Pey­gam­ber­le­rin Son Çâ­re­si: HİC­RET (Nü­büv­ve­tin 13. Se­ne­si)Hic­re­te İzin Ve­ril­me­si ve

Me­dî­ne’ye Hic­ret

İkin­ci Aka­be Bey’ati’nden son­ra müş­rik­ler, müs­lü­man­la­rın sı­ğı­nıp ken­di­le­ri­ni ko­ru­ya­cak bir ye­re hic­ret ede­cek­le­ri­ni öğ­re­nin­ce, yap­tık­la­rı ezi­yet­le­ri büs­bü­tün ar­tır­dı­lar. Müs­lü­man­lar bu da­ya­nıl­maz iş­ken­ce­ler se­be­biy­le Mek­ke’de otu­ra­ma­ya­cak hâ­le gel­dik­le­ri için, hâl­le­ri­ni Pey­gam­ber Efen­di­miz’e arz et­ti­ler ve hic­ret için izin is­te­di­ler.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Al­lâh’ın iz­ni ile müs­lü­man­la­ra Me­dî­ne yol­la­rı­nı işâ­ret et­ti ve şöy­le bu­yur­du:

“Bun­dan böy­le si­zin hic­ret ede­ce­ği­niz şeh­rin, iki ka­ra taş­lık ara­sın­da hur­ma­lık bir yer ol­du­ğu ba­na gös­te­ril­di.” (Bu­hâ­rî, Ke­fâ­let, 4)

On­la­ra En­sâr ile, yâ­ni Me­dî­ne­li müs­lü­man kar­deş­le­riy­le ku­cak­laş­ma­la­rı­nı em­ret­ti ve:

“Al­lâh Te­âlâ si­zin için kar­deş­ler ve hu­zur bu­la­ca­ğı­nız bir di­yâr lut­fet­ti!” bu­yur­du.

Bun­dan son­ra müs­lü­man­lar, müş­rik­le­re his­set­tir­me­den ha­zır­lan­dı­lar, bir­bir­le­ri­ne yar­dım ede­rek giz­li­ce hic­ret et­me­ye baş­la­dı­lar.240

Çün­kü müs­lü­man­la­rın da­ha ev­vel hic­ret edip de hüsn-i ka­bûl gör­dük­le­ri Ha­be­şis­tan, ci­hân­şü­mûl bir dîn için mer­kez ola­bil­me şart­la­rı­nı hâ­iz de­ğil­di. Me­dî­ne ise, hem si­yâ­sî hem ti­câ­rî ba­kım­dan ve da­ha bir­çok yön­le­riy­le İs­lâm’a mer­kez ola­bi­le­cek va­sıf­ta bir şe­hir­di. Bu yüz­den top­ye­kûn hic­ret, o mü­bâ­rek bel­de­ye na­sîb ola­cak­tı.

Ni­te­kim Me­dî­ne, müs­lü­man­lar için bir ba­rı­nak ve sı­ğı­nak me­kâ­nı hâ­li­ne gel­di. Böy­le­ce Mek­ke­li müş­rik­le­rin de kork­tuk­la­rı baş­la­rı­na gel­miş ol­du. İs­lâm, Mek­ke dı­şı­na çık­mış ve Me­dî­ne’de bü­yük bir îti­bar ka­zan­mış­tı. Bu, müş­rik­le­rin, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i yur­dun­dan sö­küp at­mak için ra­hat­sız edip dur­ma­la­rı­nın ken­di­le­ri için ne ka­dar bü­yük bir za­rar ve ka­yıp ol­du­ğu­nu bir tür­lü an­la­ya­ma­ma­la­rın­dan kay­nak­la­nı­yor­du. Ha­kî­ka­ten bu, on­lar için bü­yük bir ka­yıp­tı. Fa­kat gö­re­mi­yor, du­ya­mı­yor, his­se­de­mi­yor, kav­ra­ya­mı­yor­lar­dı.

Al­lâh Te­âlâ, Ra­sû­lü’ne bu­yur­du:

وَإِذًا لاَّ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيل

“…On­lar da Sen’den son­ra yurt­la­rın­da pek az ka­la­bi­le­cek­ler­dir!” (el-İs­râ, 76)

Za­val­lı müş­rik­ler, o an­ki güç­le­ri­ne ve ne­fis­le­ri­nin sul­ta­sı­na al­da­na­rak müs­lü­man­la­rı alay, is­tih­zâ, teh­dit, am­bar­go, şid­det ve iş­ken­ce ile yıl­dır­dık­la­rı­nı sa­nı­yor, böy­le­ce Mek­ke’de­ki nü­fûz­la­rı­nı mu­hâ­fa­za et­tik­le­ri­ne ina­nı­yor­lar­dı. Oy­sa pek ya­kın bir za­man­da ne­le­re şâ­hid ola­cak­lar­dı! Ken­di­le­ri­ni mut­lak ve mu­kad­der bir mağ­lû­bi­yet ve pe­ri­şan­lık bek­li­yor­du…

Çün­kü akın akın Me­dî­ne’ye gi­den müs­lü­man­lar, on­lar­dan kork­tuk­la­rı için de­ğil, İs­lâm’ın te­mel­le­ri­ni en muh­kem bir şe­kil­de in­şâ et­mek üze­re hic­ret et­tik­le­ri­nin şu­uru için­dey­di­ler.

*

Hic­ret, hiç­bir za­man zil­let ve mes­ke­net içe­ri­sin­de çâ­re­siz­ce bir ka­çış ola­rak an­la­şıl­ma­ma­lı­dır. Me­dî­ne, Mu­hâ­cir­ler için bir hic­ret yur­du, di­ğer mü’min kar­deş­le­riy­le bir­le­şip to­par­la­na­rak, çı­kar­tıl­dık­la­rı top­rak­lar­da Al­lâh’ın dî­ni­ni hâ­kim kıl­mak için yer­leş­tik­le­ri bir ka­rar­gâh­tır.
Mer­hum şâ­ir Ne­cip Fâ­zıl, bu ha­kî­ka­ti bir şi­irin­de şu şe­kil­de di­le ge­tir­mek­te­dir:
Hic­ret, yurt dı­şın­da ara­nan des­tek

Dâ­vâ sâ­hi­bi­ne öz yur­du kös­tek

Mer­ke­zi dı­şar­dan sar­mak­tır mu­râd

Mer­ke­zin çev­re­den fet­hi­dir is­tek

Hic­ret, yurt dı­şın­da ara­nan des­tek…

Mu­hâ­cir­ler, bu­nun için mal-mülk, ak­ra­bâ, ne­le­ri var­sa Mek­ke’de bı­ra­kı­yor­lar­dı. Ki­mi giz­li, ki­mi açık­tan açı­ğa Me­dî­ne yol­la­rı­na ko­yu­lu­yor­du.

Haz­ret-i Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh- der ki:

“Mu­hâ­cir­ler­den hiç kim­se bil­mi­yo­rum ki, giz­li ola­rak hic­ret et­miş ol­ma­sın. Ömer bin Hat­tâb bun­dan müs­tes­nâ­dır. O hic­ret ede­ce­ği za­man kı­lı­cı­nı ku­şan­dı, ya­yı­nı om­zu­na as­tı, ok­la­rı­nı ve mız­ra­ğı­nı eli­ne al­dı ve Kâ­be’ye git­ti. Ku­reyş müş­rik­le­ri­nin ile­ri ge­len­le­ri, o sı­ra­da Kâ­be’nin ya­nın­da bu­lu­nu­yor­lar­dı. Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Kâ­be’yi ye­di de­fâ ta­vâf et­tik­ten son­ra on­la­rın ya­nı­na var­dı ve şim­di­den ge­le­cek­te­ki za­fer­le­rin ilk ham­le­si­ni gös­te­rir­ce­si­ne müş­rik­le­re hay­kır­dı:

«–İş­te ben de Me­dî­ne’ye gi­di­yo­rum! Ana­sı­nı ağ­lat­mak, ha­nı­mı­nı dul, ço­cuk­la­rı­nı ye­tim bı­rak­mak is­te­yen­ler ar­ka­ma düş­sün, şu vâ­di­nin ar­ka­sın­da kar­şı­ma çık­sın!»

An­cak hiç kim­se O’nun ar­dı­na dü­şüp tâ­kib ede­me­di.” (İbn-i Esîr, Üs­dü’l-Gâ­be, IV, 152-153)

Me­dî­ne­li­ler, Mek­ke’den ge­len kar­deş­le­ri­ni ku­cak­la­ya­rak kar­şı­lı­yor, on­la­ra cân u gö­nül­den yar­dım edi­yor­lar­dı. Bu yüz­den Mek­ke­li müs­lü­man­la­ra “Mu­hâ­cir”, Me­dî­ne­li müs­lü­man­la­ra ise, yar­dım eden­ler mâ­nâ­sı­na “En­sâr” de­nil­di.

Al­lâh Te­âlâ bu­yu­rur:

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“(İs­lâm dî­ni­ne gir­me hu­sû­sun­da) öne ge­çen ilk Mu­hâ­cir­ler ve En­sâr ile on­la­ra ih­sân ile tâ­bî olan­lar var ya, iş­te Al­lâh on­lar­dan râ­zı ol­muş­tur; on­lar da Al­lâh’tan râ­zı ol­muş­lar­dır. Al­lâh on­la­ra, için­de ebe­dî ka­la­cak­la­rı, ze­mi­nin­den ır­mak­lar akan cen­net­ler ha­zır­la­mış­tır. İş­te bu, bü­yük kur­tu­luş­tur.” (et-Tev­be, 100)

*

İs­lâm âlim­le­ri, müs­lü­man­la­rın hic­ret et­me­le­ri­ne izin ve­ril­me­sin­den, şu hü­küm­le­ri çı­kar­mış­lar­dır:

Hic­ret, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in dö­ne­min­de farz idi. Onun far­ziy­ye­ti kı­yâ­met gü­nü­ne ka­dar bâ­kî­dir. Mek­ke’nin fet­hi ile so­na eren hic­ret ise, sâ­de­ce Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- dev­ri­ne mah­sus­tur.

Bir müs­lü­ma­nın ezan, ce­ma­at, oruç, na­maz ve di­ğer İs­lâ­mî hü­küm­le­ri ye­ri­ne ge­ti­re­me­di­ği bir yer­de kal­ma­ya de­vâm et­me­si câ­iz de­ğil­dir. Ce­nâb-ı Hakk’ın şu âye­ti bu hu­sus­ta de­lil­dir:

إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيرًا

(97)

إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلا

(98)

“Me­lek­ler, ken­di­le­ri­ne zul­me­den ki­şi­le­rin can­la­rı­nı al­dık­la­rın­da, on­la­ra, «Ne iş­te idi­niz?» der­ler. On­lar da: «Biz yer­yü­zün­de za­yıf kim­se­ler­dik.» der­ler. Me­lek­ler: «Al­lâh’ın ar­zı ge­niş de­ğil miy­di, siz de ora­da hic­ret et­sey­di­niz ya!» der­ler. İş­te bun­la­rın va­ra­cak­la­rı yer ce­hen­nem­dir. O ne kö­tü gi­diş ye­ri­dir. An­cak ger­çek­ten âciz ve za­yıf olan, çâ­re­siz ka­lan ve hic­ret et­me­ye yol bu­la­ma­yan er­kek­ler, ka­dın­lar ve ço­cuk­lar müs­tes­nâ.” (en-Ni­sâ, 97-98)

Bu âyet­te, Me­dî­ne’ye hic­ret et­me­ye­rek müş­rik bir ce­mi­yet için­de ka­lan­la­rın, ken­di­le­ri­ne zul­met­tik­le­ri bil­di­ril­mek­te­dir. Bun­lar, ra­hat­la­rı­nı, alış­kan­lık­la­rı­nı, âi­le­le­ri­ni, mal-mülk ve men­fa­at­le­ri­ni din­le­ri­ne ter­cih edi­yor­lar­dı. Bu se­bep­ten “Biz yer­yü­zün­de za­yıf kim­se­ler­dik.” şek­lin­de ile­ri sür­dük­le­ri mâ­ze­ret­le­ri ka­bûl edil­me­miş­tir. Bu­nun­la bir­lik­te ha­kî­ka­ten hic­re­te güç ye­ti­re­me­yen yaş­lı, za­yıf er­kek, ka­dın ve ço­cuk­la­rın mâ­ze­ret­le­ri ka­bûl edil­miş­tir.

Hic­ret hâ­di­se­sin­den çı­ka­rı­lan bir baş­ka hü­küm ise, müs­lü­man­la­rın ül­ke­le­ri ve mem­le­ket­le­ri her ne ka­dar ay­rı ol­sa bi­le, di­ğer müs­lü­man­la­ra müm­kün ol­du­ğu müd­det­çe yar­dım et­me­le­ri­nin farz ol­ma­sı­dır. İs­lâm âlim­le­ri, müs­lü­man­la­rın yer­yü­zün­de her­han­gi bir yer­de zu­lüm gö­ren, esir olan ve­ya ezi­len mü’min kar­deş­le­ri­ne yar­dım et­me­ye muk­te­dir olup da yar­dım et­me­dik­le­ri tak­dir­de, bü­yük bir gü­nâ­ha gi­re­cek­le­ri hu­sû­sun­da ic­mâ et­miş­ler­dir.

Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, Hic­ret’e bü­yük ehem­mi­yet at­fet­miş, Mek­ke’nin fet­hi­ne ka­dar bü­tün müs­lü­man­la­rın Me­dî­ne’ye hic­ret et­me­si­ni is­te­miş­tir. Çün­kü Me­dî­ne dı­şın­da­ki yer­ler kü­für di­yâ­rı idi ve müs­lü­man­la­rın o di­yar­lar­da inanç­la­rı­nı öğ­re­nip ya­şa­ma­la­rı çok zor­du