Kur'an'ın Işığında…
İşte bütün meselem, her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!
Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?
Necip Fazıl Kısakürek
Yaz kendini göstermeye başladıkça, her zamanki sahneler yeniden gösterime girdi. Yok yok… Her zamanki sahneler demek yanlış olur; baş döndürücü bir hızla değişen toplumumuzda her geçen gün, bir önceki günü bile aratır oldu.
Karanlığa küfretmenin değil, mum yakmanın gerekli olduğunu biliyorum. Ama önce karanlığı tanımak, yakından incelemek, doğasını keşfetmek; sonra da bu tespitlerin ışığında çareler üzerinde kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. Çağımızda İslam’ı gerçek manada yaşamanın elimizde kor ateş tutmaktan çok daha fazla fedakarlık, azim, sebat ve kararlılık istediği malum. Fakat topluma örnek olması beklenen fertlerde bile hızlı bir değerler aşınması yaşanıyor. Bu, bulaşıcı bir hastalık gibi. Bir önceki sene gözlerinizi faltaşı gibi açmanıza sebep olacak bir hadise, giderek sıradanlaşıyor nerdeyse.
Prof. Dr. İskender Pala, bir yazısında (1) özetle şu müthiş tespitlerde bulunmuş: “İnsanların birbirlerine yakınlaşmaları aralarındaki benzerlikler üzerine bina olunur. Kılık kıyafetten beden yapısına, davranış ve inanıştan psikolojik özelliklere kadar bir takım benzerlikler onları birbirine yakınlaştırır ve dayanışmaya yönlendirir. Bu dayanışmada en çok manevi benzerlikler ile ortak mazi bilinci rol oynar…
Bugün bu dayanışmayı kaybettikçe ahlakın da kaybolduğu ortaya çıkmaktadır. Veya şöyle söyleyelim; artık millet olarak dayanışmayı kaybetmemiz milli ahlakı da görmezden gelmemize yol açmaktadır. Gelecek çeyrek asır, bütün dünyayı milli ahlaklardan arındırıp rekabete dayalı küresel bir ahlakı kuracak gibi görünüyor. Ben bu rekabet dünyasında toplumun daha da bireyselleşeceğini ama “beşeri ahlak”ın ön plana geçeceğini, insanların kişisel ahlaklarıyla değer kazanacaklarını düşünüyorum. Ancak o vakit gülistanı harap edilmiş, havuzları boşaltılmış bu baharda yegan yegan bülbüller şakımaya ve insanlığa örnek olmaya başlayacaklardır. O bülbüller hiç şüpheniz olmasın bizim çocuklarımız arasından çıkacaktır. Onun için, çocuklarınızın ahlakını koruyunuz lütfen…”
Tabii bu kitap hacminde bir konu. Sosyal hayatın nezih ve ahlaki bir şekilde tesisi için tesettür emri, önemi tartışılamayacak bir konumda olduğundan konunun sadece bu yönünü ele alacağım. Ecdadımızın, anılması bile huzur getiren ikliminden bugüne köprünün altından çok sular aktı, akmaya da devam edecek… Biz öyle bir yerdeyiz ki ya bu gidişe haliyle ve kaliyle dur diyenler çoğalacak ya da nesillerimize teslim edeceğimiz dünyanın imarı için, ila-yı kelimetullah için elimizden gelenin daha azıyla yetinmiş olmanın ağır sorumluluğuyla göçüp gideceğiz.
Bu noktada, şu bilgi kirliliği anaforunda İslam hakkında bir şekilde sağlıklı bilgi alma saadetine erişmiş insanların bildiklerini amele geçirme safhası çok mühim. Bu sadece bir nefis mücadelesi değil, nesillere uzanan bir köprü olma misyonunun muhafazası, mücadelesi.
Sağlıklı ve doğru olan; her bireyin İslam’ı kaynağından araştırıp öğrenmesi tabii… Ama şeytan zaten mazeret üretmede strateji ve taktik uzmanı olarak her daim işbaşında. Hal böyle olunca arkadaşı, hocayı, herhangi bir cemaatin ileri gelenlerini, hatta yakınlarını ölçü kabul etmek “o yapıyorsa ben ondan daha mı iyi bileceğim canım?” deyivermek çok daha kolay hale geliyor. Ya o örnek alınanlar, nefisleriyle mücadelede hangi fırtınalarla boğuşuyorlar? Bildiklerinin arkasında durmak, İslami ölçü ve prensipleri muhafazada azami derecede gayret etmek hususunda ne derecede başarılılar? Onları örnek alanlar belki bu konuda mazur sayılmayacaklar ama örnek olma konumunda bulunanlar, yaptıkları öncülükten, yanlışlara kapı aralamaktan, yanlış örnekleri çoğaltmaktan dolayı hisse almayacaklar mı?
Tesettürün “gizlenme” anlamına geldiğini bilen kaç kişi bu gizlenme isteğini kıyafetiyle hissettiriyor? Caddelerde, sokaklarda, toplu taşım araçlarında vs. her tür bakışa karşı güzelliklerini -vücut hatlarını, bakışını, edasını, cazibesini- gizleyebilmedir tesettür aynı zamanda. Tabloya bakınca ise “tesettür mü teşhir mi?” diye sormadan edemiyorsunuz. Yüreğiniz dayanıyorsa hal-i pür melalimize şöyle bir göz gezdirin…
Vaktiyle vücut hatlarını belli etmeyecek, rengi de dikkat çekmeyecek bol ve uzun pardesü ile göğsün üzerine bol bir şekilde salınmış büyük başörtüye fetva vermek istemeyen alimlerimiz bugünlerden endişe etmiş olmalı. Arz-talep meselesi deyip çıkılıyor işin içinden şimdi ve mağazalarda bol kesim pardesü neredeyse yok! Ya pes edeceksiniz ya şanslıysanız uzun araştırmalar sonucu bulacaksınız ya da nefsinizin, şeytanın, çevrenin gizli ama kuvvetli baskılarına yenik düşmeyip diktireceksiniz. Bir hocamız bugünkü pardesüler için “tabanca kılıfı” benzetmesini yaptığında ne kadar da isabet ettiğini düşünmüştüm. Peki bu, dış kıyafetin amacına uygun olabilir mi? “Cilbab” kelimesini karşılayabilir mi? Ahzab Suresi 59. ayeti (2) bilenler nasıl kendileriyle ters düşmüyorlar? Nur Suresi 31. ayetteki “başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” ihtarını bilenler peki? Nasıl başörtülerini mendil ebadına geriletebiliyorlar? Boyunların, yakaların açılması sıradanlaştı artık. Tamamen açık değilse, sağa sola baş çevrildikçe ya da yan profilden bakıldıkça bir açık verilmesi an meselesi, ebat ve tarz müsait değil çünkü. “Teberrüc” (3) ile ilgili ayeti (Ahzab 33) bilenler nasıl gözlerinde sürmeyle ya da makyajla dışarı çıkabiliyor? Bu “heyte lek” (4) demek değil de nedir?
“Cehennemliklerden kendilerini henüz görmediğim iki grup vardır: Biri sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendinleri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.” (5) hadis-i şerifini bilip, kemerle, dar ya da ince kıyafetle, pantolon vs. ile vücut hatlarını belli edenler başta kendi bilgilerine saygısızlık etmiş olmuyorlar mı? Ne uğruna bu şiddetli ikaza rağmen yanlış gidişat? Mankenlerle başlayan zincirin bir halkası olarak topuz ya da başın doğal görüntüsünü bozan hallerden 80’li yıllarda tek bir örnek göremezdiniz. Ne zaman ki tesettür(!) defileleri boy gösterdi, ahir zamanı anlatan bu hadisi şerifteki husus da maalesef açığa çıkmaya başladı. Şimdi ise saçını belli etmeden başını doğal haliyle örtenler azınlığa düştü…
Pardesülerini ya da eteklerini kısaltıp, ince çoraplarla dolaşan hanımlar, kollarını ya da saçlarının bir bölümünü de öyle açabilirler mi? Peki ölçü ayak bileklerinde değil mi? (6) Vücut hatlarını ortaya koyan gerek pardesünün darlığı gerek eşarbın küçüklüğü, “giyinik çıplaklar” tanımına dahil olmaktan ciddi manada çekinenlerin sayısının hiç de öyle çok olmadığını gösteriyor maalesef. Ya dış kıyafet mi, değil mi neredeyse ayırt edilemeyen işlemeler, cafcaflı renk ve desende kumaşlar, takılar, Arabistandaki bozulmanın bir sonucu olan ışıltılı cilbabların(!) bakışlara çağrısı? Teberrücün bir çeşidi değil mi tüm bunlar? (7)
Bir de şu hadis-i şerife kulak verelim: Dıhye el Kelbi (r.a.) anlatıyor: Rasulullah (s.a.s.)’e (Mısır’dan) kubati kumaşlar getirilmişti. Bana ondan bir kupon verdi ve “bunu ikiye böl, bir parçayı kendine kamis yap, diğerini hanımına ver. Bununla kendine bürgü yapsın.” buyurdular. (Ayrılmak üzere geriye dönünce) “Hanımına söyle, bunun altına bir astar koysun da bedenini vasfetmesin.” buyurdular.” (8 )
Bu hadis-i şerifi bilip özellikle yazın gelmesiyle ince kıyafet giyinenler bildikleriyle tenakuza düşmüyorlar mı?
Yine Nur Suresi 31. ayette mahremlerin tek tek sayılmasına karşın, balkona, bahçeye çıkarken, satıcı, tamirci ile konuşurken, akraba ve tanıdıkların yanında dışarıdaki tesettürlerinden çok daha esnek davranan kardeşlerimiz de hakeza öyle.
Yine Nur Suresi 31. ayetteki “Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.” ifadesini bildiği halde topuklu ayakkabılarının sesiyle geçişlerini ilan edenler ya da konuşma tarzları hatta gülüşleriyle bakışları üzerlerinde toplayanlar?
Yine “şurası muhakkak ki kadın koku sürünür, sonra da erkek cemaate uğrarsa o zaniyedir!(zina eden kadın gibidir)” (9) hadis-i şerifini bildiği halde “ter mi kokayım yani?” diyerek parfümleri ya da deodorantlarıyla dışarı çıkmaya adeta mecbur olduğunu düşünenler haşa Peygamber (s.a.s.)’in ter kokmamızı istediğini sanıyor olamazlar.
Hep bilenler diyerek, bilmemenin mazeret sayıldığı gibi bir şey anlaşılmasın. Elbette ki bilmeyenlerin önünde iki kademeli bir yol (ilim ve amel) var. Takva sahiplerine önder olmayı isteyenler, ilimle meşgul olup bunu etrafına yayanlarsa uçağın kanatları mesabesindedir ya… Tebliğin vitrininde onlar vardır. Hal böyle olunca örnek olma sorumluluğundan kaçınmak imkansızdır. Yüklendikleri misyon onların “uydum kalabalığa” mantığına asla kapılmamalarını gerektirir. Bilakis uyulan kalabalığın yani kemmiyetin keyfiyetle dolu olması öncü konumundaki her bir kişinin kendi rolünün önemini kavramasına bağlıdır.
Evet özellikle bilenler diyorum. Çünkü onlara nazım geçiyor. Çünkü onlar bilgilerini hale geçirirlerse domino taşı gibi bozulan düzen yine aynı yolla düzelecek. Çünkü onlar bilgilerini özümsemez, amil olmazsa; bu bilgileri ya söyleyecek yüzleri olmayacak ya da kendilerini de aklamayı sağlayacak aşındırmalarla aktarabilecekler.
Hasılı kıyafetimizin tesettür mü yoksa teşhir mesajı mı ihtiva ettiğinin ne kadar farkında olursak o derece kendimize çeki düzen verebiliriz. Kendimize çeki düzen verdikçe de tebliğ metodları çerçevesinde kardeşlerimize de ayna tutabiliriz. Her boynu, yakası açılana “affedersiniz, boynunuz açılmış” diyenlerin sayısının yüzleri hatta binleri bulduğunu bir hayal etsenize. İsteyerek değil de gevşeklik ve dikkatsizlikten bunu yapan elbet içine dönüp bir düşünür. Ya da başörtüsünü alelade bağlamış kişilere “saçım görünüyor mu?” diye sormak da mutlaka bir nebze fayda eder. En azından yakın arkadaşlar birbirlerine, hocalar talebelerine tesettürdeki tavizlerini ikaz etmeyi ihmal etmeseler… Hiç küçümsenmeyecek büyük bir değişim yaşanmaz mı? Niye yaşanmasın? Bilenler çok, bilgiler sağlam, niyetler de güzelse, iş hem nefsimize hem de sevdiklerimize “istakim” (dosdoğru ol) demeyi ihmal etmemekte; özümüze, iç alemimize yolculuk yapıp, başta kendi bilgilerimize saygı göstermekte düğümleniyor.
Teşhirin azami derecede teşvik edildiği, bunu garipsemenin garipsendiği bir çağda kınayanın kınamasına aldırmadan, Allah yolunda gösterilecek her bir çaba, kim bilir kaça katlanarak karşılık bulacaktır? Sultanü’ş-şuara üstad Necip Fazıl’ın “gençlikte köprübaşı” dediği varlık muhasebesi yapan nesil için her tür örnek olma çabası “kibrit-i ahmer” değerinde vesselam…
Dipnotlar: 1) Zaman Gazetesi, 27. 04. 2010. 2) Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Ayrıca bknz. İslam’da kılık kıyafet ve örtünme syf. 119, Buhari Hayz 23). 3) Kadının güzel görünmek için yaptığı herşeydir ve yabancıya karşı yapılması haramdır. (bknz. İslam’da Kılık Kıyafet ve Örtünme Ensar Yay.). 4) Yusuf Suresi 23. ayet. 5) Müslim, Cennet 52, Riyazü’s-salihin, Erkam Yay. cilt 7, syf. 98. 6) İslam’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, syf. 120 Ensar Yay. 7) Allame Alusi a.g.e. syf 118. 8 ) Ebu Davud, Libas 39, Kütüb-i Sitte cilt 15, syf. 55. 9) Kütüb-i Sitte 7. cilt syf. 521.
Didar Erdem / Altınoluk