<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/kategori/tasavvuf/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 16:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Allame Tebatebai&#8217;nin kaleminden İmam Hüseyin&#8217;in hayatı.</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:55:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Aylar ve Mübârek Günler, Geceler]]></category>
		<category><![CDATA[Allahü Ekber]]></category>
		<category><![CDATA[Allame Tebatebai]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin aşıkları]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi aşk]]></category>
		<category><![CDATA[imam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[islami yol]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela ağlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=7258</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/11/Allame-Tebatebai.jpg"><img class="alignnone size-large wp-image-7260" title="Allame Tebatebai" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/11/Allame-Tebatebai-350x173.jpg" alt="" width="350" height="173" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı.İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye’nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dini hükümler toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünün düsturlarının yerini almıştı.</p>
<p>Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:<br />
İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı<br />
İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye’nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dini hükümler toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünün düsturlarının yerini almıştı. İkinci olarak da Muaviye ve dostları mümkün olan bütün yollara başvurarak Ehl-i Beyt’i ve taraftarlarını ezip Ali’nin (a.s) ismini yok etmek istiyorlardı. Ayrıca Muaviye, oğlu Yezid’in hilafet temellerini atıp pekiştiriyordu. Halkın bir kısmı, hiçbir dini esas ve kurala kayıtlı olmadığından Yezid’in hilafetine razı değillerdi. Muaviye’de muhalefetlerin çoğalmasını önlemek için daha fazla baskıya başvuruyordu.</p>
<p><span id="more-7258"></span></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) isteyerek veya istemeyerek bu karanlık günleri arkada bırakıyor ve Muaviye tarafından yapılan her çeşit ruhsal işkence ve baskılara katlanıyordu. Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerine oturdu. Biat meclisinin kurulması, Araplar içerisinde saltanat, emirlik ve sair önemli konularda bir gelenekti. Toplum, özellikle da halk içinde tanınmış kişiler bu konularda sultana yahut Emire biat eli veriyorlardı. Biatin ardından itaatsizlik etmek bir kavim için büyük ar ve zillet sayılırdı. Aynı zamanda imzaladığı şeye boyun eğmekten kaçmak, kesin suç olarak bilinirdi. Hz. Peygamberin siretinde de baskı olmaksızın yapılan anlaşma ve ahit muteber sayılmıştır.</p>
<p>Muaviye hayattayken tanınmış şahsiyetlerden Yezid’e biat almıştı. Fakat İmam Hüseyin’e (a.s) dokunmayıp, biat teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid’e şöyle vasiyet etti: “Hüseyin bin Ali biat etmezse fazla ısrar etme ve öylece kalsın.” Çünkü Muaviye meselenin önünü arkasını ölçebilmekteydi.</p>
<p>Ancak Yezid, gururu ve pervasızlığı sonucu, babası ölünce onun vasiyetini unutup, Medine valisine, “Hüseyin’den benim hilafetim için biat iste, etmezse başını Şam’a gönder” diye emir verdi. Medine valisi Yezid’in isteğini İmam Hüseyin’e (a.s) duyurunca İmam ondan bu konuda düşünmesi için zaman aldı ve geceleyin ailesini de alarak Mekke’ye hareket etti. İmam İslam’da resmen emniyetli ve güvenceli yer olarak ilan edilen Allah’ın Haremi (Mekke’ye) sığındı.</p>
<p>Bu olay hicretin 60. yılında Recep ayının sonları ve Şaban ayının başlarında vuku buldu. İmam Hüseyin (a.s) yaklaşık dört ay Mekke’ye sığınarak yaşadı. Bu haber yavaş yavaş İslam ülkelerine yayıldı. Bir taraftan, Muaviye devrindeki haksızlıklara razı olmayıp, Yezid’in hilafetine karşı çıkanlar İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gelip yardım edeceklerine dair söz veriyorlardı, bir taraftan da Irak’tan, özellikle Kûfe halkı aralıksız olarak mektup gönderip İmam Hüseyin’in (a.s) Irak’a gelip Müslümanlara önderlik ederek zulüm ve adaletsizliği yok etmesini ısrarla istiyorlardı. Elbette bu durum Yezid için çok tehlikeli idi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), hac mevsimine kadar Mekke’de ikamet etti. Müslümanlar İslam ülkelerinden grup grup hac amellerini yapmak için Mekke’ye akın ettiler. Bu arada İmam, Yezid’in kendisini öldürmek için hacı kılığında gizli bir grubu gönderdiği haberini aldı. Bunlar amel sırasında ihram elbiseleri altına gizledikleri silahlarla İmam Hüseyin’i şehit edeceklerdi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) hac amellerini yarıda keserek (rivayete göre umre haccına geçiş yapıp tavaf, sa’y amellerini yerine getirdikten sonra ihramdan çıkmışlardır), bir toplantıda kısa bir konuşma yapıp Irak’a hareket edeceğini bildirdi. Bu konuşmada şehit olacağını da bildirdi. Müslümanlardan onun yardımına koşmalarını ve bu hedef yolunda kanlarını vermelerini istedi. Ertesi gün de ailesi ve dostlarını alarak Irak’a yöneldi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) biat etmemeye kesin kararlıydı. Bu yolda şehit olacağını da iyi biliyordu. Yaygın fesat ortamı, fikirsel çöküş ve genel olarak toplumun tümü özel olarak da Iraklıların iradesizliği ile gücünü pekiştirmiş olan Ümeyye Oğullarının büyük ve korkunç savaş gücünün kendisini yaşatmayacağını biliyordu.</p>
<p>Tanınmış kişilerden bir grup, İmamın yanına gelip bu hareket ve kıyamın tehlikesini hatırlattılar. Fakat İmam cevaplarında şöyle buyurdu: ‘‘Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fesat hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye gitsem, nerede olsam beni öldüreceklerini biliyorum. Mekke’den ayrılmamın nedeni ise, kanımın dökülmesiyle Kâbe’nin hürmetinin zedelenmesini önlemektir.’’</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), Kûfe yoluna koyuldu. Daha Kûfe’ye bir kaç günlük yol varken, Kûfe’ye gönderdiği elçisinin ve tanınmış sadık dostlarından birinin, Yezid’in valisi tarafından şehit edilip yine onun emriyle ayaklarına ip bağlanarak, Kûfe sokaklarında gezdirildiğini duydu. Kûfe ve yöresinin sıkıca gözaltına alındığını ve İmam’la savaşacak teçhizatlı bir ordunun hazırlandığını duyunca, ölümden başka bir yol kalmadığını anladı. İşte burada şehit olmak için kesin karar aldığını açıkça belirtti ve Kûfe’ ye doğru yol almaya devam etti.</p>
<p>Kûfe’nin yaklaşık olarak yetmiş kilometre yakınlarında Kerbela ismindeki bir çölde Yezid’in ordusu onları ablukaya aldı. Sekiz gün burada kaldılar. Bu sırada günden güne abluka çemberi daralıyor ve sürekli düşmanın sayısı çoğalıyordu. Bilahare İmam (a.s), ailesi ve çok az sayıdaki ashabıyla birlikte, otuz bin kişiden oluşan ordunun muhasarasında kaldı.</p>
<p>Bu birkaç gün içinde İmam Hüseyin (a.s), ordusunun yerlerini ayarlayıp dostlarını tasfiye etmeye karar aldı. Kısa bir konuşmada ashabına seslenerek şöyle buyurdu: “Bizim ölüm ve şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatimi sizden kaldırdım. Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar.”</p>
<p>Daha sonra ışıkların söndürülmesini emretti. Maddi maksatlar için İmam Hüseyin (a.s)’a koşulanlar ayrılıp dağıldılar. Sadece hak âşıklarından çok azı (40 kişiye yakın) yaren ve Beni Haşim’den olan akrabaları kaldılar.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), yine kalanları toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu: “ Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar.’’ Fakat bu defa İmam’ ın vefalı dostları bir bir kalkıp, biz hiçbir zaman senin önder olduğun hak yolundan dönmeyeceğiz, elimiz kılıç tutana, damarımızda kan akana dek savaşıp senin hürmetini koruyacağız, senin temiz eteğinden kopmayacağız, diye çeşitli beyanlarda bulundular.</p>
<p>Muharrem ayının dokuzuncu gününün sonlarında son teklif (biat veya savaş) düşman tarafından İmam’a ulaştı. İmam (a.s.), o geceyi ibadet için mühlet alıp yarınki savaşa hazırlandı.</p>
<p>Hicretin 61. Yılı Muharrem ayının 10. günü İmam, bir avuç dostlarıyla (toplamı doksan kişiden azdı. Kırk kişi önceden yanında olanlar, otuzdan biraz fazlası savaş günü ve gecesi düşman ordusundan dönenler ve diğerleri de İmam’ın Haşimî akrabaları; örneğin oğulları, kardeşleri, kardeşinin ve kız kardeşinin oğulları ve amcaoğullarıydı) sayısız düşman ordusu karşısında saf oluşturdular ve savaş başladı.</p>
<p>O gün sabahtan akşama kadar savaştılar. İmam Hüseyin, Haşimî gençleri ve sair dostları son nefere kadar şehit oldular. (Şehitlerin içinde İmam Hasan’ın (a.s) iki küçük oğlu, İmam Hüseyin’in bir küçük oğlu ve daha kundakta olan bir yavrusunu da saymalıyız.)</p>
<p>Savaş bittikten sonra düşman ordusu, İmam’ın (a.s) haremini yağmaladılar ve çadırları ateşe vererek şehitlerin başını kesip elbiselerini çıkardılar. Cesetleri defnetmeden, sığınaksız kızlardan ve kadınlardan oluşan Ehl-i Beyt esirlerini şehitlerin başlarıyla birlikte Kûfe’ye doğru yola koydular. (Esirlerin içinde erkek olarak İmam Hüseyin (a.s)’ın yirmi iki yaşındaki oğlu İmam Zeynel Abidin (a.s) ağır hasta olarak, bir de onun oğlu İmam Muhammed bin Ali ve İmam Hasan’ın (a.s) oğlu Hasan-ül Müsenna bulunuyorlardı. Hasan-ül Müsenna savaşta ağır yaralı olarak şehitlerin içinde kalmıştı fakat son anlarda yaşıyor olarak bulundu. Düşman komutanlarının birinin arabuluculuğuyla başı kesilmedi ve esirlerle birlikte Kûfe’ye götürüldü). Kûfe ‘den de Dimeşk ‘e, Yezid‘in yanına götürüldüler.</p>
<p>Kerbela vakası, kadınların esir alınıp şehirlerde gezdirilmesi ve (esirler içinde bulunan) Hz. Ali’nin (a.s) kızı Hz. Zeynep ve İmam Zeynel Abidin’in Kûfe ve Şam’daki toplantı yerlerinde konuşmaları ile birlikte, Ümeyye oğullarını rezil etti ve Muaviye’nin yıllarca yaptığı propagandayı etkisiz bıraktı. Hatta Yezid, Kerbela’da memurları eliyle yapılan bu işlerden kendisini temizlemeye çalıştı. Kerbela vakıası, etkisi geç olmasına rağmen, Ümeyye oğullarını saltanattan düşürmekle birlikte, Ehlibeyt sevgisinin kökleşmesinde büyük bir etkendi. Kerbela olayının kısa vadeli etkisi ise çeşitli kıyamlar ve bunun yanı sıra da on iki yıl süren kanlı savaşlardır. Öyle ki, İmam Hüseyin’ in (a.s) katillerinden hiçbiri intikamdan kaçıp kurtulamadı.</p>
<p>Tarihin İmam Hüseyin (a.s) ve Yezid’le ilgili bölümünü okuyup o zamanın hâkim sistemini araştıranlar bilirler ki, İmam’ın tek seçeneği şehit olmaktı. İslâm dininin apaçık ezilmesine neden olan biat, hiçbir koşulda İmam Hüseyin için mümkün değildi.</p>
<p>Çünkü Yezid, İslâm dinine ve kanunlarına saygı göstermemekle yetinmeyip, İslâm’ı açıktan açığa ezmeye çalışan bir hâkimdi.</p>
<p>Hâlbuki ondan öncekiler, dine, din adına muhalefet ediyorlar ve zahirde dine saygı gösteriyorlardı. Hatta halkın inandığı Peygamber (s.a.a.) ve sair dini şahsiyetlere yardım edip, onların yanında bulunmuş olmakla övünüyorlardı.</p>
<p>Bunları göz önüne aldığımızda, bazı tarihçilerin İmam Hasan ve İmam Hüseyin hakkında ortaya sürdüğü görüşlerin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Deniliyor ki: İmam Hasan ve İmam Hüseyin iki değişik tabiata sahiptiler; İmam Hasan sulhsever idi. Kırk bin askeri olmasına rağmen barışı kabul etti. Fakat İmam Hüseyin savaşçı bir ruha sahipti ve savaşı tercih etti. Kırk kişi adamı olmasına rağmen Yezid‘le savaşa kalkıştı.</p>
<p>Bu söz yanlıştır, çünkü görüyoruz ki Yezid’e biat etmeyi kabul etmeyen İmam Hüseyin (a.s), on yıl boyunca kardeşi gibi Muaviye’ nin hükümeti döneminde yaşadı, ama hiçbir zaman muhalefet göstermedi. Gerçekten de İmam Hasan ve İmam Hüseyin (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) Muaviye ile savaşsalar da öldürüleceklerdi ve onların ölümünün İslâm’a hiçbir (ciddi) faydası olmayacaktı. Çünkü kıyam, kendisini doğru yolda gösteren, sahabelik vasfına sahip, vahiy yazarı ve müminlerin dayısı olarak tanınan, her türlü kurnazlığa başvuran Muaviye’nin siyaseti karşısında etkili olmayacaktı. Kaldı ki elindeki imkânları kullanıp, onları kendi dostları vasıtasıyla öldürterek sonra yas tutmaya başlayabilir ve kanlarını almaya kalkabilirdi. Nitekim üçüncü halifeye de aynen böyle yapmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Razı Ol, Mutlu Ol&#8230;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/razi-ol-mutlu-ol.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/razi-ol-mutlu-ol.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2009 20:21:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allahtan razı olmak]]></category>
		<category><![CDATA[kurtulmuşluğumuz]]></category>
		<category><![CDATA[Memnun Olmazsa Memnun Olunmazsın]]></category>
		<category><![CDATA[mutlu]]></category>
		<category><![CDATA[mutlu olmak]]></category>
		<category><![CDATA[mutlu olmka]]></category>
		<category><![CDATA[mutlu olunmak]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[mutsuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[razı]]></category>
		<category><![CDATA[Razı olmak]]></category>
		<category><![CDATA[razı olunmak]]></category>
		<category><![CDATA[Razı Olursan Razı Olunursun]]></category>
		<category><![CDATA[rıza]]></category>
		<category><![CDATA[rıza ehli]]></category>
		<category><![CDATA[rıza ehli olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Ehli Olmanın Faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[rıza hali]]></category>
		<category><![CDATA[saadet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2870</guid>
		<description><![CDATA[Çağın ve modernitenin insanlığa sunduğu onca imkâna rağmen, dünyamız tarihin hiçbir döneminde bu asır kadar mutsuz insanı bir arada görmemiştir herhalde. Emrine sunulan onca kolaylığa ve imkanlara rağmen insanoğlu yine mutsuz yine mutsuz… Mutsuzuz çünkü, ‘ne kadar imkan o kadar mutluluk’ fikrine saplanmış bulunuyoruz. Bu saplantıdan kurtulamadığımız sürece de gerçek mutluluğa ve huzura ulaşamıyoruz. Oysa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çağın ve modernitenin insanlığa sunduğu onca imkâna rağmen, dünyamız tarihin hiçbir döneminde bu asır kadar mutsuz insanı bir arada görmemiştir herhalde. Emrine sunulan onca kolaylığa ve imkanlara rağmen insanoğlu yine mutsuz yine mutsuz…</p>
<p>Mutsuzuz çünkü, ‘ne kadar imkan o kadar mutluluk’ fikrine saplanmış bulunuyoruz. Bu saplantıdan kurtulamadığımız sürece de gerçek mutluluğa ve huzura ulaşamıyoruz.</p>
<p>Oysa her ne şart altında olursa olsun Allah’tan gelene, O’nun takdirine razı olabilsek dünya ve ahiret mutluluğumuz yolunda çok büyük adımlar atmış olacağız.</p>
<p>Allah Teala Maide süresinde dünya ve ahiret ‘kurtuluşumuz’ ve ‘saadetimiz’ için yol gösterirken.</p>
<p>“Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saadettir” buyuruyor.</p>
<p>Rıza, yani hoşnut ve memnun olma, kabul etme…</p>
<p>Tasavvufi tanımlamayla ise kaderin acı tecellileri karşısında kalbin huzur ve sükûn halinde bulunması…</p>
<p>Allah’ın kulundan razı olması… ve kulun Allah’tan razı olması…<span id="more-2870"></span></p>
<p>Allah’ın kulundan razı olması; onun inanç, amel, söz, fiil ve davranışlarını kabul edip sevap vermesi, onu affedip cennet ve nimetleriyle mükâfatlandırması demektir.</p>
<p>Kulun Allah’tan razı olması ise, Allah’ın emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını, kaza ve kaderini iyi, O’ndan gelen her şeyi, O’nun kendisi hakkında takdir ettiği her şeyi güzel ve hoş karşılamasıdır.</p>
<p>Müfessirler bu ayeti kerimeyi açıklarken kulun, Allah Teala’dan razı olmasına şöyle açıklık getirmekteler; Her hayır ve şer Allah’tandır. Her işi yaptıran Allah Teâlâdır. Bu iş Allah’tan geldiğine göre, bir Müslüman olarak bu işe rıza göstermek gerekir. Çünkü mü’minin başına gelen her iş, müminin hayrınadır. Onun için vaki olanda hayır vardır buyrulmuştur. Vaki olan bir işle karşı karşıya olan, ne kadar zor olursa olsun buna rıza göstermesi gerekir.</p>
<p><strong>Razı Olursan Razı Olunursun </strong><br />
Rızkın azaldığında rıza gösterebiliyor musun? Hastalandığında ya da başına bir musibet geldiğinde isyan etmeden, sabredip Allah Teala’nın senin hakkındaki takdirine rıza gösterebiliyor musun? Önemli olan bu.</p>
<p>Unutulmaması gerekir ki kulun her halükarda Allah Teala’dan razı olması Allah zül celalin de o kuldan razı olmasını beraberinde getirir.</p>
<p>Kavmi, Musa aleyhisselama, (Allah Teâlâ’dan öğren, neden razı ise, onu yapalım) dedi. Vahiy geldi. Allahü Teâlâ buyurdu ki: (Kaza ve kaderime rıza gösterirseniz, sizden razı olurum. Benim rızam, sizin rızanıza bağlıdır. Benden razı olursanız, sizden razı olurum.)</p>
<p>Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde ise şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Allah teâlâ buyuruyor ki, benim kaza ve kaderime razı olandan razı olurum. Razı olmayandan razı olmam ve ona gazap ederim.”</p>
<p><strong>Memnun Olmazsa Memnun Olunmazsın </strong><br />
Memnuniyetsizlik, hüzün, keder ve stresin önemli bir kapısıdır. Memnuniyetsizlikle birlikte karamsarlık, kasvet, ümitsizlik insanı kuşatır. Rıza hali ise tüm bu olumsuzlukları bertaraf eder. Adeta kişiye dünyada iken cennet kapılarını açar. Nefsin huzura kavuşması kaza ve kadere isyan etmekle değil aksine Allah’dan gelen her ne olursa ona razı olmakla elde edilebilir.</p>
<p><strong>Rıza Ehli Olmanın Faydaları </strong><br />
Sen kalbini Allah’tan gelen her şeye razı olacak kıvama getirirsen Allah Teala da senin gönlüne tam bir itmi’nan, huzur ve sükûnet bahşeder. Gönlünde ne varsa onu alır yerine muhabbetullahı -Allah sevgisini- koyar. Ama rızadan nasibi olmayanların kalbi bunun tam aksi ile doldurulur.</p>
<p>Yani, rıza kalpte olanı muhabbetullah ile değiştirir. Memnuniyetsizlik, kadere razı olmama ise Allah’ın yerine gönle O’nun dışında ne varsa onu koyar.</p>
<p>Rıza, imanın en üst makamlarından hatta imanın ta kendisi olan şükrü de beraberinde getirir. Şükreden kul nimetlerin en hasına nail olmuş demektir. Allah’ın emir ve yasaklarına, helal ve haramlarına, kaza ve kaderine razı olmayan O’na şükredebilir mi?</p>
<p>Allah’ın takdir ettiğine razı olmama, şükür halinin tam aksi olan, nimeti inkarı da doğurur. Hatta bu hal Allah muhafaza nimet vereni inkara kadar götürür. Kul Rabbinden herhalükarda razı olursa şükür ona vacip olur. Ve böylece Allah Teala’nın övgüyle bahsettiği “Razı ve şükredenler” sınıfına dahil olur.</p>
<p><em>Allahım bizleri, senin takdir ettiğine razı olan ve her daim şükredenler kullarından eyle… </em>{Amin}<br />
<span style="color: #888888;"><br />
A. Yasin Demirci </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/razi-ol-mutlu-ol.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kâvl&#8217; İle Hâl&#8217;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kavl-ile-hal.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kavl-ile-hal.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2009 22:12:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ahsen]]></category>
		<category><![CDATA[azim]]></category>
		<category><![CDATA[beliğ]]></category>
		<category><![CDATA[Cennet cennet dedikleri]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[doğru söz]]></category>
		<category><![CDATA[ecmel]]></category>
		<category><![CDATA[edepadap]]></category>
		<category><![CDATA[ekmel]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel söz]]></category>
		<category><![CDATA[en mükemmel]]></category>
		<category><![CDATA[feyiz]]></category>
		<category><![CDATA[gönle ferahlık verici]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[gönül alıcı söz]]></category>
		<category><![CDATA[gönül almak]]></category>
		<category><![CDATA[güzel]]></category>
		<category><![CDATA[güzel söz]]></category>
		<category><![CDATA[Hal]]></category>
		<category><![CDATA[hasen]]></category>
		<category><![CDATA[Hoştur bana Sen’den gelen]]></category>
		<category><![CDATA[kalbe tesir edici söz]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi ahsen]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[kavl]]></category>
		<category><![CDATA[Kâvl' İle Hâl']]></category>
		<category><![CDATA[kavli azim]]></category>
		<category><![CDATA[kavli beliğ]]></category>
		<category><![CDATA[kavli hasen]]></category>
		<category><![CDATA[kavli kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kavli la yerda]]></category>
		<category><![CDATA[kavli leyyin]]></category>
		<category><![CDATA[kavli meysur]]></category>
		<category><![CDATA[kavli münker]]></category>
		<category><![CDATA[kavli sabit]]></category>
		<category><![CDATA[kavli sedid]]></category>
		<category><![CDATA[kavli su']]></category>
		<category><![CDATA[kavli zur]]></category>
		<category><![CDATA[Kelâm]]></category>
		<category><![CDATA[kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kevli maruf]]></category>
		<category><![CDATA[leyyin]]></category>
		<category><![CDATA[Lisân]]></category>
		<category><![CDATA[lizan]]></category>
		<category><![CDATA[maruf]]></category>
		<category><![CDATA[meysur]]></category>
		<category><![CDATA[mükemmel]]></category>
		<category><![CDATA[olgun]]></category>
		<category><![CDATA[söz]]></category>
		<category><![CDATA[Söz ola kese savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[tatlı dil]]></category>
		<category><![CDATA[tatlı söz]]></category>
		<category><![CDATA[tesirli söz]]></category>
		<category><![CDATA[Yâ gonca gül yahut diken]]></category>
		<category><![CDATA[yerda]]></category>
		<category><![CDATA[yerili yerinde konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[yerli yerinde söz]]></category>
		<category><![CDATA[yumuşak]]></category>
		<category><![CDATA[yumuşak söz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2621</guid>
		<description><![CDATA[KAVL-İ SEDÎD/ قول سديد/ DOĞRU SÖZ: يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًا “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin!” (Ahzâb, 70) Cenâb-ı Hak, doğru sözlü olmanın mükâfatı sadedinde âyet-i kerîmenin devamında şöyle buyurmuştur: “(Doğru söz söyleyin ki) Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2009/03/kavl-ile-hal.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-2622" title="kavl-ile-hal" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2009/03/kavl-ile-hal.gif" alt="kavl-ile-hal" width="195" height="250" /></a><strong>KAVL-İ SEDÎD</strong>/ قول سديد/<br />
<strong>DOĞRU SÖZ:</strong></p>
<p>يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ<br />
وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًا</p>
<p>“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin!” (Ahzâb, 70)</p>
<p>Cenâb-ı Hak, doğru sözlü olmanın mükâfatı sadedinde âyet-i kerîmenin devamında şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“(Doğru söz söyleyin ki) Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nâil olur.” (Ahzâb, 71)</p>
<p>Doğru söz dünyada da âhirette de ıslahın, huzurun anahtarıdır. Doğru sözlü olmanın asıl mükâfatı âhiret yurdundadır. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>“Bugün, sâdıklara, sıdklarının fayda vereceği gündür.” (Mâide, 119)</p>
<p>Yalan ise îmanla bir arada duramayacak bir âfettir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, yalanı sâir günahlardan çok daha fecî, en büyük günahlar arasında saymış, ashâbına yalancılığın felâketini defalarca tekrarlayarak beyan etmiştir. <span id="more-2621"></span></p>
<p>Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder:</p>
<p>“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün;</p>
<p>«–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?» diye üç defa sordu.</p>
<p>Biz de:</p>
<p>«–Evet, yâ Rasûlâllah!» dedik.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem Efendimiz;</p>
<p>«–Allâh’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!» buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;</p>
<p>«İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak!» buyurdu.</p>
<p>Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, daha fazla üzülmesini istemediğimiz için, keşke sükût buyursalar da yorulmasalar, diye arzu ettik.” (Buhârî, Şehâdât 10, Müslim, Îmân 143)</p>
<p>Yalanın temeli münafıklıktır ve münafıkların kalpleri de virüs ve hastalık merkezi gibidir. Cenâb-ı Hakk’ın o yalancı münafıklara hazırladığı âkıbet de, ancak acıklı bir azaptır. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>“Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir azap vardır.” (Bakara, 10)</p>
<p>Diğer taraftan nice îkazlara rağmen geçici dünya menfaatine kapılıp da ilâhî adaletin bir gün tecellî edeceği hakikatinden gafil olarak bilhassa yetim malına tasallut için yalan beyanlara tevessül edilmemesini de Cenâb-ı Hak çok ciddî bir şekilde ihtar etmiştir:</p>
<p>“(Kendileri) geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde (hâlleri ne olur?) diye korkacak olanlar (yetimlere haksızlık etmekten) korkup titresinler; Allah’tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.” (Nisâ, 9 )</p>
<p>Doğruluk mü’minlerin en mühim vasıflarındandır. Yalan söylemek ve vaatten caymak ise münafık vasfıdır. Mü’minler; «Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır!» buyuran Cenâb-ı Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmalı; Fahr-i Kâinat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi el-Emîn ve es-Sâdık olmalıdır.</p>
<p>Doğruluk; sözün en mühim vasfıdır, fakat tek vasfı değildir. Doğru sözün de yeri ve üslûbu çok mühimdir. En acı hakikatleri, en ciddî ihtarları, en ağır îkazları muhatabın gönlüne sunmanın yolu, bu sözleri en güzel üslûpta, en güzel sözlerle ifade etmektir. Bu umumî ölçü de; «güzel söz» yani;</p>
<p><strong>KAVL-İ HASEN</strong>/قول حسن /</p>
<p><strong>GÜZEL SÖZ</strong> ve;</p>
<p><strong>KAVL-İ AHSEN</strong>/قول أحسن/</p>
<p><strong>EN GÜZEL SÖZ</strong><br />
Kendisini; «ahsenü’l-hadîs» yani en güzel söz olarak vasfeden (Zümer, 23) Kur’ân-ı Kerim; «Sözün en güzeline tâbî olanlar.» diye tarif ettiği (Zümer, 18 ) mü’minlere şöyle ferman eder:</p>
<p>وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا</p>
<p>“İnsanlara güzel söz söyleyiniz!” (Bakara, 83)</p>
<p>Bir başka âyette ise Cenâb-ı Hak güzelden de öte, sözün en güzelini söylemeyi emretmiştir:</p>
<p>وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ</p>
<p>“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler!” (İsrâ, 53)</p>
<p>Cenâb-ı Hak, en güzel kıvamda yarattığı kullarından, en güzel işleri yapmalarını ve her şeyi de en güzel şekilde yapmalarını istemektedir. Güzel sözün en çok lâzım olduğu saha ise tebliğdir. Her mü’min; kalbî kıvamı, hâl ve kāl yani söz ve öz âhengi nisbetinde hakikatin sözcüsü olmalıdır. Bu sözcülüğü de kaba-saba bir şekilde ve hantal bir kalple değil en güzel sûrette yerine getirmelidir. Nitekim tebliğin, İslâm’a davetin usûlünü en güzel şekilde şu âyet-i kerîme ifade etmiştir:</p>
<p>اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ</p>
<p>“(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl, 125)</p>
<p>Demek ki bir mü’minin ağzından rahmet saçılmalıdır. Her sözü, rûha gıda olan pırlanta kelimelerden müteşekkil olmalıdır. Gönüllere safa vermelidir. Diken gibi tırmalamamalı, gönülleri gül gibi bir taravetle okşamalı, meclise râyihalar saçmalıdır.</p>
<p>Mü’min, âyet-i kerîmeler muhtevasına göre hareket eder. Çünkü o, en çirkin sesin, merkebin sesi olduğunu bilir. Nitekim âyet-i celîlede buyurulur:</p>
<p>“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokmân, 19)</p>
<p>Ses çirkinliği o derece azap vericidir ki cehennemin korkunçluğu içerisinde onun, merkebin ayarsız sesine benzer homurdanmaları ve uğultuları da dehşetli sahneler olarak Kur’ân-ı Kerim’de insanoğluna ihtar edilmiştir. (bkz. Mülk, 7) Bu dünyada edepten uzak, bed sesli, bed sözlü ateş ehli ise, cehennemde merkepler gibi çirkin seslerle feryat edeceklerdir. (bkz Hûd, 106) Cenâb-ı Hak, bizleri son nefes îman nimetinden mahrum eylemesin.</p>
<p>Sözün âdâbında doğruluk ve güzellik şeklinde iki umumî esastan başka, Kur’ân-ı Kerim sözün hususî muhataplarına mahsus vasıflar da zikretmiştir. Zira söz muhataba göre söylenir. Aynı hakikat, bir devlet başkanına başka sûrette, ömrünü vesvese girdaplarında tüketmiş bir filozofa başka şekilde ifade edilmelidir. Bilhassa tebliğde bu hususiyetlere dikkat edilmediğinde, gayeye vâsıl olunamadığı gibi, muhataplara da bahane verilmiş olur.</p>
<p>Bu hususî hâllerden biri, hususen sert tabiatlı, hırçın, zalim kişilere karşı onların gönüllerini yumuşatmak için hakikati yumuşak söylemektir, yani;</p>
<p><strong>KAVL-İ LEYYİN</strong>/ قول لين /<br />
<strong>YUMUŞAK SÖZ</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak tebliğ için Firavun’a gönderdiği Hazret-i Musa ve Harun -aleyhime’s-selâm- Efendilerimize şöyle buyurmuştur:</p>
<p>فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا<br />
لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى</p>
<p>“Ona (Firavun’a) yumuşak söz söyleyin! Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Tâhâ, 44)</p>
<p>Muhatabı ikna etmek, hararetli tartışmalar yerine sükûnetli bir anlayış zemini oluşturmak için sözü yumuşak söylemek çok mühim bir esastır. Çünkü «kavl-i leyyin», suyun akışı gibi rûha ferahlık vericidir. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekkelilere her fırsatta yumuşak bir üslûpla tebliğde bulunur, onların gönüllerinin kilidini açmaya gayret sarf ederlerdi.</p>
<p>Ebû Cehil’in oğlu İkrime, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Karısı, Müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına getirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’yi memnûniyetle karşılayarak:</p>
<p>“Ey göçmen süvâri, hoş geldin!” buyurdu ve Müslümanlara karşı yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp affetti. (Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)</p>
<p>Yine Fahr-i Kâinat Efendimiz;</p>
<p>“Kolaylık yolunu gösterin, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” buyurmuşlardır. (Buhârî, İlim, II)</p>
<p>Yumuşak ve tatlı sözün müşahhas bir misali şudur ki hiçbir dere dağa tırmanamaz. Dağı aşmak için ancak kenarından dolaşmalıdır. Böyle olduğu takdirde kat edeceği mesafe uzundur, lâkin istenilen arzu ve maksat hâsıl olmuş olur.</p>
<p>Ancak şu hususa dikkat etmek gerekir ki, hakikati yumuşak bir üslûpla söylemek ile muhatabın şerrinden korkarak gerçeği yumuşatmaya, sulandırmaya kalkışmak aynı şey değildir. Nitekim güzel, yumuşak bir üslûpla tebliğde bulunan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke müşriklerinden gelen; «Putlarımızın aleyhinde bulunma, biz de sana göz yumalım.» taleplerini şiddetle reddetmiştir. Bu tarz bir yumuşaklık âyet-i kerîme tarafından da reddedilir:</p>
<p>“&#8230; (Hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, sen (hakikatten taviz vererek) yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem, 8-9 )</p>
<p>Îman böyle bir gevşemeyi, küfre tavizi asla kabul etmez. Zira böyle bir taviz kalpte çatlak meydana getirir. Bu durum, denizde boğulanı kurtarmak isterken kendisi de onun gibi boğulan kimsenin hâli gibidir. Dolayısıyla tebliğdeki «kavl-i leyyin», hakikatin; kırıcı olmayan, cedele değil kabule sevk eden, yumuşak bir üslûpla beyan edilmesinden ibarettir.</p>
<p>Çünkü tebliğde gereken, yumuşak ama tesirli bir sözdür&#8230; Yani;</p>
<p><strong>KAVL-İ BELÎĞ</strong>/ قول بليغ/</p>
<p><strong>KALBE TESİR EDİCİ SÖZ</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim ile insanoğlunun kalbine ve aklına hitap etmiş, onun çıkmazlara dalmaya temâyüllü, vesveseli, kuruntulu, cerbezeci taraflarına, en sağlam burhanlarla, delillerle darbeler indirmiştir. Kur’ân yüksek bir belâgat ile bu hakikatleri en üst perdeden îlân ederken, bir yandan da muârızlarına meydan okumuş, bütün ins ve cinni de yardıma çağırma müsaadesiyle (bkz. İsrâ, 88 ), Kur’ân’ın (Tûr, 33, 34), hattâ ondan on sûrenin (Hûd, 13, 14), daha olmadı bir sûresinin (Bakara, 23, 24; Yûnus, 38 ) benzerini getirmeye davet etmiş, fakat belâgatin altın çağını yaşadığı bir devirde kimse buna teşebbüs edememiştir. Gayri ciddî bir-iki teşebbüs ise edebiyat tarihinde, hamâkat misalleri olarak yerini almıştır. Neticede münkirler bile Kur’ân’ın hak olduğunu vicdânen kabul etmişler, fakat onu nefsâniyetlerine mağlûp olarak reddetmişlerdir. Hattâ Muğîre bin Velid, öyle bir gaflet gayyâsında ahmakça boğulmuştur ki, Allâh’ın iradesinde -sümme hâşâ- yanlışlık bulmuşçasına;</p>
<p>“Şu Kur’ân iki memleketin birinden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf, 31) demiştir. Bununla Mekke’den biri olarak kendisini, Taif’ten de başka bir edîbi kasdetmiştir.</p>
<p>Fakat o da acziyetinden çatlamıştır. Âyet-i kerîme onun bu sıkıntı ve acziyetini âdeta alaylı bir şekilde şöyle ifade eder:</p>
<p>“Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! Sonra, o kahrolası, tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı&#8230;” (Müddessir, 18-22)</p>
<p>O ve onun gibiler hakkında Cenâb-ı Hakk’ın hükmü şu:</p>
<p>“Ben onu «Sekar»a (cehenneme) sokacağım.” (Müddessir, 26)</p>
<p>Böylece Muğîre hem dünya hem âhiret bedbahtı oldu. Kur’ân karşısında acziyetinin çılgınlığı içinde helâk oldu.</p>
<p>Sözü dosta da düşmana da işte böylesine her bakımdan güçlü, kudretli söyleyen Cenâb-ı Hak, İslâm’ın sözcüsü ve yeryüzünde Allâh’ın şahidi olarak emr-i bi’l-mâruf ve nehyi ani’l-münkerde bulunacak kişilere de sözlerini tesirli söylemelerini emretmektedir:</p>
<p>وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ ف۪ي اَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَل۪يغًا</p>
<p>“&#8230;Kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında gönüllerine işleyecek tesirli söz söyle!” (Nisâ, 63)</p>
<p>“Bazı sözlerde bir nevi sihir vardır.” buyuran Peygamberimiz, cevâmiu’l-kelim adı verilen az lafız ile çok mânâyı ifade kabiliyetiyle mücehhez idi. O’nun, ikna edici, tesirli, hisli telkinleriyle nice taş kalpler yufkalaşmış, nice inat zincirleri sökülmüş, nice inkâr düğümleri çözülmüştü.</p>
<p>Yine fesahatiyle meşhur Hazret-i Ali -kerremallâhu vechehû- şöyle buyurur:</p>
<p>“Nükteli ve hikmetli söz ve davranışlarla ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu ve zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur.”</p>
<p>“İnsanları, düşündürücü hikmetli sözlerle îkaz edin ki, kalpleri huzur bulsun.”</p>
<p>Beliğ bir şekilde söylenen sözün tesirini Yûnus Emre Hazretleri ne güzel ifade etmiştir:</p>
<blockquote><p>Söz ola kese savaşı,<br />
Söz ola kestire başı,<br />
Söz ola ağulu aşı<br />
Bal ile yağ ide bir söz.</p></blockquote>
<p>Sözün tesirli olabilmesinin sırrını ise Sâdî Şîrâzî Hazretleri vermiştir:</p>
<p>“Söz kalpten çıkarsa kalbe ulaşır, dilden çıkarsa kulağı geçemez, (gönle inemez)”</p>
<p>Mevlânâ -kuddise sirruh- Hazretleri de;</p>
<p>“Hâl ile öğüt veren, sözle öğüt verenden çok daha tesirli ve feyizlidir.” buyurarak, nasihat veren kişinin, fiiliyle kavlinin bir âhenk teşkil etmesinin ehemmiyetini vurgulamıştır. Sözde olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’a niyaz ile hitap demek olan duaların kabulünde de mâneviyatın intizamı esastır.</p>
<p>Sözün tesirini sağlayan hususlardan biri de sözün özlü olmasıdır. Zira uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler. Sözün hası, az lafızla çok mânâyı verebilendir. Söz sultanlarının bu hasletlerle söylediği az sözler, ciltler dolusu mânâyı kalplere aktarıverir. Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî girizgâhındaki on sekiz beyit, Peygamber âşığı Fuzûlî’nin Su Kasîdesi böyle özlü sözlerdir.</p>
<p>İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Bu sebeple insan konuştuğu kişiye karşı mevkiinin gerektirdiği hâli, sözüne, ifadesine aksettirmelidir. Çünkü kişinin konuşması, bir bakıma onun şahsiyetinin aynasıdır. Bir insanın doğumu ve terbiyesi gibi lisanını da büyük ölçüde medyun olduğu anne-babasına hitabı, sâir insanlardan elbette farklı olmalıdır. Kullarından vefa isteyen Cenâb-ı Hak, bir mü’minin anne-babasına; değerli, zarif sözlerle hitap etmesini emretmektedir, yani;</p>
<p><strong>KAVL-İ KERÎM</strong>/ قول كريم/</p>
<p><strong>TATLI SÖZ</strong></p>
<p>Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p>فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا أُفٍٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا<br />
وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يمًا</p>
<p>“Sakın onlara (ana-babaya) «üf!» (bile) deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” (İsrâ, 23)</p>
<p>Bu âyet, anne-babaların yaşlılık hâllerinde bedenî acziyetleri gibi zihnî melekelerinin zayıflaması sebebiyle gayr-i ihtiyarî çocuksu ve yersiz hareketler yapabilecekleri gerçeğini de ifade etmektedir. Yaşlılık dolayısıyla bunlar bir kusurdan ziyade acziyet ve çocuklar misali muhtaçlık hâlleridir. Bu hakikati doğru bir şekilde idrak ederek anne-babaların yaşlılık demlerinde yaptıklarına karşı evlâtların asla onlara asık surat göstermeyip merhamet kanatlarını açarak dua etmelerini Cenâb-ı Hak bilhassa emretmektedir. Âyette buyurulur:</p>
<p>“Onlara merhamet ederek tevâzu kanadını indir ve de ki: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua et.” (İsrâ, 24)</p>
<p>Ana-baba hakkı o kadar yüksektir ki, Cenâb-ı Hak, onlara güzel davranma emrini, muhtelif âyetlerde, zâtına kulluk emrinin hemen akabinde getirmiştir. Yine anne-babanın münkir olmasının bile, güzel muamele emrinin gereğini ortadan kaldırmayacağı beyan edilmiştir.</p>
<p>Ana-babaya karşı ifade edilecek olan «kavl-i kerîm», güzel ahlâka yakışan güzel ve hoş söz demektir. «Babacığım, anneciğim!» gibi güzel hitaplarla konuşmaktır.</p>
<p>Nitekim İbrâhim -aleyhisselâm-’ın âdeti böyledir. O, babasının küfür içinde olduğunu bildiği hâlde ona; «Babacığım» diye hitap etmiş, anne-babasını isimleriyle çağırmamıştır. Çünkü anne-babayı isimleriyle çağırmak bir eziyet ve cefa, kötü edep ve çirkin çağırıştır. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân)</p>
<p>Anne-baba gibi kalbi hassas olan muhtaçlara da Cenâb-ı Hak gönül alıcı bir lisan ile hitap edilmesini emretmektedir. Yani;</p>
<p><strong>KAVL-İ MEYSÛR</strong>/قول ميسور /</p>
<p><strong>GÖNÜL ALICI SÖZ</strong></p>
<p>Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Mekke devrinde ashâbının mühim bir kısmı muhtaç, yoksul ve kölelerden oluşmaktaydı. Onlar zaman zaman Fahr-i Kâinat Efendimiz’e gelip hâllerini arz ederlerdi. Efendimiz, yanında ne varsa onlara verir, fakat elinde bir şey yok ise, mahcubiyetinden gözlerini kaçırırlardı. Bunun üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu:</p>
<p>وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلًا مَيْسُورًا</p>
<p>“(Ey Habîbim) Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların (çevrendeki fakir Müslümanların) yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.” (İsrâ, 28 )</p>
<p>Söz, bazen maddî bir yardımın bile yapamadığını yapar. Moralleri yükseltir. Derdin, ıstırabın paylaşıldığını ifade eder. Hâlbuki gönül almayan, başa kakılarak gönül yıkan yardımlar ancak eziyettir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:</p>
<p>قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ<br />
خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَاۤ اَذًى</p>
<p>“Bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara, 263)</p>
<p>Bu âyet-i kerîmede de yer alan, dilde edebin bir düsturu daha vardır ki, o, yerli-yerince, münasip, örfe uygun, güzel söz mânâsındaki;</p>
<p><strong>KAVL-İ MÂRÛF</strong>/ قول معروف/</p>
<p><strong>YERLİ YERİNDE SÖZ</strong></p>
<p>Barış zamanında; «Cihad emredilse ya!» diyen, harp emredilince de Allah Rasûlü’ne ölü bakışlarla bakan kalbi marazlı kişilere, Cenâb-ı Hak, itaat edip de yerli yerince söz söylemelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını bildirmiştir. (Muhammed, 20-21)</p>
<p>Bu îkaz, kalbî kıvam olmadan yüksek makamların sözünü söylemeye kalkmanın vebalini bizlere hatırlatmaktadır. Allah dostlarının samimiyetle yani öz ve söz âhengi içinde söyledikleri;</p>
<blockquote><p>Cennet cennet dedikleri,<br />
Birkaç köşkle birkaç hûri,<br />
İsteyene ver Sen ânı,<br />
Bana Sen’i gerek Sen’i!</p>
<p>Hoştur bana Sen’den gelen<br />
Yâ gonca gül yahut diken<br />
Yâ hil’at ü yahut kefen<br />
Lutfun da hoş, kahrın da hoş!</p></blockquote>
<p>ve benzeri ifadeleri, o kalp kıvamına sahip olmayanlar, yüksek perdeden konuşmamalı, altından kalkamayacağı sözler dile getirmemeli, bunun yerine kendi hâllerine münasip, mâruf sözler sarf etmelidirler. Aksi hâlde sözlerinin mukabilini görür ve altından kalkamayıp perişan olurlar.</p>
<p>Söz ile özün, kalp ile lisânın birlik âhengini mü’min erkeklere böylece talim eden Cenâb-ı Hak; Fahr-i Kâinat Efendimiz’in hanımları, vâlidelerimizin şahsında, bütün mü’min hanımları terbiye ederken, hanımlara mahsus dil edebini en güzel şekilde ifade etmiş ve onlara da yerli-yerince, toplumun iffet telâkkisine, örfüne uygun şekilde konuşmalarını emretmiştir:</p>
<p>يَا نِسَاءَ النَّبِىِّ لَسْتُنَّ كَاَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ اِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذٖ۪ى فٖ۪ى قَلْبِه۪ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَعْرُوفًا</p>
<p>“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Yerinde ve uygun söz söyleyin.” (Ahzâb, 32).</p>
<p>Söz yerli yerince söylenmezse, söyleyenin maksadını da aşar ve dil, kötülüğü emreden nefsin kumandasına girer. Ağızdan kaçan nice sözler, o ağzın sahibine büyük bedeller ödetmiştir. Hele iffet gibi telâfisi mümkün olmayan vadilerde, sözün mâruf olma vasfına çok dikkat edilmelidir. Âyet-i kerîmenin bilhassa dikkatimizi çektiği üzere, söyleyenin kastı olmasa da dinleyenin hastalıklı kalbiyle tevil edebileceği esneklikte, gevşeklikte sözlerle, işveli cümlelerle nâ-mahremlere hitaptan kesinlikle kaçınılmalıdır.</p>
<p>Hassas «kavl-i mâruf» ile hitap, yoksullarda olduğu gibi kalbi mahzun olan yetimlere de şâmildir. Vasîlerinin, onlara münasip bir dille, güzelce hitap etmeleri emredilmiştir. (Nisâ, 5). Yine vefat eden bir kimsenin mallarının taksim edildiği miras meclisinde bulunan ve mirastan payları olmayan yetim, yoksul ve akrabalara şefkatle yaklaşılmasını, hediyeler verilmesini tavsiye eden âyet-i kerîme yine bu, ortadaki malda gözleri ve gönülleri kalabilecek kişilere güzel, yerince sözler söylenmesini beyan etmiştir. (Nisâ, 8 )</p>
<p>Sözün yerli yerince söylenmesinin, tabiî olarak götürdüğü bir dil edebi esası daha vardır ki, o da yeri geldiğinde susmaktır.</p>
<p><strong>SÜKÛT </strong></p>
<p>Fahr-i Kâinat Efendimiz dil edebinin anahtarını veren hadîs-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:</p>
<p>مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ<br />
فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَسْكُتْ</p>
<p>“Allâh’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (Buhârî, Edeb 31, 85, Rikāk 23; Müslim, Îmân, 74, 75)</p>
<p>Edep üzere bir sükût; hayrı ifade etmeyen her türlü sözden, -velev ki doğru, güzel, tatlı olsun- daha hayırlıdır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:</p>
<p>“Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol!”</p>
<p>Yani sükût limanına sığın!</p>
<p>Mânevî telkinler, feyizli sohbetler, tesirli ve hayırlı sözler nasıl kalpleri harekete geçiriyorsa, hayırsız bütün lâf ve lâkırdılar, kalbi Allâh’ı zikretmekten alıkoyar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurmuştur:</p>
<p>“Allâh’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allâh’ı unutarak yapılan çok konuşmalar kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse ise kalbi katı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 62/2411)</p>
<p>Sâdî Şîrâzî Hazretleri ne kadar yerinde bir îkazda bulunmaktadır:</p>
<p>“İki şey akıl hafifliğini gösterir: Söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.”</p>
<p>Başkası konuşurken, bilhassa hutbe ve vaaz esnasında sükût etmek dil ile ilgili âdabdandır. (Ebû Dâvûd, Salât, 209/1051) Mescidler, gereksiz dünya lâkırdılarından uzak durulması gereken, sükûnet ve sükûtun mânevî atmosferiyle daha da feyizlenen nezih mekânlardır. Bu da, mü’minlerin gönüllerinden mekâna akseden İslâm edebidir. Dolayısıyla;</p>
<p>Feyzi bozan lâkırdılar ve kalbi boğan konuşmalar, gerçek ve kâmil mü’minlerden asla sâdır olmaz. Boş ve zararlı kelâm, ancak îman etmemiş garezkâr kimselerin özelliğidir. Nitekim;</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ, inkârcıların ve şirk ehlinin;</p>
<p>–«Kavl-i zâhir قول ظاهر/ boş sözler»le aldandığını (Ra’d, 33),</p>
<p>–Birbirlerini «zuhrufe’l-kavl زخرف القول / yaldızlı sözler»le<br />
aldattıklarını (En’âm, 112),</p>
<p>–Hakikati ikrardan kaçınmak için «kavl-i muhtelif قول مختلف / çelişkili bir söz» üzerinde kaldıklarını (Zâriyât, 8 ),</p>
<p>–Allah yolundan alıkoymak için de «lehve’l-hadîs لهو الاحاديث / oyalayıcı, lâf eğlencesi» satın aldıklarını beyan etmiştir (Lokman, 6).</p>
<p>Bu yaldızlı, oyalayıcı, boş sözlerden sakınmanın en mühim yolu da altın değerindeki sükûttur. Zira Cenâb-ı Hak; mü’minleri;</p>
<p>–Kavl-i sâbit قول ثابت/ sarsılmaz bir sözle sağlamlaştırmıştır (İbrâhim, 27).</p>
<p>Mü’minler o sâbit, sağlam söze münasip olmayan hiçbir söze değer vermezler. Yine âyette buyurulduğu gibi:</p>
<p>“Cahiller onlara lâf attıkları /lâfla sataştıkları zaman; «selâm!» der (geçer)ler.” (Furkān, 63)</p>
<p><strong>HÜLÂSA;</strong></p>
<p>Yerli yerince, güzel, tatlı, yumuşak, tesirli, değer veren, gönül alan ve tesirli sözler söylememizi arzu eden Cenâb-ı Hak;</p>
<p>–Kavl-i azîm قول عظيم / ulûhiyet gibi insan idrâkinin ulaşamayacağı bahislerde ileri-geri vebali ağır söz (İsrâ, 40),</p>
<p>–Kavl-i lâ-yerdâ قول لا يرضى /Allâh’ın râzı olmadığı söz (Nisâ, 108),</p>
<p>–Kavl-i sû’ قول سوء / çirkin söz (Nisâ, 148),</p>
<p>–Kavl-i zûr قول زور / yalan söz (Hac, 30) ve;</p>
<p>–Kavl-i münker قول منكر / kötü söz (Mücâdile, 2)</p>
<p>sûretindeki lâkırdı ve lâf ü güzaf kabîlinden ifadelerde bulunulmasından hoşnut olmadığını bildirmiş ve mü’minleri bundan sakındırmıştır.</p>
<p>Velhâsıl mü’minin konuşması, hâli ve davranışları; اَحْسَنْ / ahsen /en güzel ve en iyi, اَجْمَلْ / ecmel / en güzel ve gönle en ferahlık verici ve اَكْمَلْ / ekmel / en olgun ve en mükemmel olmalıdır. Yani;</p>
<p>Mü’minin sanat güzellik ve mükemmelliğinde bir mâneviyat, fikriyat ve hissiyat estetiği olacak. Bu estetik onun şahsiyetinden eserlerine de yansıyacak. Ne yapsa, tevâzu ve ihtişam sergisi hâlinde hayranlık verecek. Her şeyde Kur’ân ahlâk ve lisanının letafet ve zarafetini yansıtacak&#8230;</p>
<address>Cenâb-ı Hak lisanımızı, Kur’ân lisanını idrak eder ve konuşur hâle getirsin. Bizleri, hayatımızın her safhasında kemâl-i edep üzere bir ömür sürmeye muvaffak kılsın. Dillerimizi rahmet saçan bir lisan ve sözlerimizi de Kur’ân ahlâkı ve sünnet âdâbına lâyık ve rızâsına muvâfık eylesin.<br />
Âmîn! </address>
<p><span style="color: #808080;">Yüzakı/Osman Nuri Topbaş</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kavl-ile-hal.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nefsin Terbiye ve Arıtılmasının Önemi</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2009 21:58:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[nefis]]></category>
		<category><![CDATA[nefsin terbiye edilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Terbiye ve Arıtılmasının Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[nefsin terbiyesinin önemli]]></category>
		<category><![CDATA[nefsinn terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye yolları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2616</guid>
		<description><![CDATA[Kendisinden din uydurarak -din kisvesi altında- kalabalık kitlelerin yoldan çıkıp sapmasına neden olanların çoğu ilim ehli insanlardı, bunlardan bazısı ilim mahfillerinde ilim öğrenmiş, çileler çekmiş kimselerdi. Batıl fırkalardan birinin kurucusu, bizim okuduğumuz bu ilmiye medreselerinde okumuştur. Ama ilim öğrenmenin yanısıra nefsini ve ahlâkını düzeltmekle de uğraşmadığından Allah yolunda adım atamamış, habislik ve kötülüğü kendisinden uzaklaştıramamış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2009/03/nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-2617" title="nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2009/03/nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi.gif" alt="nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi" width="195" height="250" /></a>Kendisinden din uydurarak -din kisvesi altında- kalabalık kitlelerin yoldan çıkıp sapmasına neden olanların çoğu ilim ehli insanlardı, bunlardan bazısı ilim mahfillerinde ilim öğrenmiş, çileler çekmiş kimselerdi. Batıl fırkalardan birinin kurucusu, bizim okuduğumuz bu ilmiye medreselerinde okumuştur. Ama ilim öğrenmenin yanısıra nefsini ve ahlâkını düzeltmekle de uğraşmadığından Allah yolunda adım atamamış, habislik ve kötülüğü kendisinden uzaklaştıramamış ve neticede onca rezilliği işlemiştir. İnsan habisliği kendisinden uzaklaştırmazsa ne kadar okur ve tahsil ederse etsin hiçbir yararı olmayacağı gibi, zararları da vardır. İlim bu habis merkeze -kötü insanın beynine- girdi mi, habis dallarla budaklar verir, kökünden kötü bir ağaç -Şecerei habise- oluverir. Arınmamış kara bir kalbe bu tür mefhumlar yığıldıkça perdeler artar; kendisini temizleyip düzeltmemiş bir nefis için ilim karanlık bir perdedir: &#8220;İlim en büyük örtü, en büyük hicaptır&#8221;<span id="more-2616"></span>, bu nedenledir ki fasid bir alimin islama vereceği zarar ve kötülük, bütün zarar ve kötülüklerden daha fazla ve daha  tehlikelidir. İlim, nurdur; ama siyah bir yürek ve kokuşmuş bir gönülde sadece zulmeti artırır, karanlıkları çoğaltır. İnsanı Allah&#8217;a yakın kılan ilim, dünya düşkünü bir nefiste O Yüceler Yücesi&#8217;nden daha fazla uzak düşmeye neden olur. Tevhid ilmi bile, Allah&#8217;tan başka birşey için olursa karanlık perdelerden biri olur; çünkü &#8220;Allah&#8217;tan başka şeyle uğraşmak&#8221;tır. birisi Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Allah&#8217;tan başka bir gaye için ondört kıraatiyle ezberler ve okursa Hak Tealâ hazretlerinden uzaklaşma ve -O&#8217;nunla kendisi arasına- perde- germek-den başka şey geçmez eline. Siz ders çalışır ve zahmet çekerseniz alim olabilirsiniz; ama şunu bilmeniz gerekir ki &#8220;alim&#8221;le &#8220;nefsini temizlemiş insan&#8221; arasında çok fark vardır. Bizim üstadımız rahmetli şeyh rızvanullah Tealâ aleyh derdi ki; &#8220;molla olmak kolay, adam olmaksa pek zor&#8221; sözü yanlıştır, &#8220;molla olmak pek zor, adam olmaksa imkansız!&#8221; demek gerekir aslında&#8221;</p>
<p>İnsani erdem ve faziletler kazanıp insanî ölçülerle donanmak, sizin üzerinize düşen pek büyük  ve pek zor vazifelerden biridir. Şer&#8217;i bilimleri öğrenmekte olduğunuz ve ilimlerin en üstünü olan fıkhı tahsil etmekte bulunduğunuz şu sırada, böylece vazifeleriniz ve mükellefiyetlerinizi tamamen yerine getirdiğinizi ve artık rahat olduğunuzu zannetmeyin, Allah rızası için olmaz ve ihlas taşımazsa bu ilimlerin hiçbir faydası yoktur. Eğer tahsiliniz, Allah göstermesin, Allah için olmaz da nefsani istekleriniz için olursa, makam, mevki, şöhret ve prestij gibi şeyler için bu ilimleri öğrenirseniz kendinizi vebal altında bırakmış, günah altına sokmuş olursunuz. Bu terimleri -dînî  bilimleri- öğrenmek Allah rızasından başka bir şey için olursa -sadece- vebal ve suç getirir&#8230; Bu terim ve kelimeleri ne kadar fazla öğrenirseniz öğrenin, nefsin ıslahı ve takvayla içiçe olmazsa müslümanların dünya ve ahiret hayatının zararına olacak şekilde netice verecektir. Sırf bu kelimeleri bilmenin tesiri yoktur; tevhid ilmi dahi olsa, nefsî bir ihlas ve temizlikle içiçe olmadığı sürece sadece vebaldir. Tevhid ilmine âlim olup da kitleleri saptıran niceleri vardır&#8230; Niceleri, sizin sahip olduğunuz şu bilgileri -sizden-  daha iyi bildiği halde, sapmaları olduğu ve kendilerini henüz düzeltmemiş bulundukları için, topluma girince birçok insanın sapmasına ve yoldan çıkmasına neden olurlar. Bu kuru deyim ve kelimeler takva ve nefsin terbiyesiyle içiçe olmazsa, zihinde ne kadar üstüste yığılırsa nefsin çevresinde bir o kadar kibir ve kendini beğenmişlik  halesi oluşturur. Kendini beğenmişlik belasına müptelâ olan bedbaht bir alim kendisini ve toplumu ıslah edemez artık, islam ve müslümanlara zarardan başka netice hasıl olmaz böylelerinden; yıllarca ilim öğrenip şer&#8217;i gelir kaynaklarını harcadıktan ve islami hak ve ayrıcalıklardan onca faydalandıktan sonra sonunda islamın ve müslümanların ilerleme ve kalkınmaları yolunda bir engel teşkil eder, milletleri şaşırtıp yolundan saptırır; bu dersler, bu eğitim ve öğretimler ve dini ilmiye medreselerinde -bunca sene- okumuş olmanın semeresi şu olur: İslamın tanınmasına ve tanıtılmasına engel olur, Kur&#8217;an hakikatinin dünyaya takdim edilmesini önler, hatta kimi zaman -böylelerinin- varlığı, toplumun islamı ve islam dinadamlarını gereğince tanımasına mania bile teşkil edebilir!</p>
<p>Ben okumayın, tahsil etmeyin demiyorum; şuna dikkat etmeniz gerekir -diyorum-: İslam ve toplum için faydalı ve etkili olmak istiyorsanız, bir milletin başına geçip onları islama yöneltmek ve islamın temelini savunmak istiyorsanız -elbette ki- fakihliğin temelini pekiştirmeniz ve -bu konuda- görüş sahibi olmanız gerekir, Allah göstermesin, derslerinize çalışmazsanız medresede kalmanız haram olur bu durumda, islami bilimleri öğrenmek isteyen öğrencilere ayrılan şer&#8217;i hak ve gelirlerden faydalanamazsınız. İlim öğrenmek elbette ki lazımdır, ama fıkıh ve usül konularında nasıl zahmet çekip -öğrenmek için- uğraşıyorsanız, kendinizi düzeltme ve ıslah etme yolunda da bir o kadar zahmet çekip uğraşın. İlim için bir adım atınca, nefsani isteklerinizi ezme, ruhânî güçlerinizi takviye, ahlakınızı güzelleştirme, maneviyat ve takvanızı artırma yolunda da bir adım atın.</p>
<p>Bu bilimleri öğrenmek aslında nefsin arıtılıp terbiye edilmesi ve erdem ve fazilet kazanma, ilâhi adâb ve maneviyatlar edinme yolunda bir başlangıçtır bu, başlangıca takılıp kalmayın, yoksa sonucu elde edememiş olursunuz. Sizler Allah&#8217;ı tanımak ve nefsinizi terbiye etmekten ibaret olan pek yüce ve mukaddes bir gaye için bu bilimleri tahsil edip öğrenmektesiniz, bu çalışma ve uğraşınızı sonuçlandırmaya çalışmanız gerekir, asıl ve önemli gayenize ulaşmak için ciddiyet gösterin.</p>
<p>Dînî ilmiye medresesine adım attığınızda ilk işiniz, kendinizi düzeltip ıslah etmek olmalıdır. Medresede bulunduğunuz sürece ilim tahsilinin yanısıra kendi nefsinizi de terbiye edip temizlemelisiniz, böylece medreseden çıkıp da bir şehir veya bir bölgede millete rehberlikte bulunma sorumluluğunu üstlendiğinizde insanlar sizin davranışlarınıza bakarak yetişecek, sizin ahlâkî faziletlerinizden istifade edip öğüt alacak ve size bakarak kendisini ıslah edip düzeltebilecektir. Topluma girmeden önce kendinizi eğitip yetiştirmeye, ahlâkınızı ve kişiliğinizi sağlamlaştırmaya bakın. Bugün şu rahat haliniz ve elverişli ortamda nefsinizi ıslah edip ahlâki yapınızı sağlamlaştırmakla uğraşmazsanız, -yarın-  toplum size yöneldiğinde bunu hiç yapamayacak ve kendinizi düzeltemeyeceksiniz.</p>
<p>İnsanı mahveden, tahsilden ve nefsini terbiye etmekten alıkoyan pek çok şeyler vardır. Bunlardan biri de, bazıları için, şu sakalla sarıktır! Sarık biraz büyüyüp de sakal birazcık uzun kesilmeye başladı mı -o dinadamı- nefsini gereğince terbiye edememişse tahsilden geri kalır artık, eli kolu bağlanıverir, ondan sonra nefs-i emmareyi ayaklar altına alıp bir üstadın sınıfına öğrenci olarak girmek zor gelir ona. Rahmetli Şeyh Tusi  elliiki yaşında sınıfa girip ders almıştır, halbuki bu kitaplardan bazısını 20- 30 yaşlarındayken yazdığını biliyoruz! -İşte bu insan- elliiki yaşındayken rahmetli Seyyid Murtaza&#8217;nın derslerine girerek o makama ulaşabilmiştir. Fazilet ve erdem kazanmadan, -manevî- ve ruhânî güçlerini gereğince pekiştirip sağlamlaştırmadan insanın sakalı azıcık ağarmaya, sarığı birazcık büyümeyegörsün; ilmî ve manevî faydalardan, -esasen- bütün bereketlerden mahrum kalıverir.Sakal ağarmadan birşeyler yapın, insanların ilgisini kazanmamış ve henüz dikkatleri üzerinize çekmemişken kendi halinizi düzeltmeye bakın. İnsan kendisini terbiye edip yetiştirmeden önce toplumun ilgisini kazanmayagörsün; insanların nazarında nüfuz ve prestij sahibi olmayagörsün, kendisini yitiriverir, kendisini kaybeder&#8230; İpin ucu elinizden çıkmadan kendinizi düzeltip ıslah edin, güzel ahlakla güzelleşmeye çalışın, ahlâkî rezillikleri kendinizden silkeleyip atın, ders ve öğrenimde ihlaslı olun ki sizi Allah&#8217;a yaklaştırsın. Yapılan işlerde niyet temiz ve halis olmazsa -o iş- insanı Allah&#8217;ın katından uzaklaştırır. Yetmiş yıl sonra amel defteriniz elinize verildiğinde, 70 yıl boyunca, Allah göstermesin, Allah Azze ve Cell hazretlerinden hep uzaklaşmış olduğunuzu görmeyesiniz sakın?! Cehenneme yuvarlanan o taş hikayesini duymuşsunuzdur; 70 yıl sonra cehennemin tâ dibinden geldi sesi&#8230; Anlatılana göre, hz. Resul -sav- &#8220;Yetmiş yaşındaki bir ihtiyar öldü&#8221; buyurdular,&#8221;bu 70 yıl boyunca hep cehenneme doğru yürümüş!&#8221; Aman dikkat edin; ilmiye medreselerinde elli yıl -veya daha az ya da daha çok seneler boyunca zahmetler çekip alın teri döktükten sonra cehennemi kazanmış olmayasınız sakın!? Şimdiden -bunu- düşünmeniz gerekir; nefsinizi arıtıp terbiye etmek, kendinizi yetiştirip ahlâkınızı sağlamlaştırmak için belli bir program yapmalısınız, kendinize belli bir ahlâk hocası seçin, vaaz ve hitabe toplantıları tertipleyin, öğüt ve nasihat toplantıları düzenleyin. İnsanın kendi başına ve kendiliğinden nefsinin ıslahı ve terbiyesi mümkün değildir. Dinî ilmiye medreseleri böyle gider de ahlâk dersleri verecek hocalardan, öğüt ve nasihat toplantılarından mahrum bırakılırsa yokolmaya mahkum demektir. Fıkıh ve usul ilimlerini öğrenmek için bir üstad ve öğretmene ihtiyaç varken ve bunun için ille de ders ve müzakere gerekiyorken; dünyada bütün bilim ve teknikler için öğretmen ve eğitimci lazımken ve hiçkimse kendiliğinden ve kendi başına -bir eğitimle- herhangi bir dalda uzman olamazken, fakih ve alim olamazken; nasıl oluyor da ilimlerin en önemlisi ve en kritiği olan ve peygamberlerin peygamberlikle görevlendiriliş nedenini teşkil eden manevîyat ve ahlâk ilimleri için belli bir eğitim ve öğretime, bir üstad ve öğretene gerek duyulmuyor, nasıl oluyor da bunun -maneviyat ve ahlak- kendiliğinden elde edilebileceği düşünülebiliyor?! Seyyid Celili&#8217;nin ünlü fıkıh ve usul üstadı merhum Şeyh Ensari&#8217;nin ahlak ve maneviyat hocası olduğunu defalarca duymuşumdur.</p>
<p>Allah&#8217;ın gönderdiği peygamberler adam yetiştirmek, insan terbiye etmek için görevlendirilmişlerdi, insanoğlunu kötülüklerden, çirkinliklerden, fesatlardan ve ahlaki rezilliklerden uzaklaştırıp güzel ahlak ve erdemlerle tanıştırmak için gönderilmişlerdi: &#8220;Ben, iyi ahlakı tamamlamak ve güzel ahlakları mükemmelleştirmek için peygamberlikle görevlendirildim&#8221; Yüce Allah&#8217;ın öğrenilmesi için Peygamberleri gönderecek kadar önem verdiği böyle bir ilim bizim medreselerimizde pek yaygın değil şimdi, ona gereğince önem veren kimse de yok. İlmiye medreselerinde manevi ilimlerle maarif biliminin eksikliği neticesinde iş öyle bir noktaya varmış ki dinadamları arasında maddi ve dünyevî meseleler önemli sayılır olmuş; birçoğunun maneviyat ve ruhaniyetten uzaklaştırmıştır, öyle ki, ruhaniyetin -dinadamı olmanın- ne olduğunu bilmiyorlar bile! Bir ruhaninin -dinadamının- ne gibi vazifeleri olduğu, ne tür bir programı olması gerektiği bilinmiyor bile! Bazıları birkaç kelime öğrenip kendi bölgesine veya başka yere gitmek ve bir yer, bir makam elde edip şunu veya bunu altetmek fikrinde&#8230; Tıpkı &#8220;şu Lü&#8217;ma şerhini okuyup -molla olduktan sonra- muhtara ne yapacağımı bilirim ben!&#8221; diyen o adam gibi&#8230; Daha işin  başından itibaren niyetiniz dinadamı olunca falan makam veya filan mevkiyi ele geçirmek olmasın, falan şehrin veya filan köyün efendiliği olmasın! Bu nefsâni istekler ve şeytânî emellerinizi elde edebilirsiniz, ama kendiniz ve islam toplumu için zarar ve bedbahtlıktan başka şey kazandırmış olmazsınız. Muaviye de epey bir süre reis oldu, ama kendisi için lanet ve nefret toplayıp ahiret azabı kazanmaktan başka bir sonuç elde edemedi.</p>
<p>Kendinizi terbiye edip nefsinizi eğitmeniz gerekir ki bir toplumun veya bir grubun başına geçtiğinizde onları da eğitip terbiye edebilesiniz. Toplumun ıslahı ve yetişmesi için adım atın, gayeniz islama ve müslümanlara hizmet etmek olsun. Allah için adım atacak olursanız, kalpleri değiştirici olan Allah Tealâ insanların kalplerini size doğru yöneltir: &#8220;İman edenler ve salih amelde bulunanlar ise, Rahman -olan Allah- onlar için bir sevgi kılacaktır.&#8221; Siz Allah yolunda zahmet çekmeye, fedakarlıkta bulunmaya bakın, Allah Teala sizi ecirsiz ve ödülsüz bırakmaz, bu dünyada olmazsa ahirette ödüllendirecektir. Ödül ve ecrinizi bu dünyada vermezse -böylesi- daha iyi; dünya hiçbirşey değildir. Bütün bu velveleler, gürültü patırtı ve prestijler günün birinde sona erecek ve bir rüya  gibi insanın gözleri önünden geçip gidecektir, ama ahiret ödülü sonsuz ve tükenmezdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kalb-i Selîm&#8217;in Alâmeti</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kalb-i-selimin-alameti.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kalb-i-selimin-alameti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2009 10:30:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[alamet]]></category>
		<category><![CDATA[hak sostlarından kalbi selimin tarifi]]></category>
		<category><![CDATA[kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb-i Selîm'in Alâmeti]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi selim]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi selim olmak]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi selimin alameti]]></category>
		<category><![CDATA[salim]]></category>
		<category><![CDATA[selim]]></category>
		<category><![CDATA[tertemiz bir kalp]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2285</guid>
		<description><![CDATA[Kalb-i Selîm&#8217;in Alâmeti Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder: “O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89) Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kalb-i Selîm&#8217;in Alâmeti</strong></p>
<p>Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder:</p>
<p>“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)</p>
<p>Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden rafine etmek, yâni arındırıp inceltmek ve dünyada ihsân edilen her nîmeti uhrevî selâmet ve saâdetin sermâyesi kılabilmek gerekir. <span id="more-2285"></span>Hak dostları, kalb-i selîm’in en mühim iki vasfını şöyle ifâde etmişlerdir:</p>
<p><strong>1.</strong> Kimseyi incitmemek, kimseden incinmemek. Zîrâ kalp, nazargâh-ı ilâhîdir.</p>
<p><strong>2.</strong> Dünya ve âhiret işleri karşı karşıya geldiğinde âhiret işini tercih etmek.</p>
<p>Kalb-i selîm ile ahlâkî bakımdan kemâle eren mü’minin, Allah ile beraberlik şuuru zirveye çıkar. Kendisini dâimâ Hakk’ın huzûrunda ve ilâhî kameralar altında hisseder. Her an şu âyet-i kerîmelerin tefekkürü içinde bulunur:</p>
<p>“…Ve her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)</p>
<p>“…Ve Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)</p>
<p>Bu takvâ hâlinin zirvesinde bulunan Hak dostları da Rabbimizin sık sık hatırlattığı âhiret gerçeğini dâimâ dikkate alarak hayat yolculuğunda dosdoğru bir istikâmet izlerler. Âhiret hayatına âit bir zarara uğramaktansa, bütün dünyevî menfaatlerden vazgeçebilme dirâyetini gösterirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kalb-i-selimin-alameti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kasvet-i Kalbin Devâsı</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kasvet-i-kalbin-devasi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kasvet-i-kalbin-devasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2009 10:27:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[ahireti unutmak]]></category>
		<category><![CDATA[dave]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[doğru yol]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyâ]]></category>
		<category><![CDATA[dünya derdine düşmek]]></category>
		<category><![CDATA[huzur]]></category>
		<category><![CDATA[huzursuzluk]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[İnşirâh]]></category>
		<category><![CDATA[kalb]]></category>
		<category><![CDATA[kasvet]]></category>
		<category><![CDATA[Kasvet-i Kalbin Devâsı]]></category>
		<category><![CDATA[kasvetin devası]]></category>
		<category><![CDATA[kasvetli kalp]]></category>
		<category><![CDATA[memnun olmak]]></category>
		<category><![CDATA[mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[mutmâin]]></category>
		<category><![CDATA[mutmain olmak]]></category>
		<category><![CDATA[rahatlık]]></category>
		<category><![CDATA[sadır]]></category>
		<category><![CDATA[sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[sıkıntının devası]]></category>
		<category><![CDATA[sırati müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[yetinmek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2282</guid>
		<description><![CDATA[  Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı zenginliğin kanaat olduğu unutulmaktadır.</p>
<p>Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:</p>
<p>“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)</p>
<p>İşte sadır inşirâhı, kalp ferahlığı ve vicdan huzûrunun nebevî reçetesi… <span id="more-2282"></span></p>
<p>Yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:</p>
<p>“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar&#8230;” (el-En’âm, 125) âyetindeki “şerh / açmak” kelimesinden sorulduğunda:</p>
<p>“–Nûr kalbe girdiği zaman, göğüs açılır ve onun için genişler.” buyurdu.</p>
<p>“–Bunun bir alâmeti var mı?” dediklerinde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz:</p>
<p>“–Evet vardır. Aldanma yeri olan dünyadan yüz çevirip (onun gelgeç nefsânî arzularına îtibâr etmeyip amel-i sâlihlerle) ebedî hayat olan âhirete yönelmek ve gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 406-7)</p>
<p>Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de Efendimiz</p>
<p>-aleyhissalâtü vesselâm-:</p>
<p>“Dünyayı âhiret üzerine tercih eden kimseyi Allah Teâlâ üç şeye mübtelâ kılar: Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulamadığı fakirlik ve doymak bilmeyen hırs.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 411)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kasvet-i-kalbin-devasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hamd ve Şükür</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/hamd-ve-sukur.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/hamd-ve-sukur.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Feb 2009 20:25:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Fiilî Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd ve Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kahır]]></category>
		<category><![CDATA[Kahır sûretinde görünen lutuf]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbî Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Lisânî Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[lütuf]]></category>
		<category><![CDATA[Lutuf sûretinde görünen kahır]]></category>
		<category><![CDATA[Nîmet]]></category>
		<category><![CDATA[Nîmet nedir]]></category>
		<category><![CDATA[şükür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2037</guid>
		<description><![CDATA[HAMD VE ŞÜKÜR “And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12) Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin; الْحَمْدُ للّهِ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>HAMD VE ŞÜKÜR</strong></p>
<p><em>“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.”</em> (Lokmân, 12)</p>
<p>Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin;</p>
<h2 style="text-align: right;">الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</h2>
<p>“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!” sûretinde vârid olmasıyla da sâbittir.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametinin, ilâhî sanat ve sıfat tecellîlerinin medih ve senâ edilmesi “hamd”; O’nun sayısız lutuf, nîmet ve ikramlarına karşı lisânen, fiilen ve kalben medh ü senâ ve teşekkürde bulunulması da “şükür”dür. Her iki lafız da mânâ itibâriyle birbirine çok yakındır.<span id="more-2037"></span></p>
<p>Gerçekten varlıkların en basitinden en mütekâmiline kadar hiyerarşik teselsülünde zirve noktasını teşkîl eden insanın, böylece “eşref-i mahlûkât” (varlıkların en şereflisi) olmasının tabiî bir îcâbı olan “hamd ve şükür”, dînin en derin ve en mühim meselelerinden biridir.</p>
<p>Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikram edene bile vicdânen bir teşekkür borcu hisseder. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabb’ine karşı alık ve abus kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.</p>
<p>İnsanın idrâk ve zevkinin kat kat ötesinde bir gelin odası hassâsiyet ve îtinâsıyla tezyîn edilen bu cihânın, sayısız ilâhî kudret tezâhürlerini sergileyen zerrelerin, hücrelerin, binbir çeşit koku ve renkteki çiçeklerin ve meyvelerin, en sevimlisinden en vahşîsine kadar hayvanların ve bütün eşyânın karakterlerine göre husûsî ve acâib bir şekilde tanzîm ve tertîb edilmesi, îcad bedîası olan insân-ı kâmilin kulluk vazîfesini lâyıkıyla îfâ edebilmesi içindir.</p>
<p>Gerçek mü’min, akıl, vicdan ve kulluk şuuru içinde yaşamaya gayret eden fazîletli kişidir.</p>
<p>Lâyıkıyla şükreden bir kul olmak isteyenlere, sâdece nîmetleri tanımakla iktifâ etmek yetmez. Asıl nîmet sâhibini bildikten sonra, bir de O’na karşı îcâb eden vazîfeleri yerine getirmek zarûreti vardır. Çünkü nîmetlerin bu şekilde Allâh’a izâfe edilmesi; insanları O’na meylettirmek, kalbleri mârifet ve muhabbetle filizlendirmek husûsunda feyyaz bir müessirdir.</p>
<p>Hiç şüphesiz kâinatta Allâh’ı, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir zerre yoktur. Hayvanlar bile tesbîh ve niyazlarını bilirler. İnsan dışındaki mahlûkâtın gayr-ı irâdî yapmış oldukları tesbîhâta “teshîrî tesbîh” denir. Bunlar, sâdece ehl-i kalbe açık ve ayândır. İnsan ise varlıklar zincirinin en mütekâmili olduğuna göre onun hamd ve şükrünün de bu mükemmelliğine yakışır bir şekilde olması îcâb eder.</p>
<p>Şükründen gâfil olduğumuz bütün nîmetler, hakîkatte bir nevî külfete inkılâb eder. Bizde bıraktıkları tortu, yalnız vebâl olur.</p>
<p>Her kulun, nîmetin sâhibini tanımakla şükranda bulunması, aslî vazîfesidir.</p>
<p><strong>Nîmet nedir?</strong></p>
<p>Bunun ölçüsünü verecek olan, Kur’ân’ın nûru ve feyzidir. Bize nîmetlerin gerçek mâhiyetlerini bildiren, yine Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kâinâtın hikmetini ve insanın mâhiyetini kavrayabilmek, şükürle mümkündür. Allâh -celle celâlühû- Kur’ân-ı Kerîm’de:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ</h2>
<p><em>“And olsun ki Biz Lokmân’a «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik…”</em> (Lokmân, 12) buyurmaktadır.</p>
<p>Âyet-i kerîme muktezâsınca, şükredene hikmet ve esrâr âleminin gerçekleri sergilenmekte, bunun da şükür hâlinin devâmı için lutfedildiği beyân edilmektedir.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemde irâdesini tecellî ettirişi, dört sûrette tezâhür eder:</p>
<p><strong>1.</strong> Lutuf,</p>
<p><strong>2.</strong> Kahır,</p>
<p><strong>3.</strong> Lutuf sûretinde görünen kahır,</p>
<p><strong>4.</strong> Kahır sûretinde görünen lutuf.</p>
<p>İnsanlar, hâdiselere eşyânın sırf sathını gösteren aynalar gibi baktıklarında, onların sâdece dış yüzünü kavrar ve ekseriyâ yanılırlar. Lâkin aklı, vahy-i ilâhî ile terbiye edip onun tıkandığı yerde âdeta bir röntgen gibi kalb-i selîm ile nazar edebilenler, hikmete vukûfiyet bereketiyle birçok telâş ve ıztıraptan kurtulurlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ</h2>
<p><em>“…Sizin için hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.”</em> (el-Bakara, 216) âyet-i kerîmesiyle kahır sûretinde görünen lutfa ve lutuf sûretinde tezâhür eden kahra işâret edilmiştir.</p>
<p>Diğer taraftan, idrâk ve iz’an gelişip kalb tekâmül ederek zirveye doğru tırmandıkça, “nîmet” telâkkîsi değişiklik arz eder ve avâmın zor ulaşabileceği bir mükemmellik kazanır. O zaman kahır tecellîsinde bile îcâbına göre bir îkaz veya nefse haddini bildiren bir hikmet payı vs. olduğu kavranır. Hacı Bayram Velî’nin:</p>
<p>Hoştur bana Sen’den gelen</p>
<p>Ya gonca gül yâhut diken</p>
<p>demesi, bu kabildendir. Bu rûhî kıvâma erişen vasıflı bir mü’min için her tecellî, şükür ve hamdi îcâb ettiren bir nîmet telâkkî olunur. İnsanların avâm kısmı, -idrâkleri nisbetinde- kahır içindeki lutfu veya lutuf içindeki kahrı ancak zamanla görebildiği hâlde, nefislerini tezkiye netîcesinde kendilerine hikmet verilenler, bunu evvelden görür ve kavrarlar. Bundan dolayıdır ki, insanların avam kısmına düşen vazîfe, doğrudan nîmet tezâhürü karşısında şükür, kahır tezâhürü karşısında sabır olduğu hâlde, havâs için yukarıda zikredilen dört grup tecellî için de durum aynıdır. Rabbine karşı tavrı değişmez. Çünkü kahır içinde hamd hâlinin devâmı, daha büyük kahırlardan muhâfaza ettiği gibi, onun lutfa inkılâb etmesine de vesîle olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tecellî karşısında:</p>
<p>“Her hâlukârda Allâh’a hamd olsun!” ifâdesinin zikredilmesini tavsiye ve telkîn buyurmuşlardır. Bu hâlin dışında kalanlar, gafletleri sebebiyle, kadere karşı bir nevî harp îlân etmiş olurlar.</p>
<p>Her türlü musîbetten, şükür ve hamd hâlini devâm ettirerek kazançlı çıkmayı becerebilenler, bu dînin insanlara va’dettiği huzurun zirve noktasındadırlar. Gönüller bu noktaya ulaşabildiği nisbette huzur ve sükûnete kavuşur.</p>
<p>Kahır sûretinde görünen lutfa misâl olarak Hazret-i Ya’kûb ve Hazret-i Yûsuf’a takdîr edilen tecellîler ne kadar ibretlidir. Allâh -celle celâlühû-, onlara şiddetli bir gam, keder, firkat, ıztırap, meşakkat ve tahammül-fersâ iptilâlar takdîr buyurdu ki, her an kendisiyle berâberliğin sırrını kavrayıp mâsivâdan tamâmen alâkaları kesilsin, böylece ulvî derecelere vâsıl olsunlar. Nitekim onların birbirlerinden uzakta birer garîb olarak yaşamakla elde ettikleri kemâlâtın netîcesi olarak, hayat hikâyeleri Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas: kıssaların en güzeli” olarak takdîm buyrulmuştur.</p>
<p>Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hudeybiye Muâhedesi, ashâb-ı kirâma ilk zamanlar mağlûbiyet şeklinde bir kahır tecellîsi gibi görünmüştü. Fakat bu muâhedenin ardından sökün eden binbir nîmet ve fetih kapılarının açılması üzerine ne kadar büyük bir lutuf olduğu, zaman içinde anlaşılmıştır. Öyle ki, Hudeybiye Muâhedisi’nden sonra iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, başlangıçtan o âna kadar geçen on dokuz senede müslüman olanların sayısından katbekat fazla olmuştur. Üstelik Mekke-i Mükerreme de, kansız bir şekilde fethedilmiştir.</p>
<p>Lutuf sûretinde görünen kahra gelince, buna da Hûd -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Âd’ın hâli açık bir misâldir. Onlar, kendilerine azâb olarak gönderilen gökyüzünü kaplamış bulutları gördüklerinde, peygamberlerini istihfâf etmişler ve:</p>
<p>“–Sen azaptan bahsediyorsun, fakat işte yağmur yağacak!” diyerek kendilerini aldatmışlardı. Ancak yağmur yağmamış, bu azgın kavim, müthiş ve alt-üst eden fırtınaların arasında helâk olmuştur.</p>
<p>Dünyâ nîmetlerine aldanıp onları daimî zannederek âhiret hayâtını perişan eden gâfiller için şu fânî âlem, netîcesi mahşerde tahakkuk edecek bir kahırdan ibârettir. Nitekim bu dünyâyı kendilerine saâdet bahşeden bir cennet zanneden nice bedbahtların dûçâr oldukları hazîn akıbet, ilâhî kelâmda açık bir şekilde beyân buyrulmaktadır.</p>
<p>Yine zengin bir insanın mal varlığı, zâhiren kendisi için bir lutuf gibidir. Ancak Allâh yolunda infâk edilmemişse, kıyâmet günü bir kahır tecellîsine inkılâb ederek sâhibini hüsrâna uğratacaktır.</p>
<p>Lutuf ve kahır tecellîleri arasında çalkalanan bu âlemi, kalb ehli ârifler ne güzel tasvîr etmişlerdir:</p>
<p>“Bu dünyâ, âkiller için seyr-i bedâyî, ahmaklar için yemek ve şehvetten ibârettir.”</p>
<p>Kulların elinde ne varsa aslında Allâh’a âittir. Tabiattan ve insanlardan gelen her türlü nîmetin gerçek sâhibi, onların yaratıcısı olan Hâlık Teâlâ’dır. Bundan gâfil kalmamak, kalb-i selîm îcâbıdır. Mahlûkât, bir vâsıtadan ibârettir. Çünkü her varlık, bir vazîfeyi îfâ etmekle mükelleftir.</p>
<p>Nîmeti tevzî işinde bütün vâsıtalar, memur ve ameledir. Nîmetin hakîkî sâhibi ve ihsân edeni kâinâtın Rabbi’dir. Bu yüzden her mü’min, nîmeti getirenden ziyâde gönderene şükür hisleri ile medyûn olmalı ve şükrân duygularıyla dolu bir hayat yaşamalıdır. Nîmetleri bize ulaştıran sebeplere veya kişilere bağlanıp nîmetin sâhibini unutmak, insanlık haysiyeti ile bağdaşmaz.</p>
<p>Ancak mahlûka, yâni vesîle olana teşekkür etmek de, bir ahlâk ve nezâket gereğidir. Hadîs-i şerîfte:</p>
<p>“Kendisine iyilik yapılan kimse, yapana: «Allâh sana hayırlar versin!» diyerek duâ ederse, şükür borcunu pek yüksek bir şekilde îfâ etmiş olur…” (Tirmizî, Birr, 87/2035) buyrulmaktadır.</p>
<p>Bu hâlin zıddı olarak, nîmetin gerçek sâhibini unutup da sâdece bir veznedar veya vâsıta hükmünde olan fânîlere teşekkür, gülünç ve yersiz olur. Sünnetullâh îcâbı kâinatta her şey, bir sebebe bağlanmıştır. Ancak sebeplere takılıp “Müsebbibü’l-esbâb”ı, yâni sebeplerin Hâlık’ını unutmamak îcâb eder.</p>
<h2 style="text-align: right;">وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ</h2>
<p><em>“Allâh sizi, analarınızın karnından bir şey bilmediğiniz bir hâlde çıkardı da size, kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Umulur ki, şükredersiniz.”</em> (en-Nahl, 78)</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’a şükür vazîfesi, üç sûrette îfâ edilir:</p>
<p><strong>1. Lisânî Şükür:</strong></p>
<p>En aşağı derecedeki şükürdür. Bu, insanların yaratana karşı lisân ile: “Yâ Rabbî! Sana nihâyetsiz şükürler olsun!” gibi ifâdelerle şükürde bulunmalarından ibârettir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ</h2>
<p><em>“Rabbinin nîmetlerini zikret!” (</em>ed-Duhâ, 11) buyrulurken, ne yazık ki, ölü, hasta ve gâfil kalbli olanlar, Hâlık’ın nîmetlerinden hayvânî bir sâikle istifâde ederler de hayvanlar kadar Allâh’ın ismini zikretmezler. Âyet-i kerîmelerde “esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı” ve “belhüm edall: hayvandan daha aşağı” şeklinde tavsîf edilen bir duruma düşerler.</p>
<p><strong>2. Fiilî Şükür:</strong></p>
<p>Allâh’ın lutfettiği nîmetleri, O’nun yolunda, emrettiği şekilde sarf etmektir. Bu bakımdan zenginliğin şükrü infâk etmek; ilmin şükrü, ihsan ve tâlîmde bulunmak; bedenin şükrü ise, her uzvu meşrû bir şekilde Hak yolunda kullanmaktır.</p>
<p><strong>3. Kalbî Şükür:</strong></p>
<p>Hâlık’a muhabbet ve mârifetle bağlanarak her hâle râzı olmaktır.</p>
<p>Gerçekte Allâh’ın nîmetlerine mutlak mânâda şükredebilmek mümkün değildir. Beşer gücü buna kifâyet etmez. Bütün peygamberler bile, lâyıkıyla şükredemedikleri için devamlı istiğfâr hâlinde olmuşlardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“Ben, günde yüz kere istiğfâr ederim&#8230;” (Müslim, Zikir, 42) buyurmuşlardır.</p>
<p>Acabâ peygamberler dışındakiler, sırf lâyıkıyla şükredemedikleri için bile günde kaç defâ istiğfâr etmelidirler!?</p>
<p>Diğer taraftan, hamd ve şükürde bulunabilmek de Rabbin büyük bir lutuf ve ihsânıdır. Yâni diğer bir nîmettir. Bu mantığı sonsuza kadar devâm ettirdiğimiz takdîrde görülür ki, her şükür, ona muvaffakiyet sebebi ile yeni bir şükür borcu doğurur ve bu müteselsil şükürleri nasîb eden Cenâb-ı Hakk’a karşı bu zincirin sonuna ulaşıp şükür borcundan kurtulabilmek mümkün olmaz! İşte bundan dolayıdır ki, mutlak ve kâmil mânâsıyla şükür borcunun îfâsından peygamberler dâhil bütün insanlık âcizdir.</p>
<p>Bu hususta bize düşen vazîfe, Allâh’ın nîmetlerini hakkıyla idrâk etmekten ve bunlara karşı lâyıkıyla şükredebilmekten âciz olduğumuzu kabûl ederek elimizden geldiğince hamd ü senâda bulunmaya, gücümüz nisbetinde şükretmeye gayret göstermektir. Nitekim “Nefsini bilen, Rabbini bilir…” hikmeti, Rabbi bilmenin, nefiste tecellî eden ilâhî sanat ve nîmet karşısında kendi acziyetini idrâk etmekten geçtiğini de ifâde etmektedir.</p>
<p>Nîmetler sonsuz, lisanlar âciz, bünyeler zayıf… En büyük nîmetlerden biri de, o nîmetlerin sâhibini unutmamaktır. Nîmetlere şükür, o nîmetlerin artmasına vesîle olurken; şükürsüzlük ise, azalmasına sebebiyet verir.</p>
<p>Şükrân, cennet sermâyesi; küfrân ise cehennem vesîkasıdır. Şükürsüzlük hâli, küfrân-ı nîmettir, yâni ahmakça bir nankörlüktür. Meselâ zekâtı verilmediği için fiilî şükrü îfâ edilmeyen bir mal, nîmet olmaktan çıkıp bir fitne hâline gelir. Sâhibi için bir musîbet sebebi olur. Cenâb-ı Hak: <em>“Onları elîm bir azâb ile müjdele!” </em>(et-Tevbe, 34) buyurmaktadır.</p>
<p>Yine Allâh -celle celâlühû- âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:</p>
<h2 style="text-align: right;">ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ</h2>
<p><em>“Sonra, yemîn olsun ki, o gün (size verilen) her nîmetten sorulacaksınız!”</em> (et-Tekâsür, 8 )</p>
<h2 style="text-align: right;">لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِي</h2>
<p><em>“…Nîmetlerime şükrederseniz, mutlakâ artırırım. Nankörlükte bulunursanız, iyi bilin ki, azâbım pek çetin ve şiddetlidir.”</em> (İbrâhîm, 7)</p>
<h2 style="text-align: right;">فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ</h2>
<p><em>“Ben’i zikredin; Ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin; sakın küfrân-ı nîmette bulunmayın!”</em> (el-Bakara, 152)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ</h2>
<p><em>“…Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.”</em> (Lokmân, 12)</p>
<p>Her insanın, nâil olduğu nîmetler mukâbilinde şükretmesi en mühim bir kulluk vazîfesidir. Mü’min, bu idrâke sâhip olduğu müddetçe, şükrânsız ve hamd ü senâsız bulunamaz. Yaratanın nîmetlerine karşı bu şükrân ahlâkı, mü’min için îman sermâyesinin yarısını teşkîl eder. Nitekim hadîs-i şerîfte:</p>
<p>“Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 107)</p>
<p>buyrulmuştur.</p>
<p>İdrâk sâhibi bir kul, mânevî ve rûhânî meziyetlere sâhip olan sâlihlere gıpta edip onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Maddî bakımdan ise, kendisinden aşağı durumdakilere bakıp hâline şükretmelidir.</p>
<p>Başta peygamberler, sonra evliyâ ve ulemâ, şükrü vird hâline getirmişlerdir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de Nûh -aleyhisselâm- için:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا</h2>
<p><em>“Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul idi!”</em> (el-İsrâ, 3)</p>
<p>İbrâhîm -aleyhisselâm- için:</p>
<h2 style="text-align: right;">شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ</h2>
<p><em>“Rabbinin nîmetlerine karşı dâimâ şükredici idi!..”</em> (en-Nahl, 121)</p>
<p>Lokmân -aleyhisselâm- için:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِل</h2>
<p><em>“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik!..”</em> (Lokmân, 12) buyrulmaktadır.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, geceleri uzun uzun namaz kılmaktan ayakları şişerdi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:</p>
<p>“_Yâ Rasûlallâh! Siz af ve mağfirete nâil olmuş bir «Habîbullâh»sınız! Vücûdunuza bu derece eziyet revâ mıdır?” deyince, O Varlık Nûru:</p>
<p>“_Ey Âişe! Şükredici bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Tefsîr, 48/2; Müslim, Münâfikîn, 81)</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>Şükür bahsi, derin ve uzundur. Onu lâyıkıyla îzâh etmek mümkün değildir. Gerçek şükrün feyiz ve bereketini, ancak onu yaşayanlar idrâk edebilir.</p>
<p>Hulâsa herkes, kendine verilen nîmet nisbetinde şükretmeye gayret etmelidir. Şöyle ki;</p>
<p>Âlimlerin şükrü, Allâh’ın kendilerine ikrâm eylediği ilmi ondan mahrûm olanlara tâlîm etmek ve onunla âmil olmaktır. İmâm-ı A’zam’ın hâli, bunun en güzel bir numûnesidir. Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmâm-ı A’zam Hazretleri, ömrü boyunca ilmini en güzel şekilde infâk etmiş, ictihâdları kıyâmete kadar devâm edecek olan büyük müctehidlerden İmâm Ebû Yûsuf, İmâm Muhammed, İmâm Züfer gibi İslâm dünyâsını tenvîr eden birçok âlim yetiştirmiştir. O, ilmin şeref ve haysiyetini korumak, zâlim bir halîfeye âlet olup yanlış fetvâ vermemek için zindanlarda çürüyüp kırbaçlanmayı, zamanın en büyük makamlarından biri olan Bağdad kadılığına tercih etmiştir.</p>
<p>Zenginlerin şükrü,</p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ</h2>
<p><em>“…Allâh sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece ihsanda bulun!..”</em> (el-Kasas, 77) âyet-i celîlesinin sırrına göre hareket ederek, malı, Hak yolunda gerekli yerlere infâk etmektir. Malın gerçek sâhibinin Allâh olduğu idrâki içinde olup onunla gururlanmamak, isrâf etmemektir. Hulâsa ağniyâ-i şâkirînden olmaya gayret göstermektir.</p>
<p>Şükre zıt bir davranış olan israf, Allâh’ın verdiği nîmeti horlamaktır. Sû-i istîmâl etmektir. Âyet-i kerîmede bu hususta acı bir îkâz olarak:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا</h2>
<p>(26)</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا</h2>
<p>(27)</p>
<p><em>“…Sakın gereksiz yere saçıp savurma! Zîrâ</em></p>
<p><em>böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”</em> (el-İsrâ, 26-27) buyrulmaktadır.</p>
<p>Ehl-i hâl kimseler, gaflet içinde yemeyi, içmeyi, giyinmeyi ve bir eşyâyı kullanmayı dahî isrâf addetmişlerdir.</p>
<p>Güzel ahlâk sâhibinin şükrü, kendisindeki bütün güzelliklerin Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve kereminden olduğunu idrâk etmek ve diğer insanları hor ve hakîr görmeyip mütevâzî hâlini muhâfaza ederek başkalarına örnek olabilmektir.</p>
<p>Seyr u sülûk ehlinin şükrü, tâbî olunan mürşid-i kâmile gönülden bağlılık ile haram ve helâle dikkat etmek, âyet-i kerîmede buyrulan ve Hazret-i Peygamber’i ihtiyarlatan:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ</h2>
<p><em>“Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”</em> (Hûd, 112) emrine göre istikâmetlenmektir. Kısaca Kur’ân ve sünnet ahlâkı ile ahlâklanmak, mârifetullâhtan hisse almaya gayret etmek ve mahlûkâta karşı ehl-i hizmet olmaktır. Ayrıca nâil olunan mânevî ve rûhânî makamlarda nefsin riyâ ve ucub tuzaklarından korunmaktır.</p>
<p>Sıhhatli ve sıhhatsizlerin şükrü, içinde bulundukları hâlin, murâd-ı ilâhî îcâbı olarak bu dünyâda geçici bir imtihan için verildiğini idrâk etmek sûretiyle teslîmiyet ve rızâ hâlinde yaşamaktır. Sıhhatli kimse, bunun kendisine Allâh yolunda sâlih amellerde kullanılması için verildiğini bilmeli ve o maksat üzere yaşamalıdır. Sıhhatsiz kimse de, bu hâlinin kendisi için belki de büyük bir nîmet olduğunu düşünmeli, “Yâ Rabbî! Her hâlime şükrolsun!” vecdi içinde yaşamalıdır. Bilmeli ki; gözü görmeyen bir kimse harama ve dedikoduya bulaşmadığı için, kör olmayıp da harama bakan ve bu vesîleyle fitneye düşenden ne kadar kârlı bir durumdadır! Ancak bunun hakîkati, kıyamet günü ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Fakirlerin şükrü, sabırla müzeyyen olmalıdır. Fukarâ-i sâbirîn, ağniyâ-i şâkirîn ile ilâhî rızâda beraberdirler. Fakirlikteki gerçek şükür husûsunda İbrâhîm bin Edhem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen mülâkat ne kadar ibretlidir:</p>
<p>Şakîk-i Belhî, İbrâhîm bin Edhem’e sorar:</p>
<p>“_Ne yaparsın? Hâlin nicedir?”</p>
<p>İbrâhîm bin Edhem şöyle cevap verir:</p>
<p>“_Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim!..”</p>
<p>Şakîk-i Belhî:</p>
<p>“_Bunu bizim Horasan’ın köpekleri de yapar!” deyince bu defa İbrâhîm bin Edhem sorar:</p>
<p>“_Peki, siz ne yaparsınız?”</p>
<p>Şakîk-i Belhî cevâben şöyle der:</p>
<p>“_Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise sabredip şükrederiz.”</p>
<p>Bütün nîmet ve ihsanlar Cenâb-ı Hak’tandır. Bu hususta İbrâhîm Desûkî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:</p>
<p>“Ey kardeşim! Sakın kendine has bir işi yapabildiğin iddiâsına kapılmayasın! Sonra, kendi gayretinle bir hak sâhibi olduğunu iddiâ etmeye yeltenmeyesin!</p>
<p>İyi bilmelisin ki, eğer bir oruç tutuyorsan, onu sana tutturan Allâh Teâlâ’dır. Namaz mı kılıyorsun? Allâh’ın huzûrunda kıyâmda mı duruyorsun? Bunu da lutfeden O’dur.</p>
<p>Bütün ameller böyledir. Her şeyi O’ndan bileceksin… Bir şey gördüğün zaman, gördürenin O olduğunu idrâk edeceksin. Bu hâle devâm edip mânevî bir şerbet içtiğinde de, yine «O içirdi…» diyeceksin.”</p>
<p>Beşerî irâde eseri olsa bile her fiil, Allâh’ın “Hâlık” sıfatının bir tecellîsi olduğundan, her şeyi O’ndan bilmek, îmân îcâbıdır. Bunun içindir ki, îmânın bir şartı da “Hayrın da şerrin de Allâh’tan” olduğuna inanmaktır. Fakat Allâh’ın “irâde”si ile “rızâ”sını birbirine karıştırmamak lâzımdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi, her oluşta mevcut bulunduğu hâlde, rızâsı sâdece hayırdadır. Lâkin rızâsı olmadığı bir fiili, kulun talebi sebebiyle niçin yarattığı husûsu, bu âlemin bir “imtihan” vasfını kazanması içindir.</p>
<p>Doktorun gâyesi, hastasını tedâvî etmektir. Hasta, verilen tedâvîyi tatbîk etmezse, doktorun bir mes’ûliyeti yoktur. Yine bir muallimin gâyesi, talebesini muvaffak kılmaktır. Ancak talebe, gayret edip çalışmazsa, muallimin yapacağı bir şey yoktur. Allâh Teâlâ da, kulunu Dâru’s-Selâm’a (cennete) dâvet buyurmaktadır. Şâyet kul, bu dâvetin şartlarına uymazsa, netîcesi cennetten mahrûmiyettir. Eğer kula hayır veya şerden birini tercîh etmek hak ve kudreti verilmemiş olsaydı, o zaman “cezâ” ve “mükâfât” ilâhî adâlete aykırı olurdu. Kulun tercîh sahasına giren, dolayısıyla da “mükâfât” veya “mücâzât”ı gerektiren fiillerinin en mühimlerinden biri de “hamd” ve “şükr”ü gerçek mâhiyetiyle kavrayıp ona göre bir amel sâhibi olmasıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/hamd-ve-sukur.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En Güzel Kelâmı Güzel Okumak</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/en-guzel-kelami-guzel-okumak.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/en-guzel-kelami-guzel-okumak.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2009 18:08:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Allâh’ı çok zikretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allâh’ın kitâbı]]></category>
		<category><![CDATA[Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[dinleyin]]></category>
		<category><![CDATA[diriliş]]></category>
		<category><![CDATA[ebediyet]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel]]></category>
		<category><![CDATA[En Güzel Kelâm]]></category>
		<category><![CDATA[En Güzel Kelâmı Güzel Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[hareke]]></category>
		<category><![CDATA[harf]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kelâm]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranı güzel okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranı kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân okunduğu zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’ân-ı Kerîm’i Tefekkürle Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[Ses]]></category>
		<category><![CDATA[size merhamet edilsin]]></category>
		<category><![CDATA[tilâvet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[zikir]]></category>
		<category><![CDATA[Zikrullâh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1906</guid>
		<description><![CDATA[EN GÜZEL KELÂMI GÜZEL OKUMAK Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>EN GÜZEL KELÂMI GÜZEL OKUMAK</strong></p>
<p>Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiği kelimelerle değil, aynı zamanda onları telaffuz şekliyle de bârizleşir. Ateş ve ölüm saçan bir muhârebeden önce bir kumandanın, askerlerini harbe teşvîk için sarf ettiği sözlerdeki telaffuz tarzının, yâni kelimelerin mûsikîsinin asker üzerinde apayrı bir kuvvet ve tesir husûle getirdiği inkâr olunamaz. Nitekim târih ve kültürümüzde mühim bir yeri olan “mehter”i meydana getiren âmil de, bu tesir gücüdür.</p>
<p>Basit beşerî sözler için bile geçerli olan bu keyfiyetin, ilâhî bir kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Kim bilir belki de, Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın sünnet, dinlemenin farz olması da bu hikmete binâendir. Yine bu hakîkat sebebiyledir ki, İslâmî ilimler arasında Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına dâir müstakil bir ilim teşekkül etmiştir. “Kıraat İlmi” denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imamları gibi imamları ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Nitekim, kendisine kitap verilen peygamberlerden Dâvûd -aleyhisselâm- da, diğer vasıflarından ziyâde, beşer târihinde “Dâvûdî” diye bilinen güzel sesi ile yâd edilmektedir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla da sâbittir ki, Hazret-i Dâvûd’un, en güzel kelâm olan ilâhî kitabı okuyan hârikulâde sesi, kuşları ve tesbîh eden dağları kendisine boyun eğdirirdi.<span id="more-1906"></span></p>
<p>Yine</p>
<p>bu sesle beraber vahşî hayvanlar, hattâ cemâdât bile O’nun tesbîhine iştirâk ederdi.</p>
<p>Ses, Allâh -celle celâlühû-’nun mahlûkâtına bahşettiği en büyük nîmetlerden biridir.</p>
<p>Ses olmasa, kâinatta ne kadar büyük bir boşluk olurdu. Zîrâ ses, müsbet veya menfî tahrik gücü bulunan pek mühim bir keyfiyettir.</p>
<p>Ses de, diğer birçok nîmet gibi hayra olduğu kadar şerre de âlet olunmak istîdâdındadır. Diğer taraftan bu âlem, hayır-şer, hüsün-kubuh gibi her keyfiyette iki vecheli veya iki kutuplu olduğundan, sesin de güzel ve çirkin olanı vardır. Bülbül sesi, hassas bir rûha ne kadar ferahlık verir, gönülleri sürûr ile doldurursa, onun zıddı olan karga sesi de o derecede nâhoş bir tesir bırakır.</p>
<p>Ses, insanlar arasında olduğu kadar hayvanlar arasında da müsbet veya menfî tesirler meydana getirir. Ormanda bir arslanın kükremesi, bütün zayıf mahlûkâtın yüreğini ağzına getirirken; en soğuk hayvan olan yılan, güzel bir nağme ile Hind fakirinin sepetinden çıkıp oynamaya başlar. Çöllerde develerin hareketini hızlandırmak için de tegannînin bir vâsıta olarak kullanıldığı da bilinmektedir ki, buna Arap mûsikîsinde “hidâ” ismi verilir.</p>
<p>Rivâyete nazaran avcılar da, zarif görünüşlü mâsum ceylanları, bir pınar başında “ney” sadâsının câzibesiyle avlarlar. Ney’in tatlı sesini duyan ceylanlar, ağaçların arasından çıkıp pınar başına gelir, çömelir ve hareketsiz bir sûrette mûsikîyi dinler ve sıcak gözyaşları dökerler. O esnâda saklanmış olan avcılar da, bu cevvâl hayvanların böyle hareketsiz hâle gelmesinden istifâde ile onları kolayca avlarlar.</p>
<p>Hayvanlarda bile böyle tesirler husûle getiren ses, onlardan çok daha mütekâmil olduğunda şüphe bulunmayan insanın hissiyâtında neler yapmaz! Nitekim para sesi, materyalistlerin; su ve bülbül sesi, romantik ve şâir ruhlu kimselerin; Kur’ân ile ezânın ulvî sadâsı da, rûhunu arındırmış Hak yolcularının huzur kaynağıdır.</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, dünyâ meselelerinin, rûhuna verdiği sıkleti gidermek ve gönlünü huzur ve sükûna kavuşturmak için bâzen:</p>
<p>“–Yâ Bilâl! Bir ezan oku da ferahlayalım!..”</p>
<p>(Ebû Dâ­vud, Edeb, 78)</p>
<p>buyururlardı.</p>
<p>Bülbül tegannî ederken karşı dağlardan; ezan sadâsı da semânın boşluğunu örerken gökyüzünden, başka bir ses gelmez. Hassâsiyetimiz ne kadarsa, bu güzel seslerin tesir ve yakıcılığı da o kadar fazla olur.</p>
<p>Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, “ney”i konuşturur. Ney derdini döker. Kendisini anlamayanlar için:</p>
<p>“Ney’in sadâsı ateş oldu. Onu boş bir nağme sanma! Kimde bu ateş yoksa, yazıklar olsun ona!..” diye feryâd ü figân eyler.</p>
<p>Bir neyzen:</p>
<p>“Seher vakitlerinde ney’imin sadâsı ve figânı daha ayrı oluyor!..” diyerek,</p>
<p>“ney sadâsı”ndaki ince ve hassas nükteyi ifâde etmeye çalışmıştır.</p>
<p>Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- buyurur:</p>
<p>“Bütün varlıklar kendine has bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Yalnız onların bu hâlleri birbirinden farklıdır.</p>
<p>Birinci derecede cemâdat gelir. Yâni taş, toprak, su, madenler gibi cansızlar âlemi, (Allâh’ı en çok zikreden varlıklardır. Çünkü onlar) nefsâniyetten ve yemek, içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnî oldukları için gafletten daha uzaktırlar.”</p>
<p>Cenâb-ı Hak, cemâdâtın bu uyanıklığını âyet-i kerîmede şu şekilde bildirmektedir:</p>
<h2 style="text-align: right;">لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ</h2>
<p><em>“Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allâh korkusundan, büyük bir haşyetle paramparça olmuş görürdün. İşte Biz, insanlara düşünüp tefekkür etmeleri için böyle misâller veriyoruz.”</em> (el-Haşr, 21)</p>
<p>Allâh Teâlâ, Enbiyâ Sûresi’nin 79. âyetinde de:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ</h2>
<p><em>“…Kuşları ve tesbîh eden dağları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) yapan da Biz’iz!”</em> </p>
<p>buyurmaktadır.</p>
<p>Yine Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin beyanlarına göre, Allâh’ı zikretme husûsunda cemâdâttan sonra nebâtât gelir. Bunların su, hava ve güneş gibi birtakım ihtiyaçları vardır. Cemâdâttan daha mütekâmildirler. Toprağı emip aldıkları birtakım kimyevî maddeleri, ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler. Bu sebeple nebâtât, cemâdâta nazaran biraz daha az zikrederler.</p>
<p>Sonra hayvânât gelir. Bunların hayâtî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.</p>
<p>En son mertebedeki insanın ise, hem müsbet hem de menfî istikâmette ufku daha geniştir. Bu, onun îman teklîfine muhâtap olmasının tabiî bir netîcesidir. Fakat insanı benlik, hayâlât, havâtır ve dünyevî ihtiraslar, devamlı gaflete sevk eder.</p>
<p>Nitekim <em>Hac Sûresi’nin 18. âyet-i kerîmesinde</em> şöyle buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ</h2>
<p><em>“Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor; birçoğunun da üzerine azap hak olmuştur…”</em></p>
<p>Bu âyet-i kerîme, yukarıda geçen dört sınıfın hâlini, durumlarına göre ne güzel tasvîr eylemektedir. Bu da gösteriyor ki, kâinatta tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur. Varlıklar içinde en gâfil, zikri en az ve Hak’tan en uzak olan varlıklar ise, ancak insanların bir kısmıdır.</p>
<p>Bir başka âyet-i kerîmede mahlûkâtın devamlı olarak Cenâb-ı Hakk’ı zikrettikleri şöyle beyân edilir:</p>
<h2 style="text-align: right;">تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا</h2>
<p><em>“Yedi kat gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur. Ne var ki, siz onların tesbîhini anlayamazsınız! Şüphesiz ki O, Halîm (azapta hiç acele etmeyen)’dir, Gafûr (çok bağışlayandır)’dır.”</em> (el-İsrâ, 44)</p>
<p>Ancak gönül hassâsiyeti inkişâf etmiş olan insanlar, her seste bu tesbîh sesini hissederler. Onlar, tıpkı Hazret-i Mevlânâ’nın, bir kuyumcu dükkanı önünden geçerken işittiği çekiç sesinin nağmelerindeki zikirden vecde gelip huşû içinde semâ ederek Allâh’ı zikre dalması gibi, kâinattaki umûmî zikrin âhengine bürünerek yaşarlar.</p>
<p>Zikrullâh’ın esrâr âleminde yaşayan gönül erlerinin hâlini, Şâir Necip Fâzıl, mısrâlarında ne güzel ifâde eder:</p>
<p>O erler ki, gönül fezâsındalar,</p>
<p>Toprakta sürünme ezâsındalar!</p>
<p>Yıldızları tesbîh tesbîh çeker de,</p>
<p>Namazda arka saf hizâsındalar!</p>
<p>İçine nefs sızan ibâdetlerin,</p>
<p>Birbiri ardınca kazâsındalar.</p>
<p>Günü her dem dolup her dem başlayan,</p>
<p>Ezel senedinin imzâsındalar…</p>
<p>Kâinattaki bu umûmî zikir keyfiyeti; harf, hareke ve ses gibi kayıtlardan âzâde ve her kulağın işitemeyeceği bir zikirdir. Bu sırrî zikri duymak, ancak erbâbına mahsus bir keyfiyettir. Yûnus Emre’nin, sarı çiçekle büyük bir vecd içinde sohbet etmesi, bu kabildendir.</p>
<p>Gönlü her dem zikir ile meşgul bulunan ve zikirle hem-hâl olmayı tabiat-i asliye hâline getirebilen kimseler, bu merhaleden sonra işittikleri her sesteki zikir cihetini idrâk ederler.</p>
<p>Kısaca Hak indinde, -harfli veya harfsiz- seslerin en güzeli, zikirdir. Zikir, kendi husûsî mânâsının yanında ilâhî kitaplara da isim olmuş zengin muhtevâlı bir kelimedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde Tevrât-ı Şerîf ve Kur’ân-ı Kerîm’den “Zikir” olarak da bahsedilmektedir.</p>
<p>Bu itibarla sesler ve nefesler, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk fermânı olan: «Yaratan Rabbinin adıyla oku!» emri mûcibince Kur’ân sadâsı ile de husûsî bir zikir izzet ve şerefi kazanmıştır.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p>“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz (onu güzel seslerle doğru ve güzel bir şekilde okuyunuz)!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176)</p>
<p>“Kur’ân’ı seslerinizle güzelleştiriniz. Çünkü güzel ses, Kur’ân’ın güzelliğini daha da artırır.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34)</p>
<p>Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir başka rivâyette de:</p>
<p>“Kur’ân’ı tegannî ile okumayan kimse bizden değildir.” (Buhârî, Tevhîd, 44; Ebû Dâvud, Vitr, 20) buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîfteki “tegannî”den maksadın “ses güzelliği” olduğunu söyleyen âlimler, sesi güzel olmayan kişilerin ise, mümkün olduğu kadar güzel okumaya gayret göstermeleri gerektiğini ifâde etmişlerdir.</p>
<p>Çünkü kelâmların en güzeli Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, beşere âit sesin nihâî ihtişam ve güzelliği de Kur’ân sadâsıyla ortaya çıkar.</p>
<p>Her güzel sese bir müddet sonra doyulur, fakat Kur’ân sadâsına asla!.. Zîrâ onun ulvî nağmeleri, nasîbi olan gönüllere âdeta cennet râyihaları bahşeder.</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allâh Teâlâ, güzel sesli bir peygamberin, Kur’ân’ı tegannî ile yüksek sesle okumasından hoşnut olduğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmamıştır.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 19; Tevhîd 32; Müslim, Müsâfirîn 232-234)</p>
<p>Hadîs-i şerîfler, bizlere Kur’ân kıraatinde tertîl ve tecvîdin ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Tevbekârların ve çilekeşlerin gönül huzuru da, Kur’ân nağmelerinin ruhları mesteden devâsında gizlidir. Ebedî kurtuluş yolunu arayanlar, onun ruhlara hayat bahşeden cennet lisânının irşâdına muhtaçtırlar.</p>
<p>Ancak Kur’ân’ın ses ve sadâsına gönül vermeyen gâfiller, hayâtın dışını bilir de, derûnî âlemin hikmet ve hakîkatlerinden mahrum kalırlar. Onlar, ömür boyu dünyâ lezzetleri ve şehvetlerinin peşinde koşar dururlar; lâkin cihânın var oluş hikmetinden gâfildirler.</p>
<p>Onlar, bu dünyâ sofrasından oburca istifâde ederler. Lâkin sofranın gerçek sâhibi olan “Rezzâk”ı tanımazlar.</p>
<p>Mezarlara yakınlarını gömerler de, toprağın altındaki büyük mâcerâdan habersiz yaşarlar. Onlar, selvilerin harfsiz-sözsüz lisânından anlamazlar.</p>
<p>Zelzele, fırtına ve türlü musîbetlerle tokat yediklerinde bile hakîkatlere sırt döner, “tabiî âfetler” yaygarası ile sahte tesellîlere sığınır, kaçacak delik ararlar.</p>
<p>Ne gariptir ki, ilâhî mülkte yaşarlar, fakat mülkün gerçek sâhibine düşman kesilirler.</p>
<p>Kalbi, Kur’ân nûru ile aydınlanan mü’minler ise, yüce hakîkatleri tefekkür hâlindedirler. Okudukları ilâhî kelâm, onların gönüllerine hâl lisânı ile:</p>
<p>“Sen, Allâh’ın kulusun; O’nun mülkünde yaşıyorsun! O’nun verdiği rızıklarla rızıklanıyorsun. Kur’ân’ın hikmet ve esrârına dal da, Rabbine kalb-i selîm ile yolculuk et!..” telkîninde bulunur.</p>
<p>Kur’ân’ın ilâhî telkînine gönül verenler, dâimâ Cenâb-ı Hakk’a kulluk şuuru içinde bulunurlar. Kendilerine verilen nîmetlere şükreder ve fânî hayatlarını ebedî hayâtın sermâyesi yapmanın gayreti içinde yaşarlar.</p>
<p>Bu itibarla Kur’ân, rûhâniyet-i Muhammedî’den bir hisse alabilenler için yerin göğün lisânı, bereket ve füyûzât hazînesidir.</p>
<p>Hazret-i Peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın kullarına ihsan buyurduğu iki büyük nûr kaynağıdır.</p>
<p>Allâh’ın sıfatlarının bütünüyle tecellî ettiği üç varlık mevcuttur; “Kâinat, Kur’ân ve İnsan”.</p>
<p>Kâinat, ilâhî sıfatların fiilî tecellîsi; Kur’ân da kelâmî tecellîsidir. İnsan ise zübde (öz) sûretinde bütün tecellîlerin mecmuasıdır. İnsansız bir dünyâ ne kadar sönük olursa, Kur’ân’sız bir insan da tıpkı öyledir.</p>
<p>Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Kalbinde Kur’ân’dan bir miktar bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 18; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)</p>
<p>Kâinat, sessiz bir Kur’ân, Kur’ân da sesli bir kâinattır. İnsan ise, ilâhî esrârın bir tecellî âbidesi olarak, bunların özü ve zübdesi gibidir. Kur’ân, bir beyân mûcizesi ve Hak nutkudur. Kur’ânî hakîkatlerden uzak bir gönül ise, içine katran yağmışçasına karanlık, nursuz ve iki cihan bedbahtıdır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in sayısız hikmet ve bereketlerinden birkaçını zikredelim:</p>
<p>Kur’ân, insana, dış âlemdeki zarâfet ve kudret akışlarını seyrettirerek onun iç dünyâsını uyandırır. Kulu, bu güzel kâinat karşısında, hisli bir yürekle ürpertir. Allâh ve Rasûlü’nün muhabbet iklîmine götürür.</p>
<p>İki cihan saâdetinin rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, kendisine ilticâ edenin hayâtını ulvî ölçülerle tanzim edip onu, muvâzeneli ve huzurlu bir hayâtın saâdet bahçesinde gezdirir.</p>
<p>Kâinat ve onun içindeki her zerre, muazzam bir denge kânununa tabî iken, Kur’ân’a sarılmayıp aslî haysiyet ve muvâzenesini kaybeden insan, kendisini cüceleştirmiş ve hüsran çukurlarına yuvarlamış olur. Çünkü insanın rûh ve bedenindeki ölçü ve denge, Kur’ân-ı Kerîm füyûzâtının bir eseridir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, gönül insanı için derin bir tefekkür deryâsıdır. Her idrâk sâhibi için zaman ve mekân içindeki ilâhî saltanatı tefekkür etmek ve hikmet dolu kıssalardan hisseler alarak kemâle erebilmek şarttır ki, bu da ancak Kur’ân-ı Kerîm’in bir rahmet tecellîsidir.</p>
<p>Görünmez ve bilinmez binbir âlemin esrâr haritasını gözler önüne sererek gayb âleminin ufuklarından hakîkat pırıltıları sunması da, yine Kur’ân’a mahsus bir sır tecellîsidir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, insanı doğruya, güzel ahlâka, ibâdete, ilme, âhiret saâdetine davet eden bir öğütler mecmuasıdır. Öyle ki, bunları lâyıkıyla idrâk etmek de, Rabbin lutfettiği firâset sâyesinde mümkündür.</p>
<p>Kur’ân, bütün insanlığı hidâyete dâvet eder. Canlı bir Kur’ân tefsîri mâhiyetindeki yaşayışıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hidâyet rehberidir. Yâni Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir bakıma beşeriyetin inkâr ve gaflet marazlarının yegâne şifâsını barındıran ulvî birer eczâne hükmündedirler. Bundan dolayı kıyamet kopmadan önce gelecek son ferdine kadar bütün beşeriyet, ümmet-i Muhammed’dir. Bunların bir kısmı O’nun yüce dâvetine icâbet ettiğinden “ümmet-i icâbe” diye isimlendirilir ki, asıl ümmet-i Muhammed’i teşkîl edenler bunlardır. Diğerleri ise, “ümmet-i gayr-i icâbe”dirler.</p>
<p>Bütün insanlığın saâdet ve huzurunun kaynağı, ancak Kur’ân ile duygulanma, onun feyizli iklîmine girebilme, onun ahkâmı ile amel etme ve onun ahlâkı ile ahlâklanmaya bağlıdır. Dolayısıyla Kur’ân’dan uzak her hayat, bir ebediyet intihârı demektir.</p>
<p>Rûh, hayat, ölüm, diriliş, âhiret ve ebediyet gibi beşer idrâkini âciz bırakan en çetrefil muammâlar, en müessir ve tatminkâr bir şekilde ancak Kur’ân-ı Kerîm ile vuzûha kavuşur.</p>
<p>Allâh’ın sonsuz ilim ve kelâmının bir tecellîsi olan Kur’ân’da, târifi mümkün olmayan eşsiz bir itmi’nân, vicdan huzuru ve insicam vardır. Yine târih şâhittir ki, ilâhî dâvetin kandilleri mevkiinde olan peygamberlerden her biri, kendisinden evvelkileri te’yîd ve tasdîk ettiği hâlde, filozoflar, aklın çıkmaz sokaklarında ve sapık felsefelerin girdaplarında bulunduklarından, dâimâ seleflerini tekzîb edegelmiştir. Hayat ve kâinâtın sonsuz mânâsını kavrama adına târih boyunca aklın sınırlı imkânlarıyla ortaya konulmuş olan beşerî ilimler de, yığın yığın ihtilâflar içinde yüzmektedir.</p>
<p>Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm ile yoğrulan mü’minlerin gönülleri, ilâhî hakîkatlerin birer hazîneleri olurken, filozofların âciz idrâkleriyle ortaya koydukları beşerî görüşlerin tâbîleri de, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan ebediyet yoksulları hâline gelmişlerdir.</p>
<p>O hâlde gerçek hayat, Kur’ân hakîkatlerinin cennetinde yaşamaktan ibârettir.</p>
<p>Nitekim birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:</p>
<p>“–Kalbler, demirin paslandığı gibi paslanır.” buyurdu.</p>
<p>Bunun üzerine:</p>
<p>“–Onun cilâsı nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorulunca, O’da:</p>
<p>“Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh’ı çok çok zikretmektir.” cevâbını ve­rdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241)</p>
<p>Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:</p>
<p>“_Gözlerinize ibâdetten nasîbini veriniz!” ifâdesi üzerine ashâb-ı kirâm:</p>
<p>“_Gözlerimizin nasîbi nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.</p>
<p>Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:</p>
<p>“_Mushafa bakmak, onun içindekileri düşünmek ve inceliklerinden ibret almaktır.” buyurdular. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 39)</p>
<p>Allâh Teâlâ, ebedî kazanca nâil olan bahtiyar kullarının başında ilk olarak, çokça Kur’ân okuyanları saymaktadır. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ</h2>
<p>(29)</p>
<h2 style="text-align: right;">لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ</h2>
<p>(30)</p>
<p><em>“Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı hakkıyla edâ edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âşikâr sarf edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Tâ ki Allâh, onlara mükâfatlarını tam olarak versin ve lutfundan onlara (daha da) artırsın. Şüphesiz O, çok bağışlayan, kullarının mükâfâtını bol bol verendir.”</em> (Fâtır, 29-30)</p>
<h2 style="text-align: right;">يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ</h2>
<p><em>“…Onlar, geceleri secdeye kapanarak Allâh’ın âyetlerini okurlar.”</em> (Âl-i İmrân, 113)</p>
<p>Çünkü Allâh’ın âyetlerini okumak îmanları artırır. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ</h2>
<p><em>“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allâh zikredildiği zaman yürekleri titrer, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda bu, onların îmânını artırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.”</em> (el-Enfâl, 2)<br />
Allâh’ın kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibâdetler içerisinde en fazîletli olanlardandır. Dolayısıyla onu en güzel bir şekilde kıraat etmek, en mühim mükellefiyetlerimizden biridir. Allâh Teâlâ buyurur:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا</h2>
<p><em>“…Kur’ân’ı tertîl üzere (tâne tâne) tilâvet et!”</em> (el-Müzzemmil, 4)</p>
<p>Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti yanında onu sükût ile dinlemek de çok mühimdir. Öyle ki, Kur’ân okumak sünnet; dinlemek ise farzdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ</h2>
<p><em>“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!”</em> (el-A’râf, 204)</p>
<p>Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur’ân okunurken, onun mânâlarını iyice anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için bütün dikkatleri ona vermek ve sükût etmek gerekir.</p>
<p>Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret îmân ve amele, îmân ve amel de rahmet ve nîmet-i ilâhiyeye vesîle olur.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Kerîm’i başkasından dinlemeyi sever, hattâ bazen İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’a okumasını emreder ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi. Bir defâsında İbn-i Mes’ûd’u Kur’ân okurken dinlemiş ve mübârek gözleri yaşarmıştı.</p>
<p>Bu hâdiseyi Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:</p>
<p>Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:</p>
<p>“_Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti.</p>
<p>Ben de:</p>
<p>“_Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Sana gönderildiği hâlde onu Siz’e nasıl okuyacağım?” dedim.</p>
<p>Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“_Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.</p>
<p>Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;</p>
<h2 style="text-align: right;">فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَـؤُلاء شَهِيدًا</h2>
<p><em>“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!”</em> (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“_Kâfî!” buyurdular.</p>
<p>O sırada gördüm ki, Rasûlullâh’ın gözlerinden yaşlar akıyordu.”</p>
<p>(Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)</p>
<p>Diğer bir hadîs-i şerîf de şöyledir:</p>
<p>Bir defâsında Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-, gece vakti Bakara Sûresi veya Sûre-i Kehf’i (tatlı bir sesle tâne tâne) okuyordu. Atı da yanında bağlıydı. Üseyd, Kur’ân okurken, at ürkmeye başladı. Üseyd sustu; at da sâkinleşti. Tekrar okumaya başladı; at yine şahlandı. Üseyd sustu, at tekrar sâkinleşti. Üseyd bir daha okumaya başlayınca, at yine hırçınlaştı. Bunun üzerine Üseyd (okumaktan) vazgeçti. Oğlu Yahyâ da ata yakın bir yerde yatmakta idi. Atın çocuğa bir zararı dokunmaması için oğlu Yahyâ’yı geriye çekti. Bu sırada başını göğe kaldırıp baktığında beyaz bir bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördü. Sabah olduğunda bu keyfiyeti Rasûlullâh’a arz etti. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:</p>
<p>“_Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!” buyurdu.</p>
<p>Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-:</p>
<p>“_Ey Allâh’ın Rasûlü! Atın Yahyâ’yı çiğnemesinden korktum. Çünkü çocuk ata yakın idi. O sırada başımı göğe doğru kaldırdığımda gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir beyazlık içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördüm. Sonra semâya doğru çekilip gittiler.” dedi.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“_Ey Üseyd! Bilir misin onlar nedir?” buyurdu.</p>
<p>Üseyd:</p>
<p>“_Hayır!” diye cevap verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“_Ey Üseyd! Onlar meleklerdi; senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer Kur’ân okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onları görür, halkın gözünden kaçmazlardı…” buyurdu.</p>
<p>(Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15; Müslim, Müsâfirîn, 240-243)</p>
<p>Hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı Kerîm sadâsının, melekleri, hattâ hayvanları bile duygulandırdığı ifâde edilmektedir. Hâl böyleyken, Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve nûrâniyete bürünmüş bir gönle kim bilir sırlarını nasıl fâş eder?</p>
<p>Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hâli de, çok düşündürücü bir misâldir. O:</p>
<p>“Bakara Sûresi’ni on iki senede hatmettim ve şükür için bir deve kurbân ettim!..” (Kur­tu­bî, Tefsîr, I, 40) buyurmaktadır. Çünkü onun Kur’ân okuyuşu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret bir okuyuş değildi. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbedip oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaşayarak okumaktı. Kur’ân’ı gerçek mânâda okumak ve ondan lâyıkıyla istifâde etmek de ancak bu şekilde mümkündür.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’i böylesine yüksek bir keyfiyet ile okumaya dâir şu misâl, pek ibretlidir:</p>
<p>Ebû Bekir Verrâk Hazretleri’nin küçük bir oğlu vardı. Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektepten benzi sararmış bir şekilde, titreyerek ve erkenden döndü. Ebû Bekir Verrâk Hazretleri, bu duruma şaşırarak oğluna sordu:</p>
<p>“–Hayırdır evlâdım, bu hâlin ne, niçin mektepten erken döndün?”</p>
<p>Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu netîcesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:</p>
<p>“_Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur’ân’dan bir âyet öğretti, onun mânâsını idrâk edince de korkumdan bu hâle geldim!” dedi.</p>
<p>Bu sefer babası:</p>
<p>“_Evlâdım o hangi âyet-i kerîmedir?” dedi.</p>
<p>Küçük çocuk okumaya başladı:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا</h2>
<p><em>“Eğer inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?”</em> (el-Müzzemmil, 17)</p>
<p>Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta olup ölüm döşeğine düştü, çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.</p>
<p>Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise karşısında çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:</p>
<p>“_Ey Ebû Bekir! Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet öğrendi de Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-ı ilâhîden bir çocuk kadar dahî korkmazsın!”</p>
<p>İşte Kur’ân-ı Kerîm, rakîk yürekleri böylesine titreten bir esrâr ve hikmetler ummânıdır. Şu âyet-i kerîme, Kur’ân’ın mânevî hacminin sonsuzluğunu, dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’ın ilim, azamet ve saltanatının nâmütenâhîliğini ne güzel aksettirir:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ</h2>
<p><em>“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup) arkasından yedi deniz daha ona ilâve edilse, Allâh’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez! Muhakkak ki Allâh, mutlak gâlip ve her işi hikmetli olandır.”</em> (Lokman, 27)</p>
<p>İnsan da, bu deryâdan kalbî istîdâdı kadar nasîb alır. Lâkin bu da, bir karıncanın deryâdan alacağı miktar kadardır. Şâir, bu mânâyı ifâde sadedinde der ki:</p>
<p>Bir bahr-i cevâhir içre daldım</p>
<p>Ben muktedir olduğumca aldım</p>
<p>Bir katredir ancak aldığım hep</p>
<p>Deryâ yine durmada lebâlep</p>
<p>Velhâsıl bu vâdîde beşer için hep acziyet, acziyet, acziyet… Tek çâre, Allâh’ın lutfuna sığınmak!..</p>
<p>Hadîs-i şerîfin sırrı ne müthiştir:</p>
<p>“Kim nefsini tanırsa, (o nisbette) Rabbini tanımış olur.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)</p>
<p>Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:</p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini bir miktar mürekkep ile yazmak mümkündür. Sırlarına ise, misilsiz deryâlar, sâhilsiz denizler kifâyet etmez!..” buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla gerçek Kur’ân ehli, onun tilâvetiyle rûhu mütelezziz olan, ahkâmıyla yaşayan, ahlâkıyla ahlâklanan ve hikmetiyle kâmilleşendir. Bu vasıftaki ehl-i Kur’ân için toprağa, onun cesedini yememesi emredilecektir.</p>
<p>Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın, otuz yıl sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin bile pırıl pırıl durduğunu, bizzat gören bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Bütün peygamberler gibi Allâh’ın kitâbını okuyup tebliğ etmekle vazîfeli olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde:</p>
<p>“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’ın, beşeriyete nezdinden gönderdiği en büyük hediyesi olan ulvî bir kelâmdır. Bu hususta da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allâh’ın kelâmının, yarattıklarının sözlerine olan üstünlüğü; Allâh’ın, kullarına karşı üstünlüğü gibidir.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6)</p>
<p>Yâni Kur’ân-ı Kerîm, beşer kelâmıyla kıyaslanamayacak kadar misilsiz, hudutsuz ve sonsuzdur.</p>
<p>Ancak ilâhî kelâmı uyanık bir gönülle okumak lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, kendisini okuyanın kalbî durumuna göre açılır.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:</p>
<p>“Kur’ân okuyan mü’min, turunç meyvesi gibidir; onun kokusu da hoştur, tadı da. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir; kokusu yoktur, fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münâfık, reyhâna benzer; kokusu hoş, lâkin tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık, Ebû Cehil karpuzuna benzer; kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır.” (Buhârî, Et’ime 30; Fedâilu’l-Kur’ân 17, 36; Müslim, Müsâfirîn 243)</p>
<p>Bir başka hadîs-i şerîfte de gâfil bir şekilde Kur’ân okuyanlar için:</p>
<p>“Onlar Kur’ân okurlar, (fakat okudukları) boğazlarından aşağıya geçmez!” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36)</p>
<p>buyrulur. Demek ki, tefekkürle okunmayan Kur’ân-ı Kerîm’den, hiçbir bereket hâsıl olmaz.</p>
<p>Böyle bir kıraat, sâhibini cehennem ateşine sürükler. Kur’ân’ı bu şekilde tilâvet eden kimseler için Cenâb-ı Hak:</p>
<h2 style="text-align: right;">أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا</h2>
<p><em>“On­lar, Kur’ân’ı in­ce­den in­ce­ye dü­şün­mez­ler mi? Yok­sa (on­la­rın) kalb­ler(i) üze­rin­de ki­lit­ler mi var?”</em> (Mu­ham­med, 24) buyurmaktadır.</p>
<p>Derin ve ince düşünüş sâhibi olan engin gönüllü kullar, bu îkazdan büyük hisseler alırlar. Düşünmek gerekir ki, Kur’ân-ı Kerîm’den:</p>
<h2 style="text-align: right;">رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ</h2>
<p><em>“…Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Bizleri cehennem azâbından koru!”</em> (Âl-i İmrân, 191) âyet-i celîlesi nâzil olduğunda, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, göklerin yıldızlarını imrendirecek inci tanesi gibi gözyaşları ile sabaha kadar ağlamışlardır.</p>
<p>Tâbiînden Atâ bin Ebî Rebâh -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:</p>
<p>Hazret-i Âişe’ye:</p>
<p>“–Allâh Rasûlü’nde gördüğün en şaşırtıcı hâli bana haber verir misin?” dedim.</p>
<p>Âişe vâlidemiz:</p>
<p>“–Onun hangi hâli şaşırtıcı değildi ki!” dedi ve şöyle devâm etti:</p>
<p>“–Bir gece yanıma geldi, yatağa girdi, sonra:</p>
<p>«– Müsâade edersen kalkıp Rabbime ibâdet edeyim.» buyurdu.</p>
<p>Ben:</p>
<p>«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.</p>
<p>Bunun üzerine kalktı, abdest aldı, sonra namaza durdu ve ağladı. O kadar ağladı ki, gözyaşları göğsüne aktı. Sonra rükûya vardı, yine ağladı, sonra secdeye vardı, secdede iken de ağladı, sonra secdeden başını kaldırdı, yine ağladı. Bu durum tâ Bilâl -radıyallâhu anh- gelip sabah ezânını okuyuncaya kadar devâm etti. Bilâl -radıyallâhu anh-, Habîb-i Ekrem’in ağladığını görünce:</p>
<p>«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Geçmiş ve gelecek bütün günahların affedildiği hâlde Sen’i ağlatan nedir?» diye sordu.</p>
<p>Efendimiz:</p>
<p>«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle bir âyet indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve ardından şu âyet-i kerîmeleri okudu:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ</h2>
<p>(190)</p>
<h2 style="text-align: right;">الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ</h2>
<p>(191)</p>
<p><em>«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz, bizi cehennem azâbından koru! (derler.)»</em> (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386)</p>
<p>Bu itibarla mü’minlerin Allâh korkusuyla döktükleri gözyaşları, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının yıldızları, cennet bahçelerinin şebnemleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârı karşısında duygulanmayan yürekten ve yaşarmayan gözden cümlemizi muhâfaza buyursun!</p>
<p>Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm’i sâdece okumakla iktifâ etmemeli, daha ziyâde ahlâkıyla ahlâklanıp ahkâmını tatbîke gayret göstermeliyiz. Zîrâ Kur’ân’dan istifâdenin asıl bereketi bundadır. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbına ve dolayısıyla biz ümmetine tâlimi de bu istikâmettedir.</p>
<p>Ebû Abdurrahmân es-Sülemî şöyle anlatıyor:</p>
<p>“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bizlere Kur’ân-ı Kerîm tâlim eden biri vardı. Bize şöyle demişti:</p>
<p>«Biz, Peygamber Efendimiz’den on âyet alır, bu âyetlerdeki bilgileri ve amelleri öğrenmeden diğer on âyete geçmezdik. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize hem ilmi hem de ameli (birlikte) öğretirdi.»” (İbn-i Hanbel, V, 410; Heysemî, I, 165)</p>
<p>Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:</p>
<p>“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i huşû ile okuyup tatbîk edersen, kendini peygamberler ile, velîler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!”</p>
<p>“Biz bu ten kafesinden ancak bu vesîle ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için, bu yoldan, yâni tevhîd tarîkından başka çâre yoktur!”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/en-guzel-kelami-guzel-okumak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırk Sayısının Hikmeti</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kirk-sayisinin-hikmeti.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kirk-sayisinin-hikmeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Feb 2009 19:37:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Peygamberler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[40]]></category>
		<category><![CDATA[40 gün]]></category>
		<category><![CDATA[aleka]]></category>
		<category><![CDATA[Çıkarılacak Hikmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması]]></category>
		<category><![CDATA[hilkat]]></category>
		<category><![CDATA[hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurmuştur]]></category>
		<category><![CDATA[kırk]]></category>
		<category><![CDATA[kırk gün]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Sayısının Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[mudga]]></category>
		<category><![CDATA[nutfe]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1773</guid>
		<description><![CDATA[Kırk Sayısının Hikmeti Kırk sayısı rûhî olgunluk bakımından pek ehemmiyetlidir: a. Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüştür. Rivâyet edildiğine göre: “Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsîr, III, 306) Bu günlerin her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir. b. Her bir insan, anne karnında 40 gün nutfe, 40 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Kırk Sayısının Hikmeti</strong></p>
<p>Kırk sayısı rûhî olgunluk bakımından pek ehemmiyetlidir:</p>
<p><strong>a.</strong> Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüştür. Rivâyet edildiğine göre:</p>
<p>“Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsîr, III, 306)</p>
<p>Bu günlerin her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir.</p>
<p><strong>b.</strong> Her bir insan, anne karnında 40 gün nutfe, 40 gün aleka ve 40 gün mudğa hâlinde bulunur; sonra rûh üflenir. Bu hususta Sahîhayn’de geçen bir hadîs-i şerîf şöyledir:</p>
<p>İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- anlatıyor:</p>
<p>“Sâdık (doğru) ve Masdûk (sadâkati tasdîk olunmuş) olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:</p>
<p>«Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette “aleka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudğa” olur. Sonra Allâh bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek)</p>
<p>rızkını, ecelini, amelini, şakî veya saîd olacağını yazar, sonra ona rûh üflenir…»” (Buhârî, Kader, 1; Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1/2643)</p>
<p><strong>c.</strong> Peygamberlerin Hakk’ın kelâmını işitmeleri bakımından kırk günün büyük bir ehemmiyeti olduğu gibi, evliyâullâhın kalblerinden hikmet pınarlarının fışkırması için de bunun ehemmiyeti büyüktür.</p>
<p>Hadîs-i şerîfte:</p>
<p>“Kırk sabah ihlâsla Rabbine yönelen kimsenin kalbinden diline hikmet pınarları akar!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 137/8361) buyrulmuştur.</p>
<p>Tasavvufta mânevî terakkî için kırk gün müddetle tatbîk edilen ve “çile” yâhud “erbaîn” diye tâbir olunan usûlün esbâb-ı mûcibeleri de bu hadîs-i şerîf ile Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr Dağı’nda yaşadığı kırk günü bildiren âyet-i kerîmelerdir.</p>
<p>Cismâniyetin rûhâniyete bağlanması 40’a mahsus olduğu gibi, ondan ayrılması da yine 40’a mahsustur. Zîrâ âdetullâh böyledir.</p>
<p>İrfân ehli de, dört ve dördün katlarının ehemmiyetine dikkat çekmişlerdir. Meselâ;</p>
<p>Kâinâtın temelini dört unsur oluşturur: Su, hava, toprak ve ateş.</p>
<p>Arş-ı A’zam dört köşelidir; onu sekiz melek taşır.</p>
<p>Mûsâ -aleyhisselâm- kırk gün (gece) oruç ve riyâzâtla emrolunmuş; bundan sonra kendisine Rabbi ile konuşma şerefi bahşedilmiştir…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kirk-sayisinin-hikmeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvufun Tarifi</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 16:52:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk-ı hamîde]]></category>
		<category><![CDATA[ahseni takvim]]></category>
		<category><![CDATA[çile]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[fani]]></category>
		<category><![CDATA[fani alem]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[İhlâs]]></category>
		<category><![CDATA[ihsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb Tasfiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[kul]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Likâullâh]]></category>
		<category><![CDATA[manevi]]></category>
		<category><![CDATA[manevi eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[nazargâh-ı ilâhî]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Tezkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rızâ ve Teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[ruhani]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sabr-ı Cemîl]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tarif]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf İhlâstır]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf İstikâmettir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nefs Tezkiyesi ve Kalb Tasfiyesidir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Rızâ ve Teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Sulhü Olmayan Mânevî Bir Cenktir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Tarifi]]></category>
		<category><![CDATA[tecelli]]></category>
		<category><![CDATA[teselli]]></category>
		<category><![CDATA[teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Vâsıl-ı ilâllâh]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1531</guid>
		<description><![CDATA[TASAVVUFUN TARİFİ    Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.    Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>TASAVVUFUN TARİFİ</strong></p>
<p>   Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.<br />
   Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve kalblerinde zuhûr eden hâl tecellîleri nisbetinde mesâfe kat ederler. Bu sebeple rûhânî âlemdeki sünûhâtın, yâni kalbî ilhamların kendilerindeki tecellîsine göre de tasavvufu farklı farklı telâkkî ederler. Ancak tasavvufu târif etmiş olan bu gibi kimselerin hepsi de, kendi zâviyelerinden haklıdırlar. Bizler, bu gibi târiflere bakarak tasavvufun mâhiyeti hakkında ancak umûmî bir fikir sâhibi olabiliriz.<br />
   Bu muhtelif târiflerin ortak yönleri itibâriyle tasavvuf; müminlerin iç âlemini düzelterek onları mânen tekâmül ettiren, kulu ahlâk-ı hamîdeye erdirerek Hakk&#8217;a yaklaştıran ve bu sûretle de mârifetullâh&#8217;a ulaştıran bir ilimdir, diyebiliriz.</p>
<p> </p>
<p>   Hak dostlarının, nâil oldukları rûhânî tecellîlere göre yaptıkları sayısız tasavvuf târiflerinden birkaçı şöyledir:</p>
<p><strong>   1. Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir</strong><br />
   Güzel ahlâk, îmânı taklîdden kurtararak fikir ve davranışlara istikâmet veren ihsân duygusunu, yâni Cenâb-ı Hakk&#8217;ı görüyormuşçasına bir hâlet-i rûhiyeyi kalbde sâbitleyerek, şahsiyetin hâkim ve ayrılmaz bir unsuru hâline getirmek ve bu minvâl üzere yaşamaktır.<br />
   Ebu&#8217;l-Hüseyn en-Nûrî:<br />
   &#8220;Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı mücâhede ile, ilim olsaydı öğrenmekle tahsîl edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf, Hakk&#8217;ın ahlâkına bürünmektir.&#8221; buyurarak, onun ahlâk ile kopmaz bağına işaret etmiştir.<br />
   Tasavvuf, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in örnek hayâtında ismen telaffuz edilmemiş olsa da, mâhiyeti ve hakîkati itibâriyle mevcuttu. Güzel ahlâktan maksat, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;in ahlâk-ı hamîdesi ile ahlâklanmaktır. Onun ahlâkı, Rabbimiz tarafından Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:</p>
<h2 style="text-align: right;"><span style="color: #000000;">وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ</span></h2>
<p>  <span style="color: #003300;"> &#8220;Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;</span> (el-Kalem, 4) buyurularak te&#8217;yîd ve tekrîm edilmiştir.<br />
   Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, kendisine Rasûlullâh&#8217;ın ahlâkı sorulduğu zaman:<br />
   &#8220;Onun ahlâkı Kur&#8217;ân&#8217;dı.&#8221; (Müslim, Müsâfirîn, 139) buyurmuştur.<br />
   Kul, Kur&#8217;ân ahlâkıyla ahlâklanıp onun ahkâmıyla da istikâmetlendiği takdirde âdetâ canlı bir Kur&#8217;ân hâline gelir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i, mânâsını tefekkür ile tilâvet etmek ve ahkâmına tâbî olarak yaşamak, güzel ahlâkın zirve noktasıdır.<br />
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiğinden itibaren kıyamete kadar bütün zaman ve mekânları tenvîre memur olmuştur. Bu itibarla O&#8217;nun en cüz&#8217;î ve mahrem teferruatına varıncaya kadar bütün davranışları, sağlam bir rivâyetle bizlere intikal etmiş ve bu intikal, kıyâmete kadar teselsül bereketine mazhar kılınmıştır. Siyer-i Nebî incelendiği zaman görülecektir ki, insanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirvesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;dir. Zîrâ O:<br />
   &#8220;Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.&#8221; (İmâm Mâlik, Muvattâ, Hüsnü&#8217;l-hulk, 8 ) buyurarak vazîfesini târif etmiş ve bütün insanlık âlemine &#8220;üsve-i hasene&#8221;, yâni mükemmel bir ahlâk nümûnesi olmuştur.</p>
<p> </p>
<p>   Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de ahlâk-ı Muhammedî şöyle ifâde edilir:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Andolsun ki, sizin için; Allâh&#8217;a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh&#8217;ı çok zikreden (mümin)&#8217;ler için Rasûlullâh&#8217;ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.&#8221; </span>(el-Ahzâb, 21)<br />
   Yüce Rabbimiz, bir ikrâm olarak, güzel ahlâkı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;den itibaren veresetü&#8217;l-enbiyâ [1] vâsıtası ile kesintisiz olarak kıyamete kadar devam ettirecektir.<br />
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Müminlerin îmân cihetinden en mükemmeli, ahlâken en güzel olanıdır.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 250) şeklindeki beyânlarıyla, ahlâkın, îmânın meyvesi ve kemâlinin alâmeti olduğuna işaret buyurmuşlardır. Allâh dostları da, işte bu Muhammedî ahlâk ile ahlâklanan mâneviyât rehberleridir.<br />
   Ebû Muhammed Cerîrî:<br />
   &#8220;Tasavvuf, güzel ahlâkı benimsemek ve kötü ahlâktan sıyrılmaktır.&#8221; derken yine bu hakîkate işaret etmiştir.<br />
   Kalbi, güzel ahlâk ile tezyîn edip kötü ahlâktan sakındırmak, ebedî saâdet ve selâmet için mecbûrî olduğu kadar meşakkatli de bir iştir. Nitekim ilk mutasavvıflardan Ebû Hâşim Sûfî:<br />
   &#8220;Kalbde yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.&#8221; buyurmuştur.<br />
   Ebû Bekir el-Kettânî ise:<br />
   &#8220;Tasavvuf ahlâktır. Ahlâk itibâriyle senden üstün olan, safâ, yâni mânevî temizlik bakımından da üstündür.&#8221; der.<br />
   İnsanlık tarihi, peygamberlerin eşsiz güzellikteki nice ahlâkî davranış tezâhürleriyle doludur. Bunun en güzel misâllerinden birisi şüphesiz Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-&#8217;dır. O, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kendisine açık bir şekilde zulmetmiş olan kardeşlerine:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;&#8230; Bugün size başa kakma ve ayıplama yoktur, Allâh sizi affetsin! O merhametlilerin en merhametlisidir.&#8221;</span> (Yûsuf, 92) diyerek, affedebilmenin kâbına varılmaz bir misâlini sergilemiştir.<span id="more-1531"></span><br />
Mutasavvıfın hedefi, kalbini, Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm- gibi dünyâdan sâlim ve ilâhî emirlere itaatkâr, Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm- gibi Hakk&#8217;a teslim ve ilâhî takdîre râzı, Eyyûb -aleyhisselâm- gibi sabırlı kılmaktır. Müminin hüznü Dâvud -aleyhisselâm-&#8217;ın hüznü, fakirliği ise Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-&#8217;ın fakr ve istiğnâsı gibi olmalıdır.<br />
   Mutasavvıf, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-&#8217;ın münâcâtı esnâsındaki şevk ve iştiyakla lebâleb dolu bir gönle ve nihâyet Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-&#8217;ın ihlâsına, yâni Rabbine karşı olan muhabbet ve samimiyetine sahip olmaya çalışan kimsedir.<br />
   Ebû Hafs el-Haddâd:<br />
   &#8220;Tasavvuf, edepten ibârettir.&#8221; diyerek onu, güzel ahlâkın en mükemmel bir hülâsası şeklinde târif etmiştir.<br />
   Hazret-i Mevlânâ da edeb hakkında şöyle der:<br />
   &#8220;Efendi! Bilmiş ol ki edeb, insanın bedenindeki ruhtur. Edeb, ricâlullâhın göz ve gönlünün nûrudur. Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden edeptir. İnsanoğlunda edeb bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.&#8221;<br />
   Diğer bir beytinin mânâsı da şöyledir:<br />
   &#8220;Aklım, kalbime: &#8220;Îmân nedir?&#8221; diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek: &#8220;Îmân edepten ibârettir.&#8221; dedi.&#8221;<br />
   Başka bir şâir de, &#8220;edeb&#8221;i ne güzel nazmetmiştir:<br />
         Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ&#8217;dan<br />
         Giy o tâcı emîn ol her belâdan<br />
   Bu itibarla evvelce tekke ve dergâhların yegâne îkaz levhalarından birisi de  <br />
 &#8221; <span style="color: #4f010c;"><strong>اَدَبْ ياَ هوُ</strong> </span>&#8221; (Edeb yâ Hû!..) idi. [2]</p>
<p><strong>2. Tasavvuf, Nefs Tezkiyesi ve Kalb Tasfiyesidir</strong><br />
   İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden dolayı, ölüm vaktine kadar nefs denen ve binbir menfîlikleri ihtivâ eden bir illetle müptelâdır. O, velâyetin en üst derecelerine de yükselse, dünyâ, nefs ve şeytan üçlüsünün dâimî bir hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de bu tehlikeleri bertaraf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcesinde Hakk&#8217;a yönelmekle başlar.<br />
   Dolayısıyla insan fıtratında var olan kötülük işleme meyillerini (fücûr) terbiye edip takvâ tohumlarını yeşertmek için nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi zarûrîdir. Bunun için her insan, istîdâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk&#8217;ı bilmek ve bu bilgiyi irfân hâline getirerek amel-i sâlihlerle Mevlâ&#8217;yı tesbih ve tekrîm etmekle mükelleftir. İşte &#8220;kulluk&#8221; kısaca budur. Bu kulluk keyfiyetinin hedefine varması ise, insanın nefs engelini aşarak ulvî duygularla dolması demek olan nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine bağlıdır. &#8220;Vâsıl-ı ilâllâh&#8221;[3] olup &#8220;Likâullâh&#8221;[4] ile şereflenmek ancak bu sûretle mümkündür.<br />
   Aslî cevheri itibâriyle kalb, bu âlemde &#8220;nazargâh-ı ilâhî&#8221;dir. Yâni Cenâb-ı Hakk&#8217;ın nazarlarının tecellî makâmı olmak gibi bir şerefe mazhardır. Ancak nasıl ki bir sarayın &#8220;taht&#8221;ında sultandan gayrısının oturması mümkün değilse, vücûd mülkünün sarayı hükmündeki kalbin de, Allâh&#8217;tan gayrı her şeyden, yâni nefsânî düşüncelerden, çirkin temâyüllerden ve mâsivâdan arındırılıp temizlenmesi gerekir. Aksi hâlde kalb, ilâhî lutuflara kapanır. Fakat bu, Allâh&#8217;tan başkasına muhabbet beslenemeyeceği mânâsına gelmez. Gerçi, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip de kalb-i selîmin zirvelerine ulaşanlar, mâsivâ muhabbetinden âzâde olmuşlardır. Ancak diğer insanlar, derece derece mal, evlâd vs. muhabbetlerini kalblerinden tamâmıyla silmeye muvaffak olamazlar. Esâsen bu nevî muhabbetler, belirli bir sınırı aşmadığı müddetçe meşrûdur.<br />
   Kalb tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için kalbin maddî ve mânevî hayâttaki mevkiine bakmak kâfîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalbin insandaki hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:<br />
   &#8220;&#8230; İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur. Dikkat ediniz ki, o kalbdir.&#8221; (Buhârî, Îmân, 39)<br />
   Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifâde eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalb ile yapıldığı takdîrde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zîrâ ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.<br />
   Bu keyfiyet ise, ancak erbâbınca icrâ olunacak kalbî eğitim neticesinde elde edilen bir hâldir. Hak dostlarının kalb eğitiminde hedefledikleri nokta, kalbin sürekli Allâh ile beraber olma şuuruna (ihsâna) erişmesi ve böylece diri kalb vasfına kavuşmasıdır. Kalbin bu kıvâma ulaşması için mâsivâdan, yâni Allâh&#8217;ın dışındaki her şeyden arınmış olması zarûrîdir.<br />
   Bu kıvâma ulaşan kalb, ince ve derin hakîkatleri görür hâle gelir. Kalb, kesâfetten kurtulup letâfete büründüğü nisbette de ilâhî esmâ ve esrârın mâkesi olur. Böylece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kalb yoluyla bilinmesi demek olan mârifetullâh hâsıl olur. Bu ise, ilmin irfân hâline gelmesi demektir.</p>
<p> </p>
<p>   Allâh&#8217;ın huzûruna ancak selîm kalble, yâni tasfiye edilen, bütün mânevî hastalıklardan arındırılıp içi ilâhî muhabbet ile doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanların kurtulacağını Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَوْمَ لاَ يَنفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ</h2>
<p> <span style="color: #003300;">  &#8220;O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh&#8217;a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ.&#8221; </span>(eş-Şuarâ, 88-89)<br />
   Diğer taraftan nefsini temizleyemeyen ve Allâh&#8217;ın zikrinden uzak kalarak katılaşan kalblerin ise helâk olacağı yine Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de şöyle bildirilmiştir:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;&#8230; Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir.&#8221;</span> (eş-Şems, 7-10)<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;&#8230;Allâh&#8217;ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.&#8221;</span> (ez-Zümer, 22)<br />
   Bu âyet-i kerîmeler ışığında Ebû Saîd el-Harrâz&#8217;ın şu sözü ne kadar mânidardır:<br />
   &#8220;Kâmil insan, Allâh&#8217;ın, kalbini temizleyip nûrla doldurduğu kimsedir.&#8221;<br />
<strong>3. Tasavvuf, Sulhü Olmayan Mânevî Bir Cenktir</strong><br />
   Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri&#8217;ne âit olan bu târif, tasavvufun nefse karşı ömür boyunca devam eden bir mücâhede olduğunu ifâde etmektedir. Nefse karşı cihâd, nefsin meşrû olmayan bütün isteklerine mânî olmaktır.<br />
   Harpler, muayyen zaman ve mekanlarda yapılır ve biter. Nefse karşı girişilen bu mücâhedenin ise bir ömür boyu inkıtâsız devâm ettirilmesi gerekir. Âyet-i kerîmede:<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;&#8230; Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!&#8221;</span> (el-Hicr, 99) buyurulmuştur.<br />
   Cenâb-ı Hak, nefsin hîle ve desîselerine kapı aralayan &#8220;gaflet&#8221;e karşı dâimî bir teyakkuz hâlinde bulunup bu minvâl üzere kulluğa devâm edilmesini şöyle emretmiştir:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً</h2>
<h2 style="text-align: right;">وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini zikret! Gâfillerden olma!&#8221;</span> (el-A&#8217;raf, 205)<br />
   Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;in bizzat iştirâk ettikleri ve &#8220;Gazvetü&#8217;l-Usra&#8221;, yâni &#8220;Zorlu Sefer&#8221; adıyla anılan Tebük Gazvesi dönüşünde ifâde buyurdukları:<br />
   &#8220;Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz.&#8221; tâbirleri, şüphesiz ki bu târifin ilhâm kaynağıdır. Pek zorlu bir seferden sonra vârid olan bu söz üzerine:<br />
   &#8220;Bundan daha büyük cihâd olur mu?&#8221; diye hayrete düşen ashâbına Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;- Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefs ile mücâhedeye dönüyoruz!&#8221;[5] şeklinde mukâbelede bulunmuşlardır.<br />
   Asrımız araştırmacılarından R. Garaudy, İslâm&#8217;daki bu küçük ve büyük cihâd dengesinin önemini şöyle değerlendirir:<br />
   Tamâmen İslâmî bir mânevî eğitim şekli olan tasavvuf, aslında insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırıp nefsine mahkûm eden her türlü arzuya karşı yapılan iç mücâdele demektir. Bunun İslâm ıstılâhındaki adı büyük cihâddır. Müslümanları Allâh yolundan ayırıp kendisine râm eden her türlü iktidar, zenginlik ve yanlış bilgilere karşı, onun birlik ve âhengini sağlamak için çalışmak ise, küçük cihâd olarak adlandırılmıştır. Ferd ve cemiyetin saâdet ve selâmetini sağlayan da, bu iki cihâd arasındaki dengedir.[6]</p>
<p><strong>4. Tasavvuf İhlâstır</strong><br />
   Tasavvuf, Allâh&#8217;a karşı samîmiyettir. Amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi kastederek îfâ etmek ve onlar üzerine başka gâyelerin gölgesini düşürmemek, dînî ıstılahta &#8220;ihlâs&#8221; kelimesiyle ifâde olunur. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rızâsından gayrı bütün emelleri kalbden temizlemek, müslümanın memur bulunduğu büyük bir fazîlettir.<br />
   Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rızâsını kazanmak için emredilmiş bulunan amellere bir ortağın karıştırılması, ihlâssızlık veya riyâkârlıktır ki, ind-i ilâhîde o ameller, fâillerine faydasız bir yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Bu da Allâh katında amelleri makbul kılan aslî şartlardan en ehemmiyetlisinin &#8220;ihlâs&#8221; olduğunu gösterir.<br />
   İhlâs, Cenâb-ı Hakk&#8217;a yakınlaşma arzusuyla her türlü dünya menfaatlerinden kalbi koruyabilmektir.<br />
   İhlas, kulları en büyük hayır olan ilâhî rızâya nâil eyler.<br />
   Kulların amellerinden Allâh Teâlâ&#8217;nın asıl murâdı, onların ancak kendi rızasına uygun olarak ihlâsla îfâ edilmesidir. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitâb&#8217;ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dîni sadece Allâh&#8217;a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et!..&#8221; </span>(ez-Zümer, 2)<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;De ki: Ben, dîni Allâh&#8217;a has kılarak (ihlâslı bir şekilde) O&#8217;na kulluk etmekle emrolundum.&#8221; </span>(ez-Zümer, 11)<br />
   Huzûr-i ilâhîden kovulan İblis, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ!..&#8221; </span>(el-Hicr, 39-40 )<br />
   Tasavvuf, her şeyi Allâh&#8217;a adamak, nîmet ve izzeti O&#8217;ndan bilmek ve benlikten kurtulmaktır. İnsan, hangi hâl ve makamda olursa olsun kendisinde bir varlık ve üstünlük vehmetmemelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir zaferi münâsebetiyle Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;e şöyle buyurmuştur:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı&#8230;&#8221; </span>(el-Enfâl, 17) [7] <br />
   O hâlde insan, acziyetini ve kulluğunu dâimâ hissetmeli, her türlü nîmet, muzafferiyet ve muvaffakıyetin Allâh Teâlâ&#8217;dan gelen bir lutuf olduğunu bilmelidir. Aksi hâlde amellerinin ecri azalır veya tamamen kaybolur.</p>
<p> </p>
<p>   Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-, ibâdetlerinde ihlâsı kaybedip, benlik ve hevâlarını öne çıkartan kimselerin âkıbeti hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in şöyle buyurduğunu haber vermektedir:<br />
   &#8220;Kıyamet günü hesâbı ilk görülecek kişi, şehid düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allâh Teâlâ, ona verdiği nîmetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Peki bunlara karşı ne yaptın?&#8221; buyurur.<br />
   O kimse:<br />
   &#8220;- Şehid düşünceye kadar Sen&#8217;in uğrunda cihâd ettim.&#8221; diye cevap verir.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Sen, ne kahraman adam desinler diye savaştın, o da denildi.&#8221; buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır.<br />
   Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur&#8217;ân okumuş bir kişi huzûra getirilir. Allâh Teâlâ ona da verdiği nîmetleri hatırlatır. O da hatırlar ve îtirâf eder. Ona da:<br />
   &#8220;- Peki bu nîmetlere karşılık ne yaptın?&#8221; diye sorar.<br />
   O ise:<br />
   &#8220;- İlim öğrendim, öğrettim ve Sen&#8217;in rızân için Kur&#8217;ân okudum.&#8221; cevâbını verir.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Sen, âlim desinler diye ilim öğrendin, ne güzel okuyor desinler diye Kur&#8217;ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi.&#8221; buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır.<br />
   (Daha sonra) Allâh&#8217;ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allâh Teâlâ verdiği nîmetleri ona da hatırlatır. O da verilen nîmetleri hatırlar ve îtirâf eder.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Peki ya sen bu nîmetlere karşılık ne yaptın?&#8221; buyurur.<br />
   O şahıs:<br />
   &#8220;- Verilmesini sevdiğin, râzı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım.&#8221; der.<br />
   Hak Teâlâ:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını ne cömert adam desinler diye yaptın. Bu da senin için zâten söylendi.&#8221; buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.&#8221; (Müslim, İmâre, 152)<br />
   <br />
   Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrum bir şekilde ibâdet eden kimselere şöyle seslenir:<br />
   &#8220;Ey gâfil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samîmiyetle Hakk&#8217;a çevirebilseydin de &#8220;Yücelerin yücesi olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.&#8221; demenin mânâsını lâyıkıyla bilebilseydin, yâni sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!..&#8221;<br />
   İhlâssız ibâdetler, fânî ortaklar ve mânevî kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. İhlâssız yapılan amel, kula hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim, dînin îmandan sonra en mühim emri olan namaz ibâdetini bile ihlâs şartına riâyet etmeden îfâ edenler, şu âyet-i kerîmenin dehşetli itâbına mâruz kalmışlardır:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar ve gösteriş yaparlar&#8230;&#8221;</span> (el-Mâûn, 4-6)<br />
   Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmaktadır:<br />
   &#8220;İhlâs, ameli mânevî bulanıklıktan tasfiye etmektir.&#8221;<br />
   Bir başka Allâh dostu ise:<br />
   &#8220;İhlâsta iddialı olmak, bir nevî ihlâssızlıktır.&#8221; der. Zîrâ ihlâs ve takvâda en büyük tehlike, müminin kendisini takvâ sâhibi görmesidir.<br />
   Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:<br />
   &#8220;Dîninde ihlâslı ol! Böyle yaparsan, az amel bile sana kâfî gelir.&#8221; (Hâkim, Müstedrek, IV, 341)<br />
   &#8220;Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalblerinize ve amellerinize bakar.&#8221; (Müslim, Birr, 34)</p>
<p><strong>   5. Tasavvuf İstikâmettir</strong><br />
   Tasavvufta kitâb ve sünnete sımsıkı sarılmanın tam ifâdesi &#8220;istikâmet&#8221;tir. Cenâb-ı Hak, bu hususta Peygamberine ve O&#8217;nun şahsında biz ümmetine âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا</h2>
<p>   <span style="color: #003300;">&#8220;Ey Habîbim! Beraberindeki tevbe eden (mümin)&#8217;lerle birlikte, emrolunduğun gibi istikâmet üzere olun ve aşırı gitmeyin!..&#8221;</span> (Hûd, 112)<br />
   Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in:<br />
   &#8220;Beni Hûd Sûresi&#8230; ihtiyarlattı.&#8221; (Tirmizî, Tefsîr-i Sûre, 56/6) buyurmasına sebep olan bu ilâhî[8] hitab, müfessirlerce şöyle anlaşılmıştır:<br />
   &#8220;Ey Nebî! Kur&#8217;ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikâmet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüphe ve tereddüde mahal kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların ileri geri konuşmalarına bakma, onları Allâh&#8217;a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazifelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin tebliğ, icrâ ve tatbikinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır.&#8221;[9]<br />
   Abdullâh bin Abbas -radıyallâhu anh- bu âyetle ilgili olarak şöyle demiştir:<br />
   &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir hitâb vâkî olmamıştır.&#8221; (Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, II, 9)<br />
   Buradaki hitap her ne kadar Nebiyy-i Zîşân Efendimiz&#8217;e ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alâkalı istikamet endîşesi değildi. Zîrâ O:<br />
   &#8220;(Ey Habibim! Sen) sırât-ı müstakîm üzeresin.&#8221; (Yâsîn, 4) te&#8217;yîd-i ilâhîsine mazhardı. Onu bu kadar çok ihtiyarlatan, emrin müminlere de râcî olması sebebiyle onlar hakkında duyduğu endişedir.</p>
<p> </p>
<p>  Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in bi&#8217;setinden sonra, Fahr-i Kâinât&#8217;ın rehberliği dışındaki hiçbir yol insanı Allâh&#8217;a götürmez. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendi muhabbet ve mağfiretini, Peygambere itaat şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ</h2>
<h2 style="text-align: right;">فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh&#8217;ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh Ğafûrdur, Rahîmdir.&#8221;</span> (Âl-i İmrân, 31)<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;De ki: Allâh&#8217;a itaat edin; Peygamber&#8217;e de itaat edin&#8230; Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş (hidâyete ermiş) olursunuz.&#8221; </span>(en-Nûr, 54)<br />
   Zünnûn-i Mısrî -kuddise sirruh- da:<br />
   &#8220;Ahlâkında, fiil ve hareketlerinde Allâh Teâlâ&#8217;nın habîbinin sünnetine uyan kimse, Hakk&#8217;a olan sevgisini isbat etmiş olur.&#8221; buyurarak bu hakîkati te&#8217;yîd eder.<br />
   Bayezid-i Bistâmî -kuddise sirruh- ise:<br />
   &#8220;Havada bağdaş kurup oturabilen birini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudûdlarını koruduğunu, sünnete tâbî olduğunu ve Hakk&#8217;ın hukûkuna riâyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız.&#8221; der.<br />
   İstikâmet ehlinin yolu olan &#8220;sırât-ı müstakîm&#8221;e lâyıkıyla sülûk edebilenler hakkında Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:<br />
   &#8220;Kim Allâh&#8217;a ve Rasûlüne itaat ederse işte onlar, Allâh&#8217;ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!&#8221; (en-Nisâ, 69) buyurulmuştur.<br />
   Âyet-i kerîmede de görüldüğü üzere sırât-ı müstakîm (dosdoğru yol), seçkin kimselerin yoludur. İstikâmetin esası da îmân ve takvâdır. Bu ikisinin mahalli ise kalbdir. Bu itibarla istikâmet, kalbde bulunan îmân ve takvâ ile vücûdun yek-âhenk olmasıdır. Kalbdeki îmân, ihlâs ve îtidal, istikâmeti sağlar ve dâimî kılar. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Dil istikâmet üzere olmadıkça kalb, kalb istikamet üzere olmadıkça îmân müstakîm olmaz.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198 ) buyurmuşlardır.<br />
   Kendisinden nasihat isteyen birisine Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Allâh&#8217;a inandım de! Ondan sonra da istikamet üzere dosdoğru ol.&#8221; (Müslim, Îmân, 62) buyurarak dîni hülâsâ etmiştir.</p>
<p> </p>
<p>   Her hususta istikâmeti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zîrâ istikâmet, ibâdette ifrat ve tefrite düşmeden îtidali muhafaza ile Hak yolunda sebat etmek ve emrolunanı, emrolunduğu gibi ve tâkatinin yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu yüzden en büyük kerâmet istikâmettir.<br />
   Allâh dostları istikâmet üzere olmayı şiâr edinmişlerdir. Gerçek istikâmet ise Fahr-i Kâinât&#8217;ın nurlu yolundan gitmektir.<br />
   Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rûmî bu hakîkati ne güzel ifâde etmiştir:<br />
   &#8220;Bu can tende durdukça, Kur&#8217;ân&#8217;ın bendesiyim ve Muhammedü&#8217;l-Muhtâr&#8217;ın yolunun toprağı, ayağının tozuyum. Eğer biri benim sözlerimden, bundan başka bir şey naklederse, naklettiği sözden de, kendisinden de bîzârım.&#8221;<br />
&#8220;Kim Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in sofrasından başka bir sofraya giderse, bil ki şeytan onunla bir kaptan yemek yer. Zîrâ, o irfan sofrasından başka bir sofra seçen kişinin boğazını kemik yırtar ve deler.&#8221;</p>
<p> </p>
<p><strong>6. Tasavvuf, Rızâ ve Teslîmiyettir<br />
</strong>   Teslîmiyet; boyun eğmek, itaat etmek, teslim olmak ve itirazsız kabul etmek demektir. İslâm kelimesi de aynı köktendir. Tasavvuf kulun, ilâhî istikâmet üzere yaşayabilmesi ve her nefeste Rabbine daha ziyâde yaklaşabilmesi için, Hakk&#8217;a rızâ ve teslîmiyet duygusunu gönüllere yerleştirir.<br />
   Çünkü şu fânî âlemi kuşatan binbir elem, keder ve çilelerin tesiri ve nefsânî aldanışların kesâfeti, ancak Hakk&#8217;a rızâ ve teslîmiyet netîcesinde azalmaya başlar. Yâni rızâ ve teslîmiyetin berekâtı ile ızdıraplar âdetâ hissedilmez hâle gelir. Hattâ iptilâlar bile Rabbin bir iltifâtı şeklinde telakkî olunarak sürûra döner.<br />
   Teslîmiyet, kader tecellîlerini engin bir rızâ ile karşılamak, tedbirden sonra mukadderâtı kabullenmek ve tahakkuk edecek netîceye gönül hoşluğu içinde boyun eğmektir. Bu teslîmiyetin en güzel misâli, Allâh&#8217;ın emrine imtisâlen ciğerpâresini kurban etmeye götüren İbrahim -aleyhisselâm- ile boynunu ilâhî takdîre seve seve uzatan İsmail -aleyhisselâm-&#8217;da tecellî etmiştir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm bu iki Peygamberin teslîmiyetini bütün insanlığa misâl olarak göstermiş ve onlar hakkında:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;Her ikisi de Allâh&#8217;ın emrine teslim olmuşlardı&#8230;&#8221; </span>(es-Saffât, 103) buyurmuştur. Onların bu teslîmiyetleri, başlı başına bir ibâdetin rükünlerini teşkil etme şeklindeki ilâhî iltifâta nâil olmuştur. Hac ibâdeti, kıyamete kadar gelecek ümmete, her ân teslîmiyeti tebliğ eden bir lisândır.<br />
   Emir ve nehiylerde Hakk&#8217;a teslim olmak; ilâhî takdire, meşakkat ve imtihanlara sabır ve tevekkülle rızâ göstermek gerekir. Zîrâ kemâlin anahtarı iptilâlardır.<br />
   Şakîk-ı Belhî:<br />
   &#8220;Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmaya heves etmez.&#8221; buyurmuştur. Bu nükteye âgâh olan Allâh dostları, gam ve sürûra aynı gözle bakmışlar; aşırı sürûr ile aşırı ızdırab gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve teslîmiyet makamında terakkî etmişlerdir.<br />
   Teslîmiyetin bir yönü de &#8220;aşk&#8221; ve &#8220;ilâhî muhabbet&#8221;tir. Zîrâ sevenler sevdiklerinden gelen her şeyi hoş karşılayarak sevgilerindeki samîmiyeti izhâr ve isbât etme gayreti içinde olurlar.<br />
   Ebû Ali Ruzbârî, muhtemelen bu düşünceden hareketle tasavvufu:<br />
   &#8220;Kovulsa bile, kişinin sevgilinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir.&#8221; diye târif etmiştir.<br />
   Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi, muhabbeti nisbetinde kucaklar. İbrahim -aleyhisselâm-&#8217;ın Allâh&#8217;a olan teslîmiyet ve aşkının tecellîsi, dünya ateşini bir anda gül bahçesine çevirmişti. Yâkûb -aleyhisselâm-&#8217;ın ilâhî takdîr karşısındaki rızâ ve teslîmiyeti, yavrusu Yusuf&#8217;un hasret acısını:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;Bana sabr-ı cemîl düşer.&#8221; </span>(Yûsuf, 18 ) diyerek bastırmaya muvaffak kılmıştı.<br />
   Tasavvuf ehli, peygamberlerin yolu olan Hakk&#8217;a teslîmiyeti, hayatlarının mihveri kılmışlardır. Zîrâ Râbiatü&#8217;l-Adeviyye -kuddise sirruhâ-&#8217;nın da dediği gibi:<br />
   &#8220;Seven sevdiğine itaat eder.&#8221;<br />
   Yâni teslîmiyet, sevgiye dayanan gönüllü bir itaat işidir.<br />
   Ashâb-ı kirâm da Peygamberimize olan sevgi, bağlılık ve itaatleri nisbetinde tekâmül etmişlerdir. Sevgi ve teslîmiyet ile itirazsız boyun eğmeleri sâyesinde bütün ümmete nümûne yıldızlar olmuşlardır.</p>
<p> </p>
<p>   <span style="text-decoration: underline;">Tasavvufun târifleriyle ilgili olarak bu anlatılanlardan ilhâmla şunları söyleyebiliriz:<br />
</span>   Tasavvuf, maddî-mânevî kirlerden arınıp, güzel ahlâk ve vasıfları kazanarak, dîni, özüne uygun bir keyfiyette yaşayabilme gayretidir. Böylece, sırf aklın çözmeye kâfî gelmediği maddî veya mânevî hadiselerdeki sırrî oluşlar ve yüce muammâları kuşatıcı bir görüş olgunluğuna ulaşmaktır. Gönlün, sonsuz rûhânî hazlara duyduğu meclûbiyetin önünde âdetâ bir ayak bağı olan nefs engelini aşabilmeye çalışmaktır. Rûhun hapsedilmiş olduğu bedenin nefsânî temâyüllerini aşarak bütün hâdiselerin özündeki mücerred hakîkatleri, idrâklerin hudûdundaki perdenin de arkasında cereyân eden ibret ve hikmet safhalarını, ârifâne bir üslûb ile temâşâ edebilmeyi sağlayan birtakım hâller ve bilgilerin ilmidir.<br />
   Bu tasavvuf tarifleri mevzuunda neticeyi, Aksaray Olanlar Dergâhı Şeyhi İbrahim Efendi&#8217;nin meşhur &#8220;tasavvuf manzûmesi&#8221;ne bırakalım:<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Bidâyette tasavvuf sûfî bî-cân olmağa derler<br />
                          Nihâyette gönül tahtında sultân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvufun başlangıcı, maddî varlığından sıyrılan ve kendinde bir varlık görmeyen, kısaca irâdesini Hakk&#8217;a teslim etmiş bir sûfî olabilmektir. Sonu ise, bütün ilâhî güzellikleri kazanarak gönül tahtının sultânı olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Tarîkatte ibârettir tasavvuf mahv-ı sûretten<br />
                          Hakîkatte sarây-ı sırda mihmân olmağa derler</span><br />
</strong>   &#8220;Tarîkatte tasavvuf; sûretin mahvından ibârettir. Yâni beşerî zaaflardan kurtulmaktır. Hakîkat olarak ise, ilâhî sır sarayının misafiri olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                         Bu âb u kil libâsından tasavvuf ârî olmaktır<br />
                          Tasavvuf cism-i sâfî nûr-i Yezdân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, toprak ve sudan ibaret fânî elbiselerden/kafeslerden kurtulmaktır. Böylece tertemiz bir varlık olarak Allâh Teâlâ&#8217;nın nûru hâline gelebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Tasavvuf lem&#8217;ayı envâr-ı mutlaktan uyarmaktır<br />
                          Tasavvuf âteş-i aşk ile sûzân olmağa derler.</span></strong></p>
<p>&#8220;Tasavvuf, (gönül mumunun) ışığını, ilâhî nurlarla tutuşturmaktır. Çünkü tasavvuf aşk ateşi ile tutuşmaya derler.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvufta şerâit nâme-i hestîyi dürmektir<br />
                              Tasavvuf ehl-i şer&#8217; u ehl-i îmân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvufta esas olan, varlık kitabını dürmek, benlikten sıyrılmaktır. Asıl tasavvuf, şeriat ehli ve hakîkî îmân sahibi olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ârif olmaktır hakîmen âdetullâha<br />
                              Tasavvuf cümle ehl-i derde dermân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, ilâhî sır, tecellî ve irâdenin hikmetlerini bilmektir; ârifliktir. Yine tasavvuf, bütün dert sahiplerine derman olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ten tılısmın ism miftâhıyla açmaktır<br />
                              Tasavvuf bu imâret külli vîrân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, bu beden tılsımını isim anahtarı (Allâh ismi) ile çözmektir. Yine tasavvuf, bu fânî imâreti tamamen yok etmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf sûfî kâli hâle tebdil eylemektir bil<br />
                              Dahî her söz ki söyler âb-ı hayvân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Bilesin ki tasavvuf, sûfînin sözünü (ve bilgisini) hâle dönüştürmektir. Bu, bir bakıma onun her sözünün bir âb-ı hayât (ölümsüzlük iksiri) olmasıdır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ilm-i ta&#8217;bîrât u te&#8217;vîlâtı bilmektir<br />
                              Tasavvuf can evinde sırr-ı Sübhân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, büyük bir derinlik kazanarak tâbîr ve te&#8217;vîl ilimlerine vâkıf olmak ve böylece insan, kâinât, Kur&#8217;ân ve sünnetteki ilâhî sırları idrâk etmektir. Yine tasavvuf, can evinde Allâh&#8217;ın bir sırrı olabilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâlih olmaktır<br />
                              Tasavvuf Hakk&#8217;ın esrârında hayrân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın azamet, kudret ve güzelliği karşısında büyük bir hayret ve dehşet içinde olarak hem sarhoş hem de uyanık olmaktır. Çünkü tasavvuf, Hakk&#8217;ın sonsuz sırlarına hayranlıktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf kalb evinden mâsivâllâhı gidermektir<br />
                              Tasavvuf kalb-i mümin arş-ı Rahmân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, gönül sarayından Allâh&#8217;tan başka her şeyi çıkarmaktır. Çünkü tasavvuf, mümin bir kalbin Allâh&#8217;ın arşı olması demektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf her nefeste şarka vü garba erişmektir<br />
                              Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, her nefeste doğuya ve batıya erişmek, yâni oralardaki ehl-i îmânı düşünmek, onların sevinç ve kederlerine ortak olmak; ihtiyaç sahiplerine hizmet etmektir. Yine tasavvuf, bütün halkı görüp gözetmeye çalışmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf cümle zerrât-ı cihanda Hakk&#8217;ı görmektir<br />
                              Tasavvuf gün gibi kevne nümâyân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, cihanın bütün zerrelerinde Hakk&#8217;ı müşâhede etmektir. Böylece tasavvuf, âlemlere güneş gibi olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin<br />
                              Tasavvuf âlem-i akla Süleymân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, yetmiş iki milletin dilini bilmek, yâni herkesin hâlinden anlamaktır. Tasavvuf, akıl âlemine Süleyman olmaktır.&#8221;<br />
<strong>                              <span style="color: #333333;">Tasavvuf urvetü&#8217;l-vüskâ yükün can ile çekmektir<br />
                              Tasavvuf mazhar-ı âyât-ı gufrân olmağa derler</span><br />
</strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın insana yüklediği ilâhî emânet olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve onun getirdiği mes&#8217;ûliyeti canla başla taşımaktır. Tasavvuf, ilâhî mağfireti müjdeleyen âyetlerin mazharı olmaya derler.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ism-i âzamla tasarruftur bütün kevne<br />
                              Tasavvuf câmi-i ahkâm-ı Kur&#8217;ân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, bütün kâinâta &#8220;İsm-i a&#8217;zam&#8221;la tasarruf etmektir. Yine tasavvuf, Kur&#8217;ân hükümlerini gönülde cem etmek, yâni canlı bir Kur&#8217;ân olabilmektir.&#8221;<br />
<span style="color: #333333;"><strong>                              Tasavvuf her nazarda zât-ı Hakk&#8217;a nâzır olmaktır<br />
                              Tasavvuf sûfîye her müşkil âsân olmağa derler</strong></span><br />
   &#8220;Tasavvuf, her bakışta Cenâb-ı Hakk&#8217;a yönelmektir. Yine tasavvuf, sûfîye, bütün zorlukların kolaylaşmasıdır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                        Tasavvuf ilm-i Hakk&#8217;a sînesini mahzen etmektir<br />
                        Tasavvuf sûfî bir katreyken ummân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, gönlünü Hakk&#8217;ın ilmine mekân etmek, yâni ledünnî ilme sahip olmaktır. Böylece tasavvuf, bir damla hükmünde iken sûfînin engin bir derya hâline gelmesidir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf külli yakmaktır vücûdun nâr-ı &#8220;lâ&#8221; ile<br />
                              Tasavvuf nûr-i &#8220;illâ&#8221; ile insân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın varlığı karşısında bütün mevcudâtın &#8220;lâ / yok&#8221; ateşiyle yanıp kül olmasıdır. Tasavvuf, &#8220;illâ&#8221; nûruyla, yâni temizlenmiş bir gönülle Allâh&#8217;ı tevhîd ederek insan-ı kâmil olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf &#8220;kul kefâ billâh&#8221; ile dâvet-dürür halkı<br />
                              Tasavvuf &#8220;irciî&#8221; lafzıyla mestân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf,<span style="color: #003300;"> &#8220;De ki: Allâh sana yeter!&#8221;</span> (er-Ra&#8217;d, 43) âyetiyle insanları Hak yoluna davet etmektir. Yine tasavvuf, <span style="color: #003300;">&#8220;Rabbine dön!&#8221; </span>(el-Fecr, 28 ) lafzının zevkiyle kendinden geçmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf günde bin kerre ölüp yine dirilmektir<br />
                              Tasavvuf cümle âlem cismine can olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, her gün ölmeden evvel ölmek sırrını binlerce kez yaşamak ve kalben diri kalmaktır. Bundan sonra tasavvuf, bütün âlemin cismine can olabilmek, yâni diğer gönülleri de ihyâ edebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf zât-ı insan zât-ı Hak&#8217;da fâni olmaktır<br />
                              Tasavvuf kurb-ı &#8220;ev ednâ&#8221;da pinhân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, insanın kendi varlığını, Hakk&#8217;ın varlığında yok etmesidir. Böylece tasavvuf, mîrac vuslatında tecellî eden ve âyet-i kerîmede <span style="color: #003300;">&#8220;iki yaydan daha yakın&#8221;</span> (en-Necm, 9) şeklinde ifâde buyurulan bir yakınlık içerisinde bile kendini gizleyebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf cânı cânâna verip âzâde olmaktır<br />
                              Tasavvuf cân-ı cânân cân-ı cânân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, canı sevgiliye verip her türlü fânî esaretten kurtulmaktır. Bu bakımdan tasavvuf, sevgilinin canı, evet sevgilinin canı olabilmek, yâni onun tarafından da sevilmektir.&#8221;<br />
                                     <span style="color: #333333;"><strong>Tasavvuf bende olmaktır hakîkat hak ey İbrahim<br />
                              Tasavvuf şer&#8217;-i Ahmed dilde burhân olmağa derler</strong></span><br />
   &#8220;Ey İbrahim! Tasavvuf, aslında Allâh Teâlâ&#8217;ya kul-köle olmaktır. Bunun için tasavvuf, Hazret-i Ahmed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in yolunu ve düstûrlarını gönülde bir delil (rehber) eylemektir.&#8221;</p>
<p> <br />
    _________________<br />
    1.Veresetü&#8217;l-Enbiyâ: Peygamberlere, husûsiyle Âhirzaman Nebîsi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;e zâhiren ve bâtınen; ilim, amel ve ahlâk bakımından vâris olmuş hakîkî âlimlerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte:<br />
&#8220;Hakîkî âlimler, peygamberlerin vârisleridir.&#8221; (Ebû Dâvud, İlim, 1) buyurulmuştur.<br />
    2.Bu ifâde edebe riâyete çağıran bir îkaz olduğu gibi, aynı zamanda &#8220;Yâ ilâhî! Edeb lutfeyle!&#8221; mânâsında bir niyâzdır.<br />
    3.Vâsıl-ı ilallâh: Dünyâda kalben Yüce Allâh&#8217;a ulaşmak.<br />
    4.Likâullâh: Âhirette Rabbimizin cemâline kavuşmak.<br />
    5.Süyûtî, Câmiu&#8217;s-Sağîr, II, 73.<br />
    7.Bkz. R. Garaudy, İslâm&#8217;ın Vaad Ettikleri, s. 47.<br />
    8.Allâh Rasûlü savaş esnâsında küffar ordusunun üzerine yerden bir avuç toprak alıp saçmış ve o toprak Allâh&#8217;ın izniyle kâfirlerin gözlerini bürüyerek onları şaşkın hâle getirmişti. Âyet-i kerîme bu hadisenin ardından nüzûl etmiştir.<br />
    9.Bkz. Kurtubî, el-Câmi&#8217;, IX, 107.<br />
    10.Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur&#8217;ân Dili, IV, 2829-2830.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

