Kategori Arşivi: Tasavvuf

Razı Ol, Mutlu Ol…

Çağın ve modernitenin insanlığa sunduğu onca imkâna rağmen, dünyamız tarihin hiçbir döneminde bu asır kadar mutsuz insanı bir arada görmemiştir herhalde. Emrine sunulan onca kolaylığa ve imkanlara rağmen insanoğlu yine mutsuz yine mutsuz…

Mutsuzuz çünkü, ‘ne kadar imkan o kadar mutluluk’ fikrine saplanmış bulunuyoruz. Bu saplantıdan kurtulamadığımız sürece de gerçek mutluluğa ve huzura ulaşamıyoruz.

Oysa her ne şart altında olursa olsun Allah’tan gelene, O’nun takdirine razı olabilsek dünya ve ahiret mutluluğumuz yolunda çok büyük adımlar atmış olacağız.

Allah Teala Maide süresinde dünya ve ahiret ‘kurtuluşumuz’ ve ‘saadetimiz’ için yol gösterirken.

“Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saadettir” buyuruyor.

Rıza, yani hoşnut ve memnun olma, kabul etme…

Tasavvufi tanımlamayla ise kaderin acı tecellileri karşısında kalbin huzur ve sükûn halinde bulunması…

Allah’ın kulundan razı olması… ve kulun Allah’tan razı olması… Devamı »

Kâvl’ İle Hâl’

kavl-ile-halKAVL-İ SEDÎD/ قول سديد/
DOĞRU SÖZ:

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ
وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًا

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin!” (Ahzâb, 70)

Cenâb-ı Hak, doğru sözlü olmanın mükâfatı sadedinde âyet-i kerîmenin devamında şöyle buyurmuştur:

“(Doğru söz söyleyin ki) Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nâil olur.” (Ahzâb, 71)

Doğru söz dünyada da âhirette de ıslahın, huzurun anahtarıdır. Doğru sözlü olmanın asıl mükâfatı âhiret yurdundadır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Bugün, sâdıklara, sıdklarının fayda vereceği gündür.” (Mâide, 119)

Yalan ise îmanla bir arada duramayacak bir âfettir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, yalanı sâir günahlardan çok daha fecî, en büyük günahlar arasında saymış, ashâbına yalancılığın felâketini defalarca tekrarlayarak beyan etmiştir. Devamı »

Nefsin Terbiye ve Arıtılmasının Önemi

nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemiKendisinden din uydurarak -din kisvesi altında- kalabalık kitlelerin yoldan çıkıp sapmasına neden olanların çoğu ilim ehli insanlardı, bunlardan bazısı ilim mahfillerinde ilim öğrenmiş, çileler çekmiş kimselerdi. Batıl fırkalardan birinin kurucusu, bizim okuduğumuz bu ilmiye medreselerinde okumuştur. Ama ilim öğrenmenin yanısıra nefsini ve ahlâkını düzeltmekle de uğraşmadığından Allah yolunda adım atamamış, habislik ve kötülüğü kendisinden uzaklaştıramamış ve neticede onca rezilliği işlemiştir. İnsan habisliği kendisinden uzaklaştırmazsa ne kadar okur ve tahsil ederse etsin hiçbir yararı olmayacağı gibi, zararları da vardır. İlim bu habis merkeze -kötü insanın beynine- girdi mi, habis dallarla budaklar verir, kökünden kötü bir ağaç -Şecerei habise- oluverir. Arınmamış kara bir kalbe bu tür mefhumlar yığıldıkça perdeler artar; kendisini temizleyip düzeltmemiş bir nefis için ilim karanlık bir perdedir: “İlim en büyük örtü, en büyük hicaptır” Devamı »

Kalb-i Selîm’in Alâmeti

Kalb-i Selîm’in Alâmeti

Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder:

“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)

Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden rafine etmek, yâni arındırıp inceltmek ve dünyada ihsân edilen her nîmeti uhrevî selâmet ve saâdetin sermâyesi kılabilmek gerekir. Devamı »

Kasvet-i Kalbin Devâsı

 

Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı zenginliğin kanaat olduğu unutulmaktadır.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:

“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)

İşte sadır inşirâhı, kalp ferahlığı ve vicdan huzûrunun nebevî reçetesi… Devamı »

Hamd ve Şükür

HAMD VE ŞÜKÜR

“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)

Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin;

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!” sûretinde vârid olmasıyla da sâbittir.

Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametinin, ilâhî sanat ve sıfat tecellîlerinin medih ve senâ edilmesi “hamd”; O’nun sayısız lutuf, nîmet ve ikramlarına karşı lisânen, fiilen ve kalben medh ü senâ ve teşekkürde bulunulması da “şükür”dür. Her iki lafız da mânâ itibâriyle birbirine çok yakındır. Devamı »

En Güzel Kelâmı Güzel Okumak

EN GÜZEL KELÂMI GÜZEL OKUMAK

Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiği kelimelerle değil, aynı zamanda onları telaffuz şekliyle de bârizleşir. Ateş ve ölüm saçan bir muhârebeden önce bir kumandanın, askerlerini harbe teşvîk için sarf ettiği sözlerdeki telaffuz tarzının, yâni kelimelerin mûsikîsinin asker üzerinde apayrı bir kuvvet ve tesir husûle getirdiği inkâr olunamaz. Nitekim târih ve kültürümüzde mühim bir yeri olan “mehter”i meydana getiren âmil de, bu tesir gücüdür.

Basit beşerî sözler için bile geçerli olan bu keyfiyetin, ilâhî bir kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Kim bilir belki de, Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın sünnet, dinlemenin farz olması da bu hikmete binâendir. Yine bu hakîkat sebebiyledir ki, İslâmî ilimler arasında Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına dâir müstakil bir ilim teşekkül etmiştir. “Kıraat İlmi” denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imamları gibi imamları ortaya çıkmıştır.

Nitekim, kendisine kitap verilen peygamberlerden Dâvûd -aleyhisselâm- da, diğer vasıflarından ziyâde, beşer târihinde “Dâvûdî” diye bilinen güzel sesi ile yâd edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla da sâbittir ki, Hazret-i Dâvûd’un, en güzel kelâm olan ilâhî kitabı okuyan hârikulâde sesi, kuşları ve tesbîh eden dağları kendisine boyun eğdirirdi. Devamı »