Kur'an'ın Işığında…
İBÂDET HAYATINDA TEFEKKÜR
Rûhânî bir tefekkür, tahkîkî îmâna ermeye vesîledir. İlmin irfâna dönüşmesi için, tefekkür ufkundan süzülerek kalbe nakşedilmesi zarûrîdir.
Vehb bin Münebbih -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:
“Çok tefekkür eden, mutlak sûrette bilgili olur. Gerçek mânâda bilgili olan da mutlaka sâlih amellerde bulunur.” (İhyâ, IV, 764)
İbâdetler, ancak huşû ile îfâ edildiğinde seviye kazanır. Tefekkür, ibâdetlerde huşûyu temin eder. Zira tefekkür; ibâdet esnâsında kimin huzurunda olduğunun şuur ve dikkatini kazandırır. Bu sebeple tefekkür derinliği içinde îfâ edilen ibadetlerle, gâfilâne îfâ edilenler arasında muazzam bir seviye farkı vardır.
Nitekim Hazret-i Ali t da:
“İlimsiz ibâdette, tefekkürsüz Kur’ân tilâvetinde fayda ve feyz azalır.” buyurarak makbul bir ibâdet hayatı için tefekkürün luzûmuna işâret etmiştir.
Peygamber Efendimiz r :
“Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI, 121) hadîs-i şerifleriyle, tefekkürle kalbin feyizlenmesini, ibâdet seviyesinde gördüğünü beyan buyurmuştur. Yani nefsânî ihtiraslardan kurtulmak, kalbi inceltip zarifleştirmek, îmânı kuvvetlendirmek, gereksiz endişeleri terk edip hayatta huzuru bulmak için tefekkür gerekli olduğu gibi, ibâdetlerin kabûlü için de şarttır.
EFENDİMİZ r’İN TEFEKKÜR HÂLİ
İnsanlık içinde tefekkür ve tahassüs derinliği bakımından en zirve tecellîlere mazhar kılınmış yegâne örnek şahsiyet, hiç şüphesiz ki Rasûlullah r Efendimiz’dir. Hak dostlarından Ahmed er-Rifâî Hazretleri buyurur ki:
“Tefekkür, Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in ilk amelidir. Zira bütün farzlardan önce O’nun ibâdeti, Allâh’ın mahlûkâtını ve nîmetlerini düşünmekten ibâretti. Öyleyse siz de tefekküre iyi sarılın ve onu ibret vesîlesi yapın.”
Hakîkaten, Allah Rasûlü r peygamberlikle vazifelendirilmesine yakın zamanlarda kendini daha çok tefekküre vermişti. Bilhassa Hira Mağarası’nda günlerce inzivâya çekilmiş ve atası İbrahim u gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek sûretiyle derin bir tefekkür iklîmine girmişti.
Efendimiz r daha sonraki hayatında da dâimâ yüzünde tebessüm olsa da kalbi mahzun ve düşünceli idi. Zarûret olmaksızın konuşmaz, sükûnet hâli uzun sürerdi. Ümmetini de her fırsatta Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekküre dâvet eder[1] insanın tefekküre muhtaç olduğunu telkin buyururdu. Bir hadîs-i şerîflerinde de:
“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti…” buyurmuşlardı.[2]
İnsan konuşacaksa, sükûttan kıymetli hikmetler söylemelidir. Aksi hâlde susmalıdır. Efendimiz r’in gayet öz konuşup sükûtunun uzun sürmesi, bizleri çok konuşmaktan tefekküre fırsat bulamayan gâfiller gibi olmaktan îkaz mâhiyetindedir.
Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurur ki:
“Sözü hikmet olmayanın konuştuğu yersiz, tefekkür etmeyenin sükûtu boş, ibret nazarı ile bakmayanın bakışları hatâdır.” (İhyâ, IV, 764)
Yine Hasan-ı Basrî Hazretleri; “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimizden yüz çevirteceğim…” (el-A’râf, 146) âyetinin tefsirinde:
“Cenâb-ı Hak, bu gibilerin gönüllerini ilâhî azamet üzerinde tefekkürden alıkoyar.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 764)
Peygamber Efendimiz’in tefekkür hayatına dair bir hâtırasını Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle nakleder:
“Bir gece Rasûlullah r bana:
«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdetle geçireyim.» dedi. Ben de:
«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim. Ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.
Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu. O kadar ağladı ki, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam oldu. O, bu hâldeyken, Bilâl namaza çağırmaya geldi. Efendimiz’in ağladığını görünce:
«–Yâ Rasûlâllah! Allah Teâlâ sizin geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü r:
«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» buyurdu ve şu âyetleri okudu:
«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz. Bizi cehennem azâbından koru! (derler).» (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386)
İşte Allah Rasûlü r ilâhî azamet tecellîlerinin tefekkürü içinde sabahlara kadar gözyaşı dökmüşlerdi. Ümmet-i Muhammed olarak bizler de kalplerimizin incelmesi için, ilâhî kudret akışlarının tefekküründe yoğunlaşmalıyız.
Dipnot: [1] Bkz. Deylemî, II, 56. [2] Bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252, hadis no: 5838.
Altınoluk Dergisi / Osman Nuri Topbaş