o-boyle-yapardi-diyeHazret-i Ömer’in oğlu Abdullah -radıyallâhu anhümâ-çocukluğundan itibaren bütün bir hayatını Rasûlullah Efendimiz’i adım adım tâkibe adamış, -hikmetini bilsin veya bilmesin- Efendimiz’in yaptığı her şeyi yapma gayreti içinde yaşamıştır.

Meselâ; Efendimiz’in bir çeşmeden su içtiğini görmüş, o da zaman zaman o çeşmeye giderek su içmiş; Efendimiz’in bir ağacın altında gölgelendiğini görmüş, o da ara sıra o ağacın altında gölgelenmiş; yine Efendimiz’in mübârek sırtını bir kayaya yaslayıp biraz oturduğunu görmüş, o da bazen uğrayıp o kayaya sırtını vererek bir müddet oturmuştur.

Yine Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- bir hac esnâsında Cebel-i Rahme’nin kenarındaki bir kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

“Peygamber Efendimiz Vedâ Haccı sonrasında bu kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu.” karşılığını vermiştir.

Bir kervanla yolculuk ederken, bir yerde kervanı durdurmuş ve az ilerideki bir tepenin üzerinde bulunan ağacın yanına gidip gelmişti. Bu hareketinin sebebini soranlara da:

“Rasûlullah bir gün buradan geçerken o ağacın altına gidip gelmişti…” buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i bir gölge gibi takip etmeye çalışan bu âşık sahâbînin vefâtındaki hâli de çok ibretlidir:

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- Mekke’de âniden rahatsızlanır. Rivâyetlere göre Haccac tarafından zehirlenmiştir. Büyük ıztırap çekmektedir. Yaşlı hâliyle onu alıp bir çadıra götürürler. O esnâda ne konuşabilmekte ne de elini kolunu hareket ettirebilmektedir. Yanındakilere bir şeyler anlatmak ister. Lâkin onlar ne istediğini anlayamazlar. Çaresiz bir şekilde beklerken o esnâda çadıra Abdullah ibn-i Ömer’i yakından tanıyan biri girer. Onlar hemen o kimseye Abdullah ibn-i Ömer’in kendilerine bir şeyler anlatmak istediğini, fakat anlayamadıklarını söylerler. O kimse:

“–Siz az önce ne yaptınız?” diye sorar. Onlar da:

“–Abdest aldırdık.” derler. O kimse yine sorar:

“–Peki abdest aldırırken kulağını mesh ettiniz mi?”

“–Hayır, unuttuk!..” derler. O zât:

“–Siz onu tanımıyor musunuz? O hayatı boyunca Rasûlullah Efendimiz’in yaptığı her şeyi yapmaya, sakındığı her şeyden de sakınmaya çalıştı.” der.

Bunun üzerine hemen kulağının arkasını meshederler. Bundan sonra Abdullah ibn-i Ömer Hazretleri’nin sıkıntısı dağılır, rahatlayıp tebessüm eder ve ardından mübârek rûhunu huzur içerisinde teslîm eder.

İşte gönülleri muhabbet-i Muhammedî ile dolu âşık sahâbîler, Rasûlullah Efendimiz’in dile getirdiği emirler kadar O’nun îmâ ve işâretlerine bile büyük bir hassâsiyetle dikkat ederlerdi. Öyle ki, O’nu bir sâlih amel üzere bir defa görmeleri kâfî idi. Ayrıca bunu emretmesine gerek kalmaz, o güzel sünneti ömür boyu tatbik etmeye çalışırlardı.

Nitekim Enes -radıyallâhu anh- buyurur ki:

“Rasûlullah Efendimiz’i bir gün Duhâ namazını altı rekât kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”

Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle der:

“Hazret-i Enes’in bu ifâdelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Taberânî, Evsat, II, 68/1276)

Câbir -radıyallâhu anh- nakleder ki:

“Birgün Peygamber elimden tutarak beni evine götürdü. Bir ekmek parçası çıkardı ve âilesine:

«–Herhangi bir katık var mı?» diye sordu. Onlar:

«–Evde sirkeden başka bir şey yok.» dediler. Rasûlullah :

«–Sirke ne güzel katıktır.» buyurdu.

Allah Rasûlü  Efendimiz’den bu sözü duyduğumdan beri, ben de sirke yemeyi çok severim.” (Müslim, Eşribe, 167-169)

İşte muhabbet-i Muhammedî ile dolu yüreklerde zevkler ve lezzetler dahî böylesine değişiyordu. Bu hâlin diğer bir misâli de büyük hadîs âlimi ve müctehid İmam Nevevî Hazretleri’dir. O da, Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’e öyle bir hassâsiyetle tâbî olmaya çalışıyordu ki, Allah Rasûlü’nün karpuzu nasıl yediğini bilmediği için, O’nun tarzının dışında hareket etmekten korkarak, ömrü boyunca karpuz yememiştir.

Yine O Hidâyet Güneşi’ne âşık, nurlu bir hilâl olan Hak dostu Hoca Ahmed-i Yesevî Hazretleri de Fahr-i Kâinat Efendimiz r 63 yaşında ebediyete irtihâl ettikleri için bu yaştan sonraki ömründe yeryüzünde dolaşmaya vedâ etmiş, vefât edinceye kadar on yıl, mezar gibi bir yerde irşad hayatına devam etmiştir.

Allah Rasûlü’nün müezzini, cennet bahçesinin yanık bülbülü Bilâl -radıyallâhu anh- da Efendimiz’in ukbâya irtihâlinden sonra Medîne’de duramamıştı. Ömrü boyunca Efendimiz’e kavuşacağı günün hasretiyle yaşayan bu Rasûlullah âşığı, altmış küsur yaşında Dımaşk’ta vefât etti. Vefâtı esnâsında:

“–Yarın inşâallâh sevgili dostlarıma; Hazret-i Muhammedve arkadaşlarına kavuşacağım.” diyordu. Hanımı:

“–Vah başıma gelenlere!” diye ağlayıp dertlenirken, gönlü Peygamber aşkıyla dolu Bilâl -radıyallâhu anh-:

“–Ah ne güzel, ne hoş!” diye seviniyordu. (Zehebî, Siyer, I, 359)

Tabiî ki ömür, O’na muhabbet bağının âşık bir bülbülü olarak yaşanırsa, ölüm de vuslat sevincinin yaşanacağı bir düğün-bayram olur.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Gel ey gönül! Hakikî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

İşte bu nûra pervâne olan âşık gönüller için ölüm, bir şeb-i arûs / düğün gecesi ve mes’ut bir vuslat ânıdır. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in hayat arkadaşı ve mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın şu hâli, ne kadar ibretlidir:

Peygamber Efendimiz Âişe vâlidemizin odasında Refîk-ı Âlâ’sına kavuşmuş ve oraya defnedilmişti. Hayatında iken Allah Rasûlü’ne zevce olma saâdetine erişen Âişe vâlidemiz, vefâtından sonra da Efendimiz’in kabrinin bulunduğu bu odayı bırakmadı. Âdeta sâdık bir türbedârı gibi kabr-i saâdetin yanı başında yaşamaya devam etti. İki sene üç ay sonra, babası Ebû Bekir

-radıyallâhu anh- da vefât etti. O da Efendimiz’in ayak ucuna defnedildi. Geriye sadece bir kabirlik yer kaldı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- burayı kendisine ayırmıştı. Lâkin Hazret-i Ömer, son nefesinde oraya defnedilmek için kendisinden izin isteyince büyük bir îsar fazileti sergileyerek bu hakkını ona devretti.

Rivâyete göre Âişe vâlidemiz, hücre-i saâdetlerinde sadece Peygamber Efendimiz ve Hazret-i Ebû Bekir’in kabirleri varken onların yanında rahat bir şekilde hareket edebiliyordu. Fakat Hazret-i Ömer’in defnedilmesinden sonra, yüksek hayâ duygusu sebebiyle araya bir perde çektirerek odasını ikiye böldürdü.

İşte ömrü boyunca Allah Rasûlü’ne yakınlığı en büyük saâdet bilen bu mübârek vâlidemizin vefâtına yakın yaptığı şu iki maddelik vasiyet, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e kavuşma heyecanının müstesnâ bir tezâhürüdür:

“1. Vefat ettiğimde, gerekli işlemleri yaparak cenâzemi hiç bekletmeden, gece vakti de olsa defnedin.

2. Cenâzemi kabre götürürken, tabutumun kenarında kuru hurma dalları yakarak götürün.”

Eski Arabistan’daki âdetlere göre, düğün gecesi gelin, damadın evine götürülürken, düğün alayının kenarında kuru hurma dalları yakılırmış. İşte Mevlânâ Hazretleri’ne “şeb-i arûs” ilhâmını veren de, Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in bu vasiyeti olsa gerektir…