşin geldiği nokta şahısların yapacağı çalışmaların boyutunu aştı. Bir grup arkadaşımızla GİMDES’i kurduk.
Gimdes’in gayesi, Türkiye’de bilinçli bir müslüman tüketici ve üretici kitlesi oluşturmak. Bu yolla üretimin kontrol altına alınabilir bir noktaya getirilmesini sağlamak. Tabii derneği kurunca dünyada bu sahada çalışmalar yapan kuruluşlarla irtibatımız başladı. Türkiye’de kamuoyu oluşturabilmek ve konunun önemini vurgulamak için 2008 ve 2009 yılında iki defa uluslar arası konferans organize ettik. Tabii bu konferanslar, hem üretici, hem de tüketiciler üzerinde ciddi bir etki yaptı. Hatta bu konularla ilgili resmi kurumları da harekete geçirdi.
Bu son konferanstan sonra da baktık ki artık sertifika vermemiz gerekiyor. Çünkü hem tüketicilerden, hem de üreticilerden talep var. Onun üzerine biz de ihracata dönük sertifika verme kararı aldık. Bunu yapabilmek içinde Gimdes’i dışarda kabul ettirmemiz gerektiği ortaya çıktı. 2008 yılında Tayland’da, World Helal konusunda dünyada söz sahibi olan çatı kuruluşunun 7. kongresi yapılıyordu. Biz de katıldık. 2009 yılında aynı kongre Çin’de yapıldı. Oraya da katıldık. Ondan sonra bu kuruluşlara müracaat ederek akreditasyon aldık. Bugün dünyada tanınmış sertifika kurumlarının ileri gelenlerinden akreditasyon almış bulunuyoruz. O ülkelere mal göndermek isteyenlerin mutlaka o kurumlardan birisinin belgesini alması gerekiyor. Böylece Gimdes, otomatikman uluslar arası platforma oturmuş oldu. Biz bu sertifikaları vermeye başlayınca yurt içinden de talep hızla artmaya başladı ve şu anda 60’ı geçti. Bunlardan 20 tanesinin sertifikasını verdik. Yakın zamanda bu müracaatların 100’ü aşmasını bekliyoruz.
Altınoluk: Helal sertifika nedir? Helal gıda
sertifikalamada kriterler neler?
Dr. Büyüközer: Helal sertifika, isminden de anlaşılacağı gibi islami bir mevzu. Çünkü helal kelimesi tamamen dini bir kavram. Helal, Allah’ın izin verdiği ve sınırlarını çizdiği bir hayat nizamı. Allah yüce kitabında bunlarla ilgili bir takım talimatlar ortaya koymuş. Evlenirken, ticaret yaparken, yürürken, yatarken, yemek yerken, konuşurken bu talimatlara uygun hareket etmek durumundayız. İnsanlar bunlara riayet ettiği takdirde hayatlarını helal bir çizgide sürdürmüş olacak. Bu helal yaşamın içerisinde de, insanı en çok ilgilendiren, insanın maddi ve manevi hayatına etki eden kısım, yediği, içtiği gıdalar. Yediği içtiği gıdaları, helal noktaya getirebilmek için, fert fert insanın kendisi ilgilenmesi gerekiyor. Ama ilgilenemiyor. Neden? Çünkü endüstriyel üretimin içerisinde üretilen öyle ürünler var ki, insanların onların içinde ne var, nasıl üretilmiş, katkı maddeleri neler, bilmesine imkan yok. Bunun için bir kurumun oluşması gerekiyordu. Gimdes insanlar adına bu işi yapmak için varolan bir kurum.
Altınoluk: Peki Gimdes bu işi nasıl yapıyor? Bünyenizde hangi nitelikte insanlar çalışıyor? Din adamı, kimyager, fıkıhçı v.b. bu işin içinde mi?
Dr. Büyüközer: Bünyemizde farklı alanlardan insanlar istihdam edilmiş durumda. Bunların içerisinde teknik elemanlar ve fıkıh konularını bilen hocalar var.
Neden teknik elemanlar ve neden fıkıhçılar?
Türkiye’nin şartları böyle. Fıkıh eğitimi almış insanlarımız, günlük yaşantımızın teknik tarafını bilmiyorlar. Teknik tarafını öğrenmiş insanlarımız da fıkıh konusunu bilmiyor. Ancak bunları biraraya getirerek çözüm bulabiliyoruz. İlk aşamada bu çalışmaları yürüttük. 4 yıllık bir çalışmadan sonra hem teknik hem de fıkıh konularını bilen ve araştıran, 65-70 kişilik bir ilim kurulu oluşturduk. Teknik kısımda kimya mühendisleri, gıda mühendisleri, veterinerler, biyologlar, genetik biyologlar var. Fıkıh sahasında da ilahiyatçı uzman arkadaşlarımız var. Zaman zaman biraraya gelerek çalışmaları yapıyorlar.
Ayrıca biz konuları onlara gönderiyoruz, çalışıp bize geri gönderiyorlar. Bu çalışmalar neticesinde bu konunun anayasası diyebileceğimiz ‘helal standardını’ oluşturduk. Burada genel prensipleri bütün açıklığıyla bir araya getirmiş bulunuyoruz.
Mesela bir büyük baş hayvanın yetiştirilmesinden başlayarak, kesilmesi, kesildikten sonra uygulanacak şartlar nelerdir, bunların hepsini madde madde belirtiyoruz. Bu her saha için ayrı ayrı tespit edilmiş durumda.
Tabii iş bununla da bitmiyor. Ardından uygulama kısmını ilgilendiren ‘iç tüzük’ dediğimiz bir süreç başlıyor. Mesela böyle bir sertifika alacak firmanın, vereceğimiz bu belgenin geçerlilik süresi boyunca bizim denetimimize açık olması gerekiyor. Yani bizden gizli kapaklı hiçbir şeyinin olmaması gerekiyor.
Ayrıca kendilerinden Müslümanların inançlarına ve bizim Gimdes olarak ortaya koyduğumuz standartlara uygun çalışacaklarına dair taahhütname alıyoruz. Böyle bir taahhütnameyle işe başladıktan sonra, o firmanın bütün işleyişinden haberimiz oluyor. Girdisi, çıktısı, deposu, hammadde deposu, katkı madde deposu, mamül madde deposu, üretim bandı ne varsa bütün işlemleri bizim kontrolümüzden geçiriliyor. Bundan sonra bizim bu standardımıza uygunsa, o zaman sertifika veriyoruz.
Tabii sertifika vermekle iş bitmiyor. Eğer sertifika bir yıl geçerli ise, o firmadan, kendi bünyesinde, bir yıl boyunca bizim şartlarımıza uygun çalışmasını takip edecek bir güvence sistemi oluşturmasını istiyoruz. O güvence sistemi hem bizim hem de firmanın kontrolünde oluyor.
Altınoluk: Türkiye’de ciddi bir denetim boşluğu olduğu söylenir hep. Sizce helal gıda konusunda en çok problem hangi alanlarda görülüyor?
Dr. Büyüközer: Bütün gıda sistemlerinde problemler var. Çünkü bugün, bizim klasik gıda üretimi anlayışımızdan tamamen farklı bir sistem çalışıyor. Nedir o? Üretilen ürünün mutlaka fabrikasyon sistemi içinde üretilmesi gerekiyor. Bu fabrikasyon esnasında, teknolojinin ihtiyacı olan bir takım katkı maddelerini kullanmaları gerekiyor. Ayrıca üreticinin talepleri var. Nelerdir onlar? Benim ürünlerim, bozulmadan uzun müddet saklanabilsin. Benim ürünüm, mümkün mertebe bütün tüketicilerin damak tadını karşılaşın ve herkes tarafından beğenilsin. Ayrıca gösterişli ve albenili olsun istiyor. Dolayısıyla kimya mühendisleri olsun, gıda mühendisleri olsun, üreticinin taleplerine uygun ürün maddeleri araştırmaya başlıyorlar.
Tabii devlet kuvvetli bir devlet olsa, üreticinin isteği için çalışan bu ekibin aynı zamanda tüketicinin de sağlığını esas alarak bu çalışmalarını yürütmesini sağlar. Maalesef insanoğlu hırs sahibi varlık. Dolayısıyla üretici kendisine çok para kazandıracak üretimin peşinde koşarken, tüketiciyi de aynı şekilde düşünme yeteneğini gösteremiyor. Böyle olunca, bakıyorsunuz, üreticiye çok büyük fayda sağlayan bir katkı maddesi, tüketicinin bir çok hastalıklara yakalanmasına sebep olabiliyor.
Onun için bu boşluğu ‘helal gıda’ sistemi doldurmuş oluyor. Çünkü helal gıda sistemi içinde, insanın sağlığını bozacak hiçbir maddeye izin verilemez. Bu konuda çok titizlik içerisindedir. Bir sivil toplum kuruluşu olarak, böyle bir kontrol mekanizması kurulmuş olması, bu boşluğu, bu kararsızlığı ve karışıklığı ortadan kaldıracak bir imkana kavuşturmuş oluyor.
Burada yeri gelmişken şunu da belirtmem gerekiyor. Helal gıda aynı zamanda sağlıklı gıdanın da ilk şartıdır da diyebiliriz. Çünkü Kur’an’ı Kerim’de açıkça; ‘helal ve tayyip olanlardan yiyin’ emri var. Bu manada ayetler ve hadisler çok. Dini kaynaklarımız bu bakımdan bizi çok güçlü bir şekilde, helal ve sağlıklı beslenecek bir yapıya sahip olmaya çağırıyor. Ayrıca dini yapımız içerisinde çok önemli bir husus daha var: ‘Bile bile bedenimize zarar verecek hiçbir maddeyi kullanamayız.’ Kullanırsak haram işlemiş oluruz. Fıkhın önemli kaidelerinden biridir bu. Bütün bunlar bizim sağlıklı ürün için çalışmamızı ayrıca gerekli kılıyor.
Altınoluk: Şu ana kadar yeterli alana ulaşılamamış gibi görünüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? Üretici firmalar bilmedikleri için mi, yoksa helal gıda mefhumu olmadığı için mi gündemlerinde değil?
Dr. Büyüközer: Size açıkça söyleyeyim, maalesef sahipleri en koyu müslümanlar olan firmalarımız dahi, müslümanların ihtiyacı olduğu derecede bu konuya eğilmediler. İlk başlarda ‘fazla mahzurlu değil, bu konuyu sonra hallederiz’ diye kolayca bu konuyu geçiştirdiler. Maalesef şimdi işin içinden çıkamıyorlar. Bize müracaat eden firmalar içinde, yüzden fazla katkı maddesi kullanan firmalar var. Araştırınca ancak 3-5 katkı maddesine helal sertifika getirebiliyor. Diğerlerine bir bakıyoruz, çoğu hayvan kökenli kimyevi maddeler. Hatta katkı maddelerinin içinde ne olduğunu bilmeyen firmalar bile var. Dolayısıyla, art niyet olmasa bile, böyle bilgisizlikten kaynaklanan sıkıntılar var. Firmalar yeni yeni farkediyor ama şöyle demeye başlıyorlar: ‘Bu işin altından kalkamayız. Şimdi helal sertifika için müracaat edersek bunlar ortaya çıkacak. Sertifika alamayacağız. Sertifika alamadığımız piyasaya yayılırsa, müşterilerimizi kaybederiz.’ Yani müracaat edip, helal sertifika alamamayı bir risk olarak görüyorlar. Öyle olunca da müracaat bile etmiyorlar.
Altınoluk: Helal sertifikalamanın yararları nelerdir? Helal sertifika ürünlere neler kazandırıyor?
Dr. Büyüközer: Bir kere ‘helal sertifika’ o üreticinin hem dünya hem de ahiret hayatını temizleme niyetini ortaya koyuyor. Neden? Kendi adına, ihtisas sahibi bir heyet kendi ürünlerini inceliyor ve üretimde, ‘İslami şartlara uymayan, şu şu eksiklerin var. Bunları düzeltmelisin’ uyarısını yapıyor. Bunları düzeltmek için de yol gösteriyor. Dolayısıyla bu kendisi için çok önemli bir adım.
Esasında Türkiye’de firmalarımız tembellik yapmasa, bir takım endişelerden dolayı geride kalmayıp, biran evvel helal sertifikalı üretime geçse, birden bire ufku genişleyecek. Yeni oluşan büyük bir piyasanın içerisine girmiş olacak. Dünyada şu anda sadece helal gıda sektörünün yıllık ürün talebi 850 milyar dolar. Bu çok büyük bir pazar. Buna, helal finans, helal ilaç, helal kozmetik, helal temizlik, helal hizmet gibi sektörleri de ilave ettiğimizde muazzam bir ihtiyaç ortaya çıkıyor. Sadece helal finans talebi 2 trilyon doları aşmış durumda.
Biz bu helal sertifikayı verince bu bütün dünyada ilan ediliyor. Bunu Endonezya’daki, Amerika’daki, Brezilya’daki, Ortadoğu’daki, Afrika’daki bütün helal sertifikalı ürün arayan firmalar öğrenmiş oluyor. Dünyanın bir ucunda, mesela helal sertifikalı peynir arayan bir firma, hemen Türkiye’deki böyle bir üründen haberi oluyor ve sipariş veriyor. Böylece kendiliğinden bir pazar oluşuyor.
Bu manada biz bir dünya ailesi içindeyiz. World Halal Council diye bir kurul var. Dünyada elliye yakın ülkedeki helal sertifika kurumlarının bir araya gelmesiyle oluşturulmuş bir kurul. Bizim Türkiye’de yaptığımız bir hizmet otomatikman bu ülkedeki kurumlara da ulaşıyor. Tabii bunun çok farklı sonuçları olabiliyor. Mesela Romanya’dan bir firma böyle bir ihtiyaçtan helal sertifika aldı. Firma Endonezya’ya mal satmak istediğinde oradaki firma, ürünlerini alırız ama helal sertifikalı olması gerekiyor. Onu da Türkiye’de bulunan Gimdes’ten alabilirsin, demişler. O firma geldi müracaat etti. Şartlarını yerine getirince helal sertifika verdik. Hatta şu anda biri Arnavutluk’tan birisi de Kosova’dan iki firma daha böyle ürün üretmek için sertifika başvurusunda bulundu.
Altınoluk: Dünyada bu konuda sadece Yahudilerin duyarlı olması (böyle bir algı var) ne anlam taşıyor? Hristiyanlarda da böyle bir duyarlılık var mı?
Dr. Büyüközer: Yahudilerin Haham sistemi var. Yani bir otorite oluşturulmuş durumda. Hahamlar onların inançlarına göre koşer sertifikası veriyorlar. Yahudiler sadece gıdalarının değil bütün hayatlarının Koşer’li olmasını istiyorlar. Bir tesisi bile koşerliyorlar. Onların dindar kesimi için bu koşer sistemi lüzumlu. Ayrıca hahamlık sisteminin de önemli bir gelir kaynağı durumunda. Bu yüzden bu sistemi oldukça yaygın olarak bütün dünyada arıyorlar ve sağlıyorlar.
Altınoluk: Dini bir yönünün bulunmasına karşı oluşan tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Büyüközer: Tabii bunlar olacak. Müslümanlar Türkiye’de 80-90 yıldır işleyen resmi mekanizmalar içerisine müdahil olamamışlar. Kendilerini ilgilendiren böyle hayati meseleleri gündeme taşıyamamışlar. Bu imkanları olmamış. Daha yeni yeni başlıyorlar. Son yıllarda kamu kurumları içinde ortaya çıkan sıkıntıları görüyoruz. Bu bir süreç. Bu süreç içerisinde her konu yavaş yavaş hakettiği yeri mutlaka alacak.
Bir iki gün önce uluslar arası bir yayın organında yayınlanmış bir yazıyı internet ortamından okudum. Orada Avrupa’da ‘helal sertifikalı market’ ihtiyacından bahsediliyor. Yabancı birisi yazmış. Orada bunun acil bir ihtiyaç olduğu, çünkü Avrupa’da 30 milyon müslüman yaşadığı bunların ihtiyacını görmek için bu sorunun acilen çözülmesi gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca bunun büyük bir ekonomik değer olduğu ve bunu değerlendirecek firmalara ihtiyaç olduğu açıklanıyor.
Bizim ülkemizde bu işlere karşı olanlar, en azından bunu düşünseler, bunun bir potansiyel olduğunun farkına varsalar, hiç değilse karşı çıkmazlar. Burada yeri gelmişken enteresan bir misal vereyim.
Geçen yıl Kanada elçiliğimizin ticaret ataşesi telefon açtı. Ve bana şunları anlattı: “Bize bir Kanada firması geldi ve Türkiye’de ‘helal sertifikalı’ üretim yapan firmaların listesini istedi. Ben de Türkiye’ye bir hizmet yapacağım heyecanıyla, bakanlığa, sanayi odasına, ticaret odasına, sanayicilere ulaştım ve böyle firmalar var mı diye sordum. Hiç biri bana ‘helal sertifikalı’ üretim yapan bir tek firma adresi dahi veremediler. Ben şaşırıp kaldım.”
Şimdi olayın vehametine bakın. Kanada’daki bir firma, orada yaşayan bir milyon müslümanın ‘helal sertifikalı’ ürün talebine müşteri olmak istiyor. Ona cevap vermek istiyor. Çünkü para kazanacak.
Ama bizim Türkiye’deki firmaların bir çoğu bu pazarın farkında bile değil. Çünkü işin içine dini bir kavram olan ‘helal sertifika’ ismi giriyor. Ama bu yavaş yavaş değişecek. Çünkü büyük bir pazar.
Altınoluk: Bütün bunların dışında ülkemizde ‘gıda güvenliği’ ne durumda, problemler neler?
Dr. Büyüközer: Gözle görünen kısımda bile büyük bir felaket var. En basit sahada bile gıdalarımızı sağlıklı üretemiyoruz. Üniversitelerin yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladıkları öyle vahim raporlar var ki insan inanamıyor.
Ülkemizde katkı maddeleri çok önemli bir problem. Katkı maddelerinin bazılarının zararlı olduğu uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya çıkarılmış ve yasaklanmış. Ama Türkiye’de halen kullanılıyor. Pastahane ürünleriyle ilgili yapılan bir araştırmada, kullanılan katkı maddelerinin yüzde kırkı yasaklanmış maddeler. Bunlar alerjiden tutun da kansere neden olan bir çok madde var içerisinde. Mesela sodyum benzoate (E210), çürümeyi, bozulmayı, küflenmeyi önleyici koruyucu madde olarak kullanılırdı. İngiltere’de yapılan araştırmalar sonucu kanserojen olduğu ortaya çıktı ve bütün Avrupa bu maddeyi tamamen yasakladı. Ama Türkiye’de hâlâ kullanılıyor.
Yine yapılan araştırmalarda kullanılmasında sakınca olmayan katkı maddelerinde de sıkıntı var. Kullanılmasına izin verilmiş ama o dozaj içerisinde yüzde 0.1 oranında kullanılması gerekiyor. Oysa bu gözkararı 0.7, hatta yüzde 1 gibi dozu çok aşan oranlarda kullanılıyor. Bu katkı maddeleri neredeyse göz kararı kullanılıyor. Oysa o yüzde 0.1 oranı, fareler üzerinde uzun yıllar yapılan deneyler sonucu insanda zarar vermeyecek en üst limit olarak tespit edilmiş. Onun aşması insanda bir çok yan etkiler ortaya çıkarıyor. Ülkemizde maalesef bir kontrol mekanizması yok. Ayrıca firmalar bunların kullanımını, bu işin eğitimini almamış işçilere bırakıyor. Katkı maddelerinin zaten riskleri varken, bir de böyle dikkatsizliklerden dolayı riski ikiye, üçe katlıyoruz. Böyle ciddi bir problemimiz var.
Ülkemizde bu işin kontrol mekanizması Tarım Bakanlığının elinde. Kendilerinin ifadelerine göre, ülkemizde yaklaşık elli bin üretici firma var. Bunların ancak yirmi bini tescillenmiş. Bunlar da yılda iki, üç defa denetlenmiş. Ondan sonra da, daha berbat olan merdiven altı dediğimiz sistem devreye girmiş oluyor. Bu yüzden gıda sektörünün sağlık yönüyle, güvenilirlik bakımından çok ciddi sıkıntıları var. Ayrıca helallik şartları da bunun üzerine yükleniyor.
Tabii bu noktada bir tespitimi de sizinle paylaşmak isterim. Maalesef bu gün müslümanlar, helal kazanma noktasında, eskisi kadar olmasa bile belli bir hassasiyete sahipler. Ancak helal şeylere harcama konusunda bu hassasiyeti gösteremiyorlar. Bu dikkatsizlik, cahil olanda olduğu gibi, en okumuş olanlarımızda da var.
Geçtiğimiz yıl Uludağ Üniversite’sinin ev sahipliğinde ilahiyat hocalarının biraraya geldiği ‘helal gıda’ toplantısı yapıldı. Beni de çağırdılar. Toplantı büyük bir otelde yapıldı. Orada bir profesör çok güzel bir sunum yaptı. Gerçekten konuyu tam da bizim ele aldığımız gibi sundu. Sunumunu yaptıktan sonra, yüzelliye yakın fıkıh hocasına şunları söyledi: “Burada sizlerle bir müşahedemi paylaşmak istiyorum. Biz aynı otelde kaldık. Sabah açık büfe kahvaltıya indik. Ortaya çok çeşitli yiyecekler koymuşlardı. Ama dikkat ettim, peynir, salam, sucuk, sosis gibi yiyeceklerden bütün hocalarımız bol miktarda aldılar. Hiç biri de sorgulamadı. Türkiye’nin bu konuyu en iyi bilen, en hassas olması icab eden grubu bu. Biz böyle olduktan sonra vay benim Türkiyemin haline.” Önemli bir tespit. Ama maalesef durumumuz bu.
World Halal Council 2010 yılında Türkİye’de yapılacak
Dünyada yılda bir defa yapılan World Halal Council toplantısı 2010 yılında ekim ayı içerisinde Türkiye’de yapılacak. Toplantıyla birlikte ülkemizde ilk defa ‘helal gıda fuarı’da düzenlenecek. Fuarla beraber kongre 4 gün devam edecek. Gimdes bu toplantıya büyük önem veriyor. Çünkü 2010 aynı zamanda İstanbul’da Avrupa Kültür Başkenti etkinliklerinin yapıldığı bir yıl. Eğer bu helal gıda konusu ciddi olarak gündeme getirilebilirse, bu, İstanbul’un gerçek kimliğini ortaya koyması bakımından önemli bir gelişme olacak.
Altınoluk Dergisi / Dr. Hüseyin Kâmi Büyüközer