Kategori Arşivi: Tasavvuf

Razı Ol, Mutlu Ol…

Çağın ve modernitenin insanlığa sunduğu onca imkâna rağmen, dünyamız tarihin hiçbir döneminde bu asır kadar mutsuz insanı bir arada görmemiştir herhalde. Emrine sunulan onca kolaylığa ve imkanlara rağmen insanoğlu yine mutsuz yine mutsuz…

Mutsuzuz çünkü, ‘ne kadar imkan o kadar mutluluk’ fikrine saplanmış bulunuyoruz. Bu saplantıdan kurtulamadığımız sürece de gerçek mutluluğa ve huzura ulaşamıyoruz.

Oysa her ne şart altında olursa olsun Allah’tan gelene, O’nun takdirine razı olabilsek dünya ve ahiret mutluluğumuz yolunda çok büyük adımlar atmış olacağız.

Allah Teala Maide süresinde dünya ve ahiret ‘kurtuluşumuz’ ve ‘saadetimiz’ için yol gösterirken.

“Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saadettir” buyuruyor.

Rıza, yani hoşnut ve memnun olma, kabul etme…

Tasavvufi tanımlamayla ise kaderin acı tecellileri karşısında kalbin huzur ve sükûn halinde bulunması…

Allah’ın kulundan razı olması… ve kulun Allah’tan razı olması… Devamı »

Kâvl’ İle Hâl’

kavl-ile-halKAVL-İ SEDÎD/ قول سديد/
DOĞRU SÖZ:

يَاۤ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ
وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًا

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin!” (Ahzâb, 70)

Cenâb-ı Hak, doğru sözlü olmanın mükâfatı sadedinde âyet-i kerîmenin devamında şöyle buyurmuştur:

“(Doğru söz söyleyin ki) Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nâil olur.” (Ahzâb, 71)

Doğru söz dünyada da âhirette de ıslahın, huzurun anahtarıdır. Doğru sözlü olmanın asıl mükâfatı âhiret yurdundadır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Bugün, sâdıklara, sıdklarının fayda vereceği gündür.” (Mâide, 119)

Yalan ise îmanla bir arada duramayacak bir âfettir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, yalanı sâir günahlardan çok daha fecî, en büyük günahlar arasında saymış, ashâbına yalancılığın felâketini defalarca tekrarlayarak beyan etmiştir. Devamı »

Nefsin Terbiye ve Arıtılmasının Önemi

nefsin-terbiye-ve-aritilmasinin-onemiKendisinden din uydurarak -din kisvesi altında- kalabalık kitlelerin yoldan çıkıp sapmasına neden olanların çoğu ilim ehli insanlardı, bunlardan bazısı ilim mahfillerinde ilim öğrenmiş, çileler çekmiş kimselerdi. Batıl fırkalardan birinin kurucusu, bizim okuduğumuz bu ilmiye medreselerinde okumuştur. Ama ilim öğrenmenin yanısıra nefsini ve ahlâkını düzeltmekle de uğraşmadığından Allah yolunda adım atamamış, habislik ve kötülüğü kendisinden uzaklaştıramamış ve neticede onca rezilliği işlemiştir. İnsan habisliği kendisinden uzaklaştırmazsa ne kadar okur ve tahsil ederse etsin hiçbir yararı olmayacağı gibi, zararları da vardır. İlim bu habis merkeze -kötü insanın beynine- girdi mi, habis dallarla budaklar verir, kökünden kötü bir ağaç -Şecerei habise- oluverir. Arınmamış kara bir kalbe bu tür mefhumlar yığıldıkça perdeler artar; kendisini temizleyip düzeltmemiş bir nefis için ilim karanlık bir perdedir: “İlim en büyük örtü, en büyük hicaptır” Devamı »

Kalb-i Selîm’in Alâmeti

Kalb-i Selîm’in Alâmeti

Kıyâmet günü en çok muhtaç olacağımız şeyi, Rabbimiz şöyle beyân eder:

“O gün (kişiye) ne malın-mülkün faydası olacaktır ne de çoluk-çocuğun. Ancak kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile Allâh’ın huzûruna gelenler (kurtulacaktır).” (eş-Şuarâ, 88-89)

Kalb-i selîm’e nâil olabilmek de, kabir âleminden dâvetiye gelmeden evvel, âhiret yolculuğuna hazırlanmaya bağlıdır. Bunun için kalbi Allah’tan uzaklaştıran her şeyden rafine etmek, yâni arındırıp inceltmek ve dünyada ihsân edilen her nîmeti uhrevî selâmet ve saâdetin sermâyesi kılabilmek gerekir. Devamı »

Kasvet-i Kalbin Devâsı

 

Günümüzde yaşanan pek çok huzursuzluğun, rûhî sıkıntının ve kasvet-i kalp iptilâsının temelinde, âhireti unutup dünya derdine düşmek bulunmaktadır. Öyle ki, nice fakir, zengin olmanın; nice zengin de daha çok kazanmanın hırsıyla en başta kendi rûhuna eziyet etmektedir. Nereden ve nasıl kazandıkları düşünülmeden dünyanın geçici süs ve yaldızlarıyla donananların şatafatına heves edilmekte, lâkin en saltanatlı zenginliğin kanaat olduğu unutulmaktadır.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:

“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)

İşte sadır inşirâhı, kalp ferahlığı ve vicdan huzûrunun nebevî reçetesi… Devamı »

Hamd ve Şükür

HAMD VE ŞÜKÜR

“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)

Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin;

الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!” sûretinde vârid olmasıyla da sâbittir.

Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametinin, ilâhî sanat ve sıfat tecellîlerinin medih ve senâ edilmesi “hamd”; O’nun sayısız lutuf, nîmet ve ikramlarına karşı lisânen, fiilen ve kalben medh ü senâ ve teşekkürde bulunulması da “şükür”dür. Her iki lafız da mânâ itibâriyle birbirine çok yakındır. Devamı »

En Güzel Kelâmı Güzel Okumak

EN GÜZEL KELÂMI GÜZEL OKUMAK

Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiği kelimelerle değil, aynı zamanda onları telaffuz şekliyle de bârizleşir. Ateş ve ölüm saçan bir muhârebeden önce bir kumandanın, askerlerini harbe teşvîk için sarf ettiği sözlerdeki telaffuz tarzının, yâni kelimelerin mûsikîsinin asker üzerinde apayrı bir kuvvet ve tesir husûle getirdiği inkâr olunamaz. Nitekim târih ve kültürümüzde mühim bir yeri olan “mehter”i meydana getiren âmil de, bu tesir gücüdür.

Basit beşerî sözler için bile geçerli olan bu keyfiyetin, ilâhî bir kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Kim bilir belki de, Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın sünnet, dinlemenin farz olması da bu hikmete binâendir. Yine bu hakîkat sebebiyledir ki, İslâmî ilimler arasında Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına dâir müstakil bir ilim teşekkül etmiştir. “Kıraat İlmi” denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imamları gibi imamları ortaya çıkmıştır.

Nitekim, kendisine kitap verilen peygamberlerden Dâvûd -aleyhisselâm- da, diğer vasıflarından ziyâde, beşer târihinde “Dâvûdî” diye bilinen güzel sesi ile yâd edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla da sâbittir ki, Hazret-i Dâvûd’un, en güzel kelâm olan ilâhî kitabı okuyan hârikulâde sesi, kuşları ve tesbîh eden dağları kendisine boyun eğdirirdi. Devamı »

Kırk Sayısının Hikmeti

Kırk Sayısının Hikmeti

Kırk sayısı rûhî olgunluk bakımından pek ehemmiyetlidir:

a. Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüştür. Rivâyet edildiğine göre:

“Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsîr, III, 306)

Bu günlerin her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir.

b. Her bir insan, anne karnında 40 gün nutfe, 40 gün aleka ve 40 gün mudğa hâlinde bulunur; sonra rûh üflenir. Bu hususta Sahîhayn’de geçen bir hadîs-i şerîf şöyledir:

İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Sâdık (doğru) ve Masdûk (sadâkati tasdîk olunmuş) olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

«Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette “aleka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudğa” olur. Sonra Allâh bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek)

rızkını, ecelini, amelini, şakî veya saîd olacağını yazar, sonra ona rûh üflenir…»” (Buhârî, Kader, 1; Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1/2643)

c. Peygamberlerin Hakk’ın kelâmını işitmeleri bakımından kırk günün büyük bir ehemmiyeti olduğu gibi, evliyâullâhın kalblerinden hikmet pınarlarının fışkırması için de bunun ehemmiyeti büyüktür.

Hadîs-i şerîfte:

“Kırk sabah ihlâsla Rabbine yönelen kimsenin kalbinden diline hikmet pınarları akar!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 137/8361) buyrulmuştur.

Tasavvufta mânevî terakkî için kırk gün müddetle tatbîk edilen ve “çile” yâhud “erbaîn” diye tâbir olunan usûlün esbâb-ı mûcibeleri de bu hadîs-i şerîf ile Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr Dağı’nda yaşadığı kırk günü bildiren âyet-i kerîmelerdir.

Cismâniyetin rûhâniyete bağlanması 40’a mahsus olduğu gibi, ondan ayrılması da yine 40’a mahsustur. Zîrâ âdetullâh böyledir.

İrfân ehli de, dört ve dördün katlarının ehemmiyetine dikkat çekmişlerdir. Meselâ;

Kâinâtın temelini dört unsur oluşturur: Su, hava, toprak ve ateş.

Arş-ı A’zam dört köşelidir; onu sekiz melek taşır.

Mûsâ -aleyhisselâm- kırk gün (gece) oruç ve riyâzâtla emrolunmuş; bundan sonra kendisine Rabbi ile konuşma şerefi bahşedilmiştir…

Tasavvufun Tarifi

TASAVVUFUN TARİFİ

   Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.
   Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve kalblerinde zuhûr eden hâl tecellîleri nisbetinde mesâfe kat ederler. Bu sebeple rûhânî âlemdeki sünûhâtın, yâni kalbî ilhamların kendilerindeki tecellîsine göre de tasavvufu farklı farklı telâkkî ederler. Ancak tasavvufu târif etmiş olan bu gibi kimselerin hepsi de, kendi zâviyelerinden haklıdırlar. Bizler, bu gibi târiflere bakarak tasavvufun mâhiyeti hakkında ancak umûmî bir fikir sâhibi olabiliriz.
   Bu muhtelif târiflerin ortak yönleri itibâriyle tasavvuf; müminlerin iç âlemini düzelterek onları mânen tekâmül ettiren, kulu ahlâk-ı hamîdeye erdirerek Hakk’a yaklaştıran ve bu sûretle de mârifetullâh’a ulaştıran bir ilimdir, diyebiliriz.

 

   Hak dostlarının, nâil oldukları rûhânî tecellîlere göre yaptıkları sayısız tasavvuf târiflerinden birkaçı şöyledir:

   1. Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir
   Güzel ahlâk, îmânı taklîdden kurtararak fikir ve davranışlara istikâmet veren ihsân duygusunu, yâni Cenâb-ı Hakk’ı görüyormuşçasına bir hâlet-i rûhiyeyi kalbde sâbitleyerek, şahsiyetin hâkim ve ayrılmaz bir unsuru hâline getirmek ve bu minvâl üzere yaşamaktır.
   Ebu’l-Hüseyn en-Nûrî:
   “Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı mücâhede ile, ilim olsaydı öğrenmekle tahsîl edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf, Hakk’ın ahlâkına bürünmektir.” buyurarak, onun ahlâk ile kopmaz bağına işaret etmiştir.
   Tasavvuf, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayâtında ismen telaffuz edilmemiş olsa da, mâhiyeti ve hakîkati itibâriyle mevcuttu. Güzel ahlâktan maksat, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâk-ı hamîdesi ile ahlâklanmaktır. Onun ahlâkı, Rabbimiz tarafından Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

   “Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin” (el-Kalem, 4) buyurularak te’yîd ve tekrîm edilmiştir.
   Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, kendisine Rasûlullâh’ın ahlâkı sorulduğu zaman:
   “Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” (Müslim, Müsâfirîn, 139) buyurmuştur.
   Kul, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanıp onun ahkâmıyla da istikâmetlendiği takdirde âdetâ canlı bir Kur’ân hâline gelir. Kur’ân-ı Kerîm’i, mânâsını tefekkür ile tilâvet etmek ve ahkâmına tâbî olarak yaşamak, güzel ahlâkın zirve noktasıdır.
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiğinden itibaren kıyamete kadar bütün zaman ve mekânları tenvîre memur olmuştur. Bu itibarla O’nun en cüz’î ve mahrem teferruatına varıncaya kadar bütün davranışları, sağlam bir rivâyetle bizlere intikal etmiş ve bu intikal, kıyâmete kadar teselsül bereketine mazhar kılınmıştır. Siyer-i Nebî incelendiği zaman görülecektir ki, insanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirvesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Zîrâ O:
   “Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (İmâm Mâlik, Muvattâ, Hüsnü’l-hulk, 8 ) buyurarak vazîfesini târif etmiş ve bütün insanlık âlemine “üsve-i hasene”, yâni mükemmel bir ahlâk nümûnesi olmuştur.

 

   Kur’ân-ı Kerîm’de ahlâk-ı Muhammedî şöyle ifâde edilir:
   “Andolsun ki, sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mümin)’ler için Rasûlullâh’ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (el-Ahzâb, 21)
   Yüce Rabbimiz, bir ikrâm olarak, güzel ahlâkı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den itibaren veresetü’l-enbiyâ [1] vâsıtası ile kesintisiz olarak kıyamete kadar devam ettirecektir.
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   “Müminlerin îmân cihetinden en mükemmeli, ahlâken en güzel olanıdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 250) şeklindeki beyânlarıyla, ahlâkın, îmânın meyvesi ve kemâlinin alâmeti olduğuna işaret buyurmuşlardır. Allâh dostları da, işte bu Muhammedî ahlâk ile ahlâklanan mâneviyât rehberleridir.
   Ebû Muhammed Cerîrî:
   “Tasavvuf, güzel ahlâkı benimsemek ve kötü ahlâktan sıyrılmaktır.” derken yine bu hakîkate işaret etmiştir.
   Kalbi, güzel ahlâk ile tezyîn edip kötü ahlâktan sakındırmak, ebedî saâdet ve selâmet için mecbûrî olduğu kadar meşakkatli de bir iştir. Nitekim ilk mutasavvıflardan Ebû Hâşim Sûfî:
   “Kalbde yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur.
   Ebû Bekir el-Kettânî ise:
   “Tasavvuf ahlâktır. Ahlâk itibâriyle senden üstün olan, safâ, yâni mânevî temizlik bakımından da üstündür.” der.
   İnsanlık tarihi, peygamberlerin eşsiz güzellikteki nice ahlâkî davranış tezâhürleriyle doludur. Bunun en güzel misâllerinden birisi şüphesiz Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’dır. O, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kendisine açık bir şekilde zulmetmiş olan kardeşlerine:
   “… Bugün size başa kakma ve ayıplama yoktur, Allâh sizi affetsin! O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) diyerek, affedebilmenin kâbına varılmaz bir misâlini sergilemiştir. Devamı »

Tasavvufun Doğuşu

TASAVVUFUN DOĞUŞU

 

   Cenâb-ı Hak, insanoğluna ihsân ettiği sonsuz nîmetlerine ilâveten:

نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى

   “Rûhumdan (kudretimden bir sır) üfledim”(Hicr Sûresi, 29.) buyurarak, kendi katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini lutfetmiştir. Buna mukabil olarak da onun, Zât-ı Ulûhiyyet’ine muhabbet sûretiyle kullukta bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak, vuslata ermesini murâd etmiştir.
   Hak Teâlâ, kullarını hidâyete ulaştırmak için, insana birtakım üstün vasıflar lutfetmiştir. Buna ilaveten bir de, aralarından müstesna yaratılışlı, vahye mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu lutfunu devâm ettirmiştir.
   Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
   Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur peygamberle te’yîd ve takviye edile edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nûruyla Hazret-i Âdem’den önce, cismâniyetiyle bütün peygamberlerden sonra zuhur etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Yâni risâlet takvimi, varlığın ilki olan Nûr-i Muhammedî ile başlamış, son yaprağı da “Cismâniyet-i Muhammedî” ile nihâyet bulmuştur. Dolayısıyla O, zaman itibariyle son, yaradılış itibariyle ilk peygamberdir.
   Bütün mevcudâtın varlık sâikı, nûr-i Muhammedî olduğundan , Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber’i “Habîbim” hitabına mazhar olacak bir liyâkatte yaşatmıştır. Rabbimiz, O’nun müstesna ve mûtenâ hayatını zâhiren ve bâtınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, bütün insanlığa bir armağan olarak lutfetmiştir.
   Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezahürleri ile dahî, beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû- O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir “Üsve-i Hasene” yâni en mükemmel bir ahlâk numûnesi kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, O’nu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni devlet reisliği ve peygamberliğe kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan herkes, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp, kendi iktidar ve istîdâdı nisbetinde bunları gerçekleştirmeye meyledebilsin.
   Esâsen Cenâb-ı Hak, O’nun, bi’setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ

لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا الله َ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

   “Andolsun ki, sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mümin)’ler için Rasûlullâh’ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (el-Ahzâb, 21)
   Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir. Öğrendiklerini kendi istîdâdı nisbetinde taklîde yönelmeli ve zamanla tahkîke ulaşmayı hedeflemelidir. Bu ise, O’na duyulan muhabbet ve O’nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. O’nunla duygulanıp feyz-yâb olmada sayısız rûhânî nasip ve tecellîler vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek şahsiyet ve kalbî hayatından tâkatimiz kadar nasib alabilmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve âhiretteki şereflerin en yücesidir.
   Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp terbiye etmiştir ki O, bu ilâhî terbiyesini:
   “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) sözleriyle ifâde buyurmuştur. Devamı »