Kategori Arşivi: Efendimizin Ahlakı

Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi

hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesiYüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin karnından çıkardı ve size işitme(niz için kulaklar), (görmeniz için) gözler ve (anlayıp idrak etmeniz için de) gönüller verdi ki (bundan dolayı O’na) şükredesiniz”  (Nahl, 16/78) âyeti de, insana doğuştan İlâhî bir lütuf olarak kazandırılan cevherlerin varlığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla insan, hayatını idame ettirmek için herhangi bir terbiyeye ihtiyaç hissetmeden tabiî insiyakıyla yaşantısını sürdüren hayvandan farklı olarak, potansiyel hâldeki donanımını bir eğitim sürecinden geçirerek geliştirmek ve belli bir düzeye getirmek mecburiyetindedir.

Yüce Allah, Kur’ân’da “Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!” (Tahrîm, 66/6) buyururken, çocukları dünyevî ve uhrevî hayata hazırlamanın önemli bir mesuliyet olduğuna işaret etmiştir. Keza Allah Resûlü de, “Bir baba evlâdına güzel edep ve ahlâktan daha üstün bir miras bırakmış olmaz.” (Tirmizi, Birr 33) ve “Çocuklarınıza ikram edin ve onları güzelce terbiye edin.” (İbn Mâce, Edeb 3) buyurarak bu vazifenin asla ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.

Ancak, günümüzde çocuk terbiyesi gibi fevkalâde hassas olan bu meselede inisiyatif, ya bütünüyle âdet ve geleneklere bırakılmış veya gelenekten kaynaklanan kimi yanlışlıkları düzeltmek adına Batı kültürünün şefkatli(!) kollarına terk edilmiştir. Dünden bu güne bazı yörelerde bir anne-babanın kendi anne-babasının veya kayınvalide ve kayınpederinin yanında çocuklarını kucağına almasının yadırgandığına dâir uygulamalar, her ne kadar gelenekten kaynaklanan katı âdetler ise de; bu gün artık geleneğin bu gibi yanlışlıklarını düzeltmek adına maalesef Batı kültürüne dayalı kimi esasların egemen kılınmaya çalışıldığını görmek gibi bir tali’sizliği de yaşıyoruz. Ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa mânevî değerlerimizden kopma ve yırtılma hâli istilâ etmiş, bu konuda ifrat ve tefritler yaşanır hâle gelmiştir. Öyle ki, anne-baba belli bir yaştan sonra çocuğunun sigarasına, uyuşturucu kullanmasına, akşamları eve geç gelmesine, hattâ geceleri sokakta geçirmesine, dinî vecibeleri yerine getirmesine dahi karışamamakta; oğluna veya kızına bir şey söylese on katıyla karşılığını almaktadır. Nesillerin gönlünden iffet ve hayâ perdesi sıyrılmış, saygısızlık ve yüzsüzlük âdeta zamane nesillerinin şiarı olmaya yüz tutmuştur.

Çocuk Terbiyesine Dâir Esaslar

Allah Resûlü, gerek çocuklarla olan ilişkilerinde ve gerekse çocuk terbiyesiyle alâkalı sözlerinde bu hususta hayatî öneme sahip esaslara işaret etmiş ve bu taze fidanların yetiştirilmesinde hataya düşülmemesi ve fıtratlarını koruyacak prensiplere mutlaka önem verilmesi ikazında bulunmuştur. Bir bütünlük içerisinde bakıldığında, Allah Resûlü’nün, fazilet timsali nesiller yetiştirilmesi konusunda bazı önemli esaslara dikkat çektiğini görmekteyiz: Devamı »

Yoluna Diken Serene Gül Verebilir misin?

Leheb sûresini farklı bir atmosferde okumayı denemek…

Leheb sûresini hemen her okuyuşumda içim bir hoş olur. Yüreğimde hüznü çağıldatan fırtınalar kopar. Rasûlullah (s.a.v.) aşkına çölleri aşıp gelen Süheyb Rûmî’lerin, Üveys el-Karnî’lerin gönül sıcaklığı ile, Ebû Leheb’in ibretlik duruşunda sembolize edilen karakterin buz kesen soğukluğu arasında gidip geldiğimi düşünürüm. Sabırla beslenen umudun zaferle buluştuğu zirvelere yürümeye yeniden niyet ederim…

Leheb sûresinde şöyle buyruluyor:

“Ebû Leheb’in elleri kurusun! Kuru du da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda (hurma lifinden bükülmüş) bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek.)” (111/1-5) Devamı »

O Böyle Yapardı Diye…

o-boyle-yapardi-diyeHazret-i Ömer’in oğlu Abdullah -radıyallâhu anhümâ-çocukluğundan itibaren bütün bir hayatını Rasûlullah Efendimiz’i adım adım tâkibe adamış, -hikmetini bilsin veya bilmesin- Efendimiz’in yaptığı her şeyi yapma gayreti içinde yaşamıştır.

Meselâ; Efendimiz’in bir çeşmeden su içtiğini görmüş, o da zaman zaman o çeşmeye giderek su içmiş; Efendimiz’in bir ağacın altında gölgelendiğini görmüş, o da ara sıra o ağacın altında gölgelenmiş; yine Efendimiz’in mübârek sırtını bir kayaya yaslayıp biraz oturduğunu görmüş, o da bazen uğrayıp o kayaya sırtını vererek bir müddet oturmuştur.

Yine Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- bir hac esnâsında Cebel-i Rahme’nin kenarındaki bir kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

“Peygamber Efendimiz Vedâ Haccı sonrasında bu kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu.” karşılığını vermiştir. Devamı »

En nazik insan: Peygamberimiz

En nazik insan: Peygamberimiz


Allah’ın rahmeti ile sen onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet!.” (Ali İmrân 3/159)

MEKKE’DE İslam’ın gündem olduğu, insanların eski dinlerini sorguladıkları ve buna paralel olarak da işkencelerin yaşandığı bir dönem.

İslam düşmanları arasında yer alanlardan biri de, Ebu Süfyan ve karısı Hind.

Ebu Süfyan; İslam’a karşı, Müslümanlara karşı ama, düşmanlıkta örneğin bir Ebu Cehil gibi değil. Ona göre daha ılımlı ve insancıl(?)

Bir gün Ebu Süfyan, karısı Hind ve küçük oğlu Muaviye binitlerinin üzerinde bir yere gitmekteler. Yolda Allah Resulü Sallahu Aleyhi Vesellem’e rastlarlar.

Peygamberimizi gören Ebu Süfyan, nereye gittiğini sorar. Peygamberimiz gittiği yeri söyleyince, oğlu Muaviye’yi merkepten indirerek, Efendimiz (as)’in binmesini ister. Ve Resûlullah (sav) da merkebe biner.

Yol boyu Allah Resulü İslam’ı anlatma fırsatı bulur. Onları daha önce de defalarca yaptığı gibi İslam’a davet eder. Ebu Süfyan, Peygamberimizi sessizce dinlerken, karısı Hind, sürekli homurdanmakta, için için kızmaktadır. Nihayet yol ayırımına geldikleri vakit, Peygamber Efendimiz, teşekkür ederek onlardan ayrılır.

Muhammed Aleyhisselatu Vesellemin ayrılmasından hemen sonra Hind, kocasına çıkışır:
-Bütün bunları dinlemek için mi oğlunu merkepten indirdin?
İşte bu soru üzerine Ebu Süfyan’ın verdiği cevap çok manidar ve düşündürücüdür:
-Öyle söyleme Hind!
Muhammed atalarının dinini terk etti, bizi yanlış şeylere çağırıyor ama o çok asil bir ruha sahip ve gerçekten nazik ve kibar bir insan! (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi c.1 s.99’dan hikayeleştirerek)

Evet en güzel şehadet, hasmın şehadetidir.
Peygamber Efendimizin getirdiklerini reddeden Ebu Süfyan, O’nun kişiliği hakkında bir şey diyememekte hatta takdir hislerini sunmaktan kendisini alamamaktadır.

Kibarca bilgi vererek uyarırdı. DÜŞMANIN şehadeti bu olursa, hakikati görüp iman eden ve gereğini yapan, sürekli Peygamber Efendimizle olan insanların değerlendirmeleri elbette daha açıklayıcı olur.

Allah Resulü (sav) her alanda örnek bir kişilik olduğu gibi, insan ilişkilerinde önemli bir özellik olan nezâket sahibi olma açısından da eşsiz bir şahsiyettir.

Onunla birlikte olan insanlar kendisinden asla şikayetçi olmamışlardır.
Hiç kimse rahatsız olmamıştır.

Varlığı arkadaşlarına bir yük olmamıştır
Onu bir defa gören de, sürekli beraber olan da hayran kalmış, hep yanında olmak istemişlerdir.
Yaşamı boyunca dini yaşamak isteyenlere güzele uyarılarda bulunmuştur. Hata yaptıkları zaman, kalplerini kırmadan ikaz etmiştir. Bulunduğu mecliste hatalı bir söz veya davranış gösteren birini hedef göstererek, isim vererek değil genelleme yaparak uyarırdı. Kimseyi üzmemek için bu nezaketi her zaman gösterirdi. “Ne oluyor bu kavme? Niçin böyle yapıyorsunuz? Niçin böyle söylüyorsunuz?” Diye genel uyarı yaparak onları ikaz ederdi. Küçükle küçük olur, onlara sevgiyle yaklaşır, büyükle büyük olur değer verirdi.

Onlarla birlikte iken incitmez, örnek olacak şekilde davranırdı. Bir mecliste bulunduğu zaman, onlara karşı ayaklarını uzatmazdı, neresi boş ise oraya otururdu, peygamber olmanın ayrıcalığını, ayrıcalıklı bir muameleye dönüştürmezdi.
Hastaları ziyaret eder, insanların hal hatırını sorar, musafaha eder, karşısındaki elini çekmeden o elini çekmezdi.
Kendisine seslenenlere “Buyurun” diye karşılık verir, yüzünü tam olarak dönerdi.

Mescidi kirleten, tüküren, burnunu sildiği bezi fırlatan insanlara sahabe kızarken, O; nezaketle ve kibarca bilgi vererek uyarırdı. Onlara bağırıp kızmaz, kötü söz söylemezdi.

İnsanlardan hiç kimseyi hor görmez, küçük düşürmez, kalplerini kırmazdı.
Sadece müminleri değil kafirleri bile kırmamaya, üzmemeye, kalplerini kazanmaya çalışmıştır.
Bu tavrıyla müminleri İslam’a daha çok bağlamış, mümin olmayı düşünen veya kendisiyle görüşmeye gelenleri, elçileri, derinden etkilemiştir.

Allah Resulünün nezaketi sonradan kazanılan bir özellik değildi. O doğuştan, yaratılıştan nazikti.
Bu nezaketini bir taraftan uygularken diğer taraftan da, çölün o serseri ve derbeder, sert ve haşin ikliminin etkisiyle yoğrulan insanları kısa zamanda, pamuktan yumuşak hale getirmiştir.

Hayır Ya Halid!
EBU Said el-Hudri (ra) anlatıyor: Ali (ra) Yemen’den bir miktar altın göndermişti. Allah Resulü de onları dört kişi arasında bölüştürdü. Ashaptan bir adam (kendisine pay verilmeyince):
- Biz buna o şahıslardan daha layık idik, diye itiraz etti.
Bu söz Peygamber Efendimiz’e ulaşınca şöyle buyurdu:
- Sabah akşam bana vahiy gelirken, gökte bulunanın bile bana güvendiği bir kimse iken, siz bana güvenmiyor musunuz?
Bunun akabinde gözleri çökük, elmacık kemikleri çıkık, alnı yüksek, sakalı gür, saçı kesik, paçalarını sıvamış bir bedevi:
- Ey Allah’ın Resulü! Allah’tan kork! Dedi.
O da:
- Yazık ettin. Yeryüzü halkı içinde Allah’tan korkmaya en layık olan ben değil miyim?
Halid b. Velid (ra):
- Ya Resulallah! Boynunu vurayım mı?
- Hayır Ya Halid! (Sahihi Buhari, K. Meğazi, H.N.1677 c.2 s.601)
Ziyarete gelenleri incitme!
MÜSLÜMANLAR Hudeybiye’de yaptıkları anlaşma gereği ertesi yıl Kabe’ye gelerek umre yapacaklardı. Ve bu süre sadece, anlaşma gereği üç gün olarak belirlenmişti. Üç günün sonunda süre dolunca, müşriklerden Süheyl b. Amr ve Huveytıp b.Abduluzza Peygamber Efendimizin bulunduğu çadıra gelerek vaktin dolduğunu ve derhal bölgeyi terk etmeleri gerektiğini söylerler. O sırada Allah Resulü’nün yanında bulunmakta olan Sa’d b. Ubade, bundan çok rahatsız olur ve şöyle der:

- Burası ne senin ne de babanın toprağıdır. Resulullah buradan ancak anlaşmaya uyarak gönül rızasıyla ayrılır.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz tebessüm eder ve Sa’d (ra)’a dönerek buyurur:
- Konak yerimizde bizi ziyarete gelenleri incitme ey Sa’d!
Ve sahabeye hareket emri verir.

Kâbe’de Hakemlik

Kâ­be’de Ha­kem­lik

Mek­ke’de bir sel bas­kı­nı ol­muş, Kâ­be hay­li za­rar gör­müş­tü. Bu­nun üze­ri­ne ka­bî­le­ler onu tâ­mir için ele­le ver­di­ler. Kâ­be’yi te­mel­le­ri­ne ka­dar yı­kıp ye­ni­den in­şâ et­me­yi ka­rar­laş­tır­dı­lar.

Bu es­nâ­da, bir ge­mi­nin şid­det­li rüz­gâr­la Mek­ke ya­kın­la­rın­da­ki Şu­ay­be is­ke­le­si­ne doğ­ru sü­rük­len­di­ği­ni ve ora­da ka­ra­ya çar­pa­rak par­ça­lan­dı­ğı­nı ha­ber al­dı­lar. Ge­mi, yu­mu­şak düz taş, ke­res­te ve de­mir gi­bi in­şa­at mal­ze­me­le­ri ta­şı­yor­du. Gi­dip ge­mi­de­ki tah­ta­la­rı sa­tın al­dı­lar. Kâ­be’nin yı­kım ve ya­pım iş­le­ri­ni kur’a ile pay­laş­tı­lar. Devamı »

Peygamber Efendimizin Tevâzûu

TEVÂZÛU  
 

 Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyince hâke nebât
Mütevazî olanı rahmet-i Rahmân büyütür
. 1

Tevazu; alçak gönüllü olmak, Hakk’a boyun eğmek ve hakkı kabul etmektir. Tevâzûun azlığı kibir alâmeti, aşırılığı ise zillettir. Ayrıca aşırı tevâzû nefiste kibrin bir alâmeti olarak tezâhür edebilir. Bu hassas dengeye dikkat etmek gerekir.

Peygamberimiz’den bir sonraki nesil olan Tâbiîn’in büyük âlimi Hasan-ı Basrî’ye göre tevâzû, bir kimsenin evinden çıkıp giderken yolda rastladığı her Müslümanı kendisinden üstün kabul etmesidir. Büyük sûfi Fudayl bin İyâz’ın kendisi gibi zâhid ve muhaddis olan Şuayb bin Harb’e, Kâbe’yi tavaf ettikleri bir esnâda söylediği şu sözler de aynı anlayışı yansıtmaktadır:

– Şuayb! Eğer bu yılki hacca sen ve benden daha günahkâr bir kimse gelmiştir, diye düşünüyorsan bil ki bu çok fenâ bir zandır.

Dünyâ hayâtında insanları süsleyen en mühim zinet tevâzûdur. Bu haslet kul olmanın bir gereğidir. Hiçbir şeye mâlik olmayan, bütün ihtiyaçlarını “el-Ganî” olan Rabbi’ne arz eden bir insanın, başka türlü düşünmesi ve davranması da beklenemez. Zîrâ bu, hakîkate aykırı bir hareket olur. Çünkü gurur, övünme ve bencillik eşyâ ile insan arasına çekilen bir perdedir. Bu perdeyi kaldırmadan hiçbir şeyi olduğu gibi görmek mümkün değildir. Kendini beğenmiş kimselerin tasavvurlarındaki âlemin, gerçeğine nisbetle büsbütün farklı bir manzarası vardır. Bu vehimlerden sıyrılarak hâdisâtı hakîkat vechile göremeyen kimseler, hatâlara sürüklenmekte, başkalarından daha çok kendilerini aldatmakta, daha kötüsü de Allâh Teâlâ’nın gazabına ve hoşnutsuzluğuna mâruz kalma bahtsızlığına dûçâr olmaktadırlar. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Kim Allâh Teâlâ’nın rızâsı için bir derece tevâzû gösterirse, bu sebeple Allâh onu bir derece yükseltir. Kim de Allâh’a karşı bir derece kibir gösterirse, Allâh da onu bu sebeple bir derece alçaltır, netîcede onu esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına) atar.” (İbn-i Mâce, Zühd, 16)

Devamı »

Peygamber Efendimiz’i Ahlâkî Fazîletleri

 PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN AHLÂKÎ FAZÎLETLERİ  
 

 “Allâh Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.”
(Münâvî, et-Teârîf, s. 564)

Ahlâk; huy, tabîat, yaratılış ve seciye demek olan hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk kelimesi, gönül ile idrâk edilen, hislerle duyulan ve ruhla temsil edilen bir öz ve muhtevâyı ifâde eder. Ahlâk, iyi ya da kötü sıfatları ile kullanılmakta olup iyi ahlâk; nefsin kuvvet ve vasıflarında îtidâlli olması, orta yolu tercih etmesi demektir. Diğer bir ifâdeyle insanın, bir gâyeye yönelik olarak kendi arzusuyla iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak durmasıdır. Bunun aksi ise kötü ahlâktır.

Güzel ahlâk imânı tamamlayan, ihsânı kemâle erdiren, hayâtı güzelleştiren, sâhibini Allâh’ın rızâsına yaklaştıran ve insanları ona meftûn eden bir iksirdir. Yüce Allâh’ın sıfatlarının insan üzerindeki gölgesi ve bu sıfatlardan kula yansıyan ilâhî akislerdir. Bu sebeple güzel ahlâkla bezenmek, Allâh’a yakınlığın olduğu gibi bunun aksi de ilâhî sıfatlardan uzaklaşmanın açık bir alâmetidir. Bu ehemmiyetine binâen ahlâk, ibâdetlerin gâyelerinden biri hâline gelmiştir. Meselâ namaz ve orucun bir gâyesi de insana güzel ahlâk kazandırmaktır. Hatta güzel ahlâk, bâzen nâfile namaz ve orucun derecesine yükselir ve onlarla elde edilen sevap, güzel ahlâkla da elde edilebilir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

Devamı »

Peygamber Efendimizin Allah’a Teslimiyeti

Teslimiyeti

Teslîm ü rızâdır işi erbâb-ı kemâlin
Olmaz elem-i hırs u tezellül ukalâda1
Nâmık Kemâl

Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Hak Teâlâ’ya duyduğu ta’zîm ve muhabbetin bir tezâhürü olarak, O’na karşı tam bir teslîmiyet içerisinde bulunurdu. Teslîmiyet, kalbin bir fiili olup Allâh tarafından haber verilen konularla alâkalı şüphelerden, emirlere ters düşen nefsânî arzulardan, ihlasla bağdaşmayan isteklerden, ilâhî takdîre ve şer’-i şerîfe itiraz illetinden kurtulmak demektir.

Teslîmiyet hâli, ancak itmi’nân derecesindeki bir güven duygusu sâyesinde gerçekleşebilir. Bu ise güven duyulan varlığın, her yönden kendisine güvenilebilecek bir husûsiyette olmasını gerektirir. Dolayısıyla teslîmiyeti yalnız Allâh’a hasredebilmek için, öncelikle tüm güç ve kudretin sâdece Allâh’ta olduğuna, O’nun izni olmadan hiçbir varlığın fayda ya da zarara güç yetiremeyeceğine, her şeyin fânî, ancak O’nun bakî olduğuna, her şeyin O’na muhtaç, O’nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığına ve bir benzerinin de bulunmadığına kalben îmân etmek ve bu îmânı itmi’nân derecesine ulaştırmak gerekmektedir. Bu sebeple kulun Allâh’a teslîmiyeti, Allâh hakkındaki bilgisi ve O’na olan imânı nisbetindedir. Teslîmiyet, kulluğun özünü oluşturması bakımından kalbin Allâh’a olan en önemli yönelişidir. Bu yöneliş îmânla başlar, mârifetullah arttıkça o da artarak devâm eder.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in her durumda Cenâb-ı Hakk’a teslîmiyeti tam ve zirvedeydi. Onun hayâtında bunun câlib-i dikkat numûneleri pek çoktur:

Allâh Resûlü’nün, hicret esnâsında hem Sevr mağarasında hem de daha sonra müşriklerden Süraka bin Mâlik’in peşlerine düşmesi sırasında Allâh’a göstermiş olduğu teslîmiyet, dillere destandır. Mekke’den Medine’ye hicret esnâsında müşrikler, Peygamber Efendimiz’i ve sâdık yol arkadaşı Hz. Ebûbekir’i amansız bir takibe almışlar ve Sevr mağarasında kendilerine ulaşmışlardı. Onlar mağaranın sağını solunu dolaşıyor ve:

- Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercinlerin yumurtası kırılır, örümcek ağı da bozulurdu, diyorlardı. Bu esnâda endişeye kapılan Hz. Ebûbekir, Peygamber Efendimiz’e hitâben:

- Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat sen öldürülecek olursan, o zaman bir ümmet helak olur, diyordu. Peygamberimiz ayakta namaz kılıyor, Hz. Ebûbekir de gözcülük yapıyordu. Efendimiz ‘e:

- Şu kavmin seni arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için tasalanmıyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum, dedi. Resûl-i Ekrem:

“- Ey Ebûbekir, korkma! Hiç şüphesiz Allâh bizimledir!” buyurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-ashâb, 2; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 1)

Mağaranın önüne gelen bedbahtlar örümcek ağından başka bir şey görememişlerdi. Şâirin dediği gibi:

Örümcek ne havada,
Ne suda ne yerdeydi…
Hakk’ı göremeyen
Gözlerdeydi!

Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekremi’nin ve onun yâr-ı gârı (mağara arkadaşı) olan Sıddîk-i Ekber’in Sevr’de azılı müşriklerin tazyîki karşısında yaşadıkları bu hâlet-i rûhiyeyi şöyle haber verir:

“.Mah­zûn ol­ma; Al­lâh bi­zim­le­dir!..” (et-Tev­be, 40) Bu hitapla, aynı zamanda teslîmiyetin esâsını teşkil eden maiyyet (beraberlik) sırrına işâret edilmektedir.

Mağaradan ayrılıp yollarına devâm ederken, müşriklerden Sürâka bin Mâlik, yüz deve karşılığında Peygamberimiz’i ve Hz. Ebûbekir’i öldürmek üzere peşlerine düşmüştü. Hz. Ebûbekir şöyle anlatıyor:

“Biz sert bir arâzide yürüyorduk. O sırada Sürâka’nın peşimizden süratle geldiğini gördüm. Bunun üzerine:

- Ey Allâh’ın Resûlü, bize yaklaştı! dedim. «Üzülme! Allâh bizimledir!» buyurdu ve Sürâka’ya bedduâ etti. Derhal atının ön ayağı karnına kadar yere saplandı. Sürâka:

- Anladım ki siz bana bedduâ ettiniz. Ne olur benim için duâ edin; ben de sizi takip edenleri geri çevireyim, dedi. Peygamberimiz duâ ediverdi, adam kurtuldu ve geri döndü. Yol boyu her kime rastladı ise:

- Ben sizin yerinize burada gereken araştırmayı yaptım, kimse yok! dedi. Böylece yolda rastladığı herkesi geri çevirerek verdiği sözü yerine getirdi. (Buhârî, Menâkıb, 45; Müslim, Zühd, 75)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in teslîmiyeti Dost’un yoluna malı ve canı fedâ etme telâkkîsine istinâd ediyordu. Şâir, teslîmiyet sırrına eren kimselerin sâhip oldukları kalbî kıvam ve hâlet-i rûhiyeyi ne güzel dile getirir:

Girenler nakd-i cân îsâr ederler bâb-ı teslîme

Erenler bezmine başka türlü armağan olmaz.

“Teslîmiyet kapısına girenler, bu yola canlarını fedâ ederler. Zîra erenler meclisine bundan başka bir hediye takdîm edilmez.”

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Allâh’a gösterdiği teslîmiyeti sebebiyle, O’nun yolunda başına gelen musibetlere aldırış etmez, hayatın normal akışı içinde meydana gelen hâdiselerde de “Allâh’a teslimiyet”i hatırlardı. Nitekim, bir taşın kendilerine isâbet edip parmağını kanatması üzerine, şu mânidar sözler mübârek dudaklarından dökülüvermişti:

“Sen ancak kanayan bir parmak değil misin? (Bu kazaya da boşa değil) ancak Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun.” (Buhârî, Edeb, 90; Müslim, Cihâd, 112)

Teslîmiyet husûsunda Peygamber Efendimiz ve ashâbı, oldukça ibretli davranışlar ortaya koymuşlardır. Rivâyetlere göre bâzı münâfıklar, Küçük Bedir Gazvesi demek olan Bedr-i Suğrâ’da müşriklerle karşılaşmaya hazırlanan İslâm askerlerine, Kureyş ve yandaşlarının büyük bir güç topladıklarını söyleyerek onları caydırmaya çalışmışlardı. Ne var ki bu haber, mü’minlerin Allâh’a güvenlerini ve zafere olan inançlarını pekiştirmişti de hiçbir za’fiyet göstermeden; “Allâh bize yeter, ne güzel vekildir O!” demişlerdi. Onların bu güzel davranışları, Yüce Rabbimiz’in rızâsına mazhar oldu ve şu âyet-i kerîmeler geldi:

Bâzı münâfıkların Müslümanlara, «Düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!» demeleri, onların îmânlarını bir kat daha artırdı ve «Allâh bize yeter, ne güzel vekildir O!» dediler. Bunun üzerine onlara hiçbir zarar dokunmadan, Allâh’ın nimet ve ikrâmlarıyla döndüler. Böylece Allâh’ın rızâsına da uymuş oldular. Allâh büyük kerem sâhibidir.” (Âl-i İmrân 3/173-174) (Vâhidî, 135)

Mü’minlerin “Allâh bize yeter, düşmanın sayısı önemli değil!” şeklindeki teslîmiyetleri ve Allâh’ın rızâsını her şeyden önde tutmaları, en küçük bir sıkıntıya düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştı. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendisine tevekkül edenlerin bu güvenini, asla boşa çıkarmaz. Öyleyse mü’minlerde bulunması gerekli olan; inançta tereddütsüzlük, Allâh’a sarsılmaz bir îtimâd ve teslîmiyettir. Bu, onların en büyük gücü ve başarılarının da sırrıdır.

Abdullâh bin Abbas -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre “Allâh bize yeter, o ne güzel vekildir.” sözünü İbrâhîm -aleyhisselâm-, ateşe atılırken söylemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, onu:

“Rabbı ona «Teslîm ol!» deyince, derhal «Bütün varlığımla Âlemlerin Rabbı’na teslîm oldum!» dedi.” (el-Bakara 2/131) âyeti ile, teslîmiyetin timsâli olarak takdim etmiştir.

P eygamberimiz de bu sözü, “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine Müslümanların îmânları artmış ve hep birlikte, “Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!” diyerek, Allâh’a karşı eşsiz bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

Hz. Mevlâna, Allâh Resûlü’nde tecellî eden bu engin ve nihâyetsiz teslîmiyet hâlini, emsalsiz teşbihlerle şöyle tasvîr eder:

“Ben saman çöpü değilim; hilim, sabır ve adâlet dağıyım. Kasırga, nasıl olur da koca bir dağı yerinden koparabilir? Bir rüzgârla yerinden oynayıp uçan ancak saman çöpüdür. Zaten, uygun esmeyen nice rüzgârlar vardır. Ben bir dağım, benim varlığım O’nun binâsıdır. Beni O yaratmıştır. Saman çöpü olsam bile, beni kımıldatan, uçuran O’nun rüzgârıdır. İsteğim, dileğim, O’nun irâde rüzgârından başka bir şeyle hareket etmez. Rûhânî ve cismânî kuvvetlerimin, gönül ordularımın başkomutanı, tek olan, eşi ve benzeri bulunmayan Allâh’ın aşkıdır.” ( Mesnevî , beyt: 3794-3797)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtı, onun en zor durumlarda Allâh’a olan güvenini ve sarsılmaz itimadını gösteren örneklerle doludur. O, en kavî iradelerin çözüldüğü zamanlarda bile, asla gevşemeyen ve çözülmeyen bir teslîmiyet âbidesi olmuştur.

Bu teslîmiyeti, hayâtının her safhasında hatta en ince muvzûlarda bile görmek mümkündür.

Ebû Said el-Hudrî -radıyallâhü anh-’ın anlattığına göre, bir adam Resûl-i Ekrem Efendimiz ‘e gelerek:

- Kardeşim midesinden rahatsız, (ne yapayım?) diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“- Ona bal şerbeti içir!” buyurdu. Adam denileni yaptı. Bir müddet sonra tekrar gelip:

- Bal şerbeti içirdim, ancak onun rahatsızlığını artırmaktan başka bir şeye yaramadı, dedi. Adam bu şekilde üç defâ gidip geldi. Sonunda Efendimiz:

“- Şüphesiz Allâh doğru söylemekte, kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir.” buyurdu. Sonra o kimse kardeşine bir kere daha bal şerbeti içirdi ve iyileşti. (Buhârî, Tıb, 4; Müslim, Selâm, 91)

Bu sözüyle Allâh Resûlü, ” (Arının yaptığı) o balda insanlar için bir şifa vardır.” (en-Nahl 16/69) âyetinde ifâde buyrulan gerçeğe işâret etmiş ve Allâh Teâlâ’ya olan güven ve teslîmiyetini ortaya koymuştur.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında gördüğümüz bu teslîmiyet hallerini, diğer peygamberlerin ve sâlih kişilerin hayâtlarında da görmekteyiz. Bunlardan biri de, Hâcer vâlidemizdir. Peygamber Efendimiz onun teslimiyetini şöyle anlatmıştır:

“İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hâcer ile henüz sütteki oğlu İsmâil’i alıp Mekke’ye getirmişti… Hz. İbrâhim, âilesi ile oğlunu, yanlarına bir dağarcık hurma ve bir kırba su koyarak birçok hikmete mebnî oraya bıraktı. İbrâhîm - aleyhisselâm - arkasını dönüp giderken Hâcer:

- İbrâhim! Bizi konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı bu vâdide, tek başımıza bırakıp da nereye gidiyorsun? diye sordu. Bu soruyu birkaç defa tekrarladı ise de Hz. İbrâhim susuyordu. Sonunda Hâcer:

- Bunu böyle yapmanı sana Allâh mı emretti? dedi. Bu sefer Hz. İbrâhim:

- Evet, Allâh emretti, dedi. (Bu cevap üzerine rahatlayan Hâcer vâlidemizin dilinden, Allâh’a teslîmiyetin zirvesini gösteren) şu sözler döküldü:

- Öyleyse Allâh bizi korur!..

Daha sonra da geri döndü. İbrâhim -aleyhisselâm- da yürüyüp gitti. Kimsenin kendisini göremediği Seniyye mevkiine varınca, yüzünü Ka’be tarafına çevirdi, sonra ellerini kaldırarak şöyle duâ etti:

«Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını, senin saygı duyulması gereken Mukaddes Mâbed’inin yanında, ekin bitmez bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerine, onlara karşı muhabbet koy ve kendilerine bâzı meyvelerden rızık ver. Umulur ki nimetlerine şükrederler.» (İbrâhim 14/ 37) ” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

Hâcer vâlidemizin Allâh’ın emri karşısında gösterdiği eşsiz teslîmiyeti kadar, hanımı ve biricik evlâdını, ıssız bir vâdîde, yine Allâh’ın emri ile yapayalnız bırakan İbrâhim -aleyhisselâm-’ın teslîmiyeti de bizim için pek ibretli bir misâldir. Bu teslîmiyetin neticesinde Allâh Teâlâ o beldeyi mübârek bir mekân kılmış ve yaptıkları hareketleri de kıyâmete kadar devam edecek olan hac ibâdetinin birer rüknü hâline getirmiştir. Gösterdikleri bu teslîmiyet ve rızâlarına binâen onların isimlerinin ebediyyen hayırla yâd edilmesini takdir buyurmuştur.  
  Devamı »

Peygamber Efendimizin Allah’a Muhabbeti

Muhabbeti

Yâr-ı seyretmek için bî-teklîf
Cümleten çeşm idi ol cism-i latîf 1
Hâkânî

Nebiyy-i zî-şân Efendimiz’in Allâh Teâlâ’ya olan ta’zîmi gibi, O’na duyduğu muhabbet de idrâk ve ifâde edemeyeceğimiz derecede engin ve nihâyetsizdi.

Hayâtın özünü teşkil eden ve ilâhî bir iksir olan muhabbet, dostluğun samimi ve katıksız hâlidir. Muhabbet sevgiliye kavuşma, onun güzelliğini görme heyecân ve susuzluğu içinde bulunan kalbin, ihtizâza gelip coşmasıdır. Yusuf Hemedânî hazretleri muhabbetin nefsânî ve rahmânî olmak üzere iki vechesinin bulunduğunu söyleyerek aralarındaki farkı şöyle îzâh eder; “Mahlûkâtı sevince insanda bunama ve delilik zuhûr eder. Oysa Hakk Teâlâ’ya muhabbet duyunca gönle firâset, hikmet ve ma’rifet doğar. Bu yüzden hakîkatte Allâh sevgisinden başkası uygun değildir. Çünkü şeytanın yolunda diken ve çer çöpten, Hakk Teâlâ’nın yolunda ise nergis ve lâleden başka bir şey yoktur.” ( Rutbetü’l-Hayât, s. 69)

İnsanda muhabbet merkezi kalbdir. Allâh Teâlâ, kulunda iki değil, sâdece tek kalb yaratmış (el-Ahzâb 33/4) ve onu da kendisine mahsûs kılmıştır. Kalbin muhabbet duyacağı hakîkî mâşûk ise ancak Allâh Teâlâ’dır. İkinci Sultan Selim bu hakîkati ne güzel dile getirir:

Âşık-ı sâdıkta dil birdir olur mu yâr iki

Hiç bir taht üstüne mümkün müdür hünkâr iki

Fakat kalb, muhabbetin bu zirve noktasına bir anda yükselemez. Muhabbetullâh sarayına çıkmak için, sevilen diğer varlıklar birer merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlara duyulan meşrû muhabbetler, kalbin hakîkî sevgiye hazırlanması istikâmetinde, birer alıştırma hükmünde olacaktır. Bir de Allâh’tan O’nun muhabbetini talep etmek gerekir. Sevgili Peygamberimiz, duâlarında Allâh Teâlâ’nın muhabbetini talep ve niyaz ederek:

“Allâhım! Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allâhım! Senin sevgini bana nefsimden, âilemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” buyururdu. (Tirmizî, Deavât, 72)

Gerçek mü’min, şâirin dediği gibi gelip geçici muhabbetlere değil, bilâkis ezelî ve ebedî olan Allâh’a gönül bağlar.

Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl

Ben muhibb-i lâ yezâlim “lâ uhibbü’l-âfilîn”

“Fânî sevgililerin güzellik güneşi birgün batar gider. Ben ise ebedî olan Allâh’ın âşığıyım, sonunda yok olan şeylere muhabbet duymam.”

Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlerin Allâh’a olan muhabbetlerinin, diğer bütün muhabbetlere hâkim olacak ve onları etkileyecek kuvvette olması gerektiğini şu şekilde ifâde etmiştir:

Mü’minlerde Allâh muhabbeti, diğer muhabbetlerden daha şiddetlidir.” (el-Bakara 2/165)

Mü’minlerdeki muhabbetin böyle olması gerekirse, Habîbullah pâyesine erişen Resûl-i Ekrem Efendimiz’de tecellî eden muhabbet-i ilâhiyyeyi, tasavvur etmek lâzımdır. Bu muhabbeti Hâkânî şöyle terennüm eder:

Dil-güşâ olsa nola çeşm-i Resûl

Kühl-i “Mâ zâğ” ile mekhûl idi ol.

“Allâh Resûlü’nün mübârek gözlerinin, insanların gönüllerini fethetmesi çok değildir. Zîrâ o gözler, «O haşmetli makamda Allâh’ı gören Resul’ün gözleri şaşıp da O’ndan başka hiçbir şeye kaymadı, sağa sola bakmadı. (en-Necm 53/17) » âyetinde işâret edilen muhabbet sürmesi ile sürmelenmiştir.”

Görmemiştir rasat-engîz-i kader

Gözleri gibi Hudâyı gözler

“Kaderin rasat-hânesi, onun gözleri gibi dâimâ Allâh’a tahsis-i nazar eden başka bir göz görmemiştir.”

Muttasıl ol iki çeşm-i şahbâz

Sâha-i Arş’a ederdi pervâz

“Hiç şüphe yok ki o şâhin gözler, Arş-ı a’lâ sâhasında avlanmak, ilâhî feyz ve muhabbet şebnemlerini dermek için devamlı olarak cevelân ederdi.”

Mâsivallâha nazar etmedi hem

Hiç aynında değildi âlem

“O gözler Allâh’tan başka hiçbir şeye asla nazar etmemiştir. Zîrâ zerreden küreye bütün kâinât, Efendimiz’in nazarında bir hiç mesâbesindedir.”

Âteş-i şem-i Cemâl-i ezelî

Odlara yakmış idi ol güzeli

“Allâh Teâlâ’nın ezelî olan cemâlinin alevi, Güzeller Güzeli Efendimiz’in sînesini ateşlere yandırmıştı.”

Habîb-i Ekrem Efendimiz’in, Allâh’a olan muhabbeti dâimâ diri hâldeydi. O’na olan bu eşsiz muhabbeti sebebiyle, yaratılan her şeye büyük alâka gösterir ve onları Rabbini hatırlamaya birer vesîle sayardı. Allâh’a yaklaşmak maksadıyla, ilâhî fermanla vukû bulan her yeni tecellîye, âşina olmayı isterdi. Zîrâ b ir varlığa duyulan muhabbet arttıkça, bu muhabbetten o varlığa herhangi bir nisbeti, yakınlığı veya alâkası olan her şeye, o yakınlık derecesinde bir pay isâbet eder. Bununla alâkalı güzel bir nükteyi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

“Bir defâsında biz Allâh Resûlü ile berâber iken, yağmur yağmaya başladı. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, yağmurun bedenine isâbet etmesi için omuzunu açtı.

– Yâ Resûlallâh! Niçin böyle yaptınız? dediğimizde ise:

«– Bu rahmetin, Rabbi ile olan münâsebeti henüz yeni de ondan.» ” buyurdu. (Müslim, İstiskâ, 13)

Muhabbetin şümûlünü, merkezinde sevilen varlık olmak üzere, yakın ve uzak bütün varlıkları ihtivâ edecek şekilde bir dâire gibi sonsuza kadar genişletmek mümkündür. Yûnus’un “Yaratılanı hoş gör Yaratan’dan ötürü” mısrâlarıyla dile getirdiği bu muhabbet, “aşk-ı mutlak”tır ki, bu da en kâmil mânâda Allâh Resûlü’nde tecellî etmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ve ashâbının Cenâb-ı Hakk’a duydukları derûnî muhabbetin artmasında ve tâzeliğini korumasında, zaman zaman nâzil olan ilâhî vahyin mühim bir tesiri olmaktaydı. Ceste ceste inen Kur’ân âyetleri, her indikçe Allâh Resûlü’nü ve ashâbını tesellî etmekte, sıkıntılarını gidermekte ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzeleyerek, gönüllerinde ilâhî muhabbetin lemeân etmesine (parlamasına) vesile olmaktaydı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görürüz:

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hz. Ebûbekir, Ömer -radıyallâhu anh- ‘e:

– Kalk, Efendimizin yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Resûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim, dedi. Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:

– Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allâh katındaki nimetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun? dediler. Ümmü Eymen:

– Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nimetlerin, Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum, dedi. Onun bu ince düşüncesi, Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağlamaya başladılar. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 103)

Bir taraftan, Allâh’ın kelâmının artık kendilerine gelmeyeceğini düşünerek ağlayan bu sahâbîler, diğer taraftan Cenâb-ı Hakk’ın Habîb-i Ekremi’ne âhirette bahşedeceği nimetleri hatırlayarak tesellî buluyorlardı. Zîrâ Allâh’ın sevgilisi olan Efendimiz, bir ömür boyunca Rabbine nihâyetsiz bir muhabbetin kavurucu hasreti içinde yaşamış ve vefâtıyla Refîk-i A’lâsı’na kavuşmuştu.

Kelâm-ı ilâhî vesîlesiyle, Allâh Teâlâ’ya muhabbetini ızhâr eden sahâbîlerden birinin hikâyesi de şöyledir:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu bir seriyyenin başında komutan olarak göndermişti. Arkadaşlarına namaz kıldırıyor, ancak kırâatini her defâsında İhlâs sûresi ile bitiriyordu. Döndükleri vakit durumu Allâh Resûlü’ne anlattılar. Efendimiz:

“– Ona, niçin böyle yaptığını sorun!” buyurdu. Arkadaşları bunun sebebini sorduklarında sahâbî:

– Bu sûre Rahmân’ın vasıflarını anlatmaktadır. Bu yüzden, onu okumayı seviyorum, cevâbını verdi.

Bunu haber verdiklerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

“– Ona haber verin, Allâh Teâlâ da onu seviyor.” (Buhârî, Tevhîd, 1)

Mevlâna -kuddise sirruh-, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in gönlüne akseden Allâh muhabbetini şöyle dile getirir:

“Mirac gecesi onu görebilmek için yedi kat göğün ufukları hûrilerle, peygamberlerin, ermişlerin rûhları ile dolmuştu. Bu hûrilerin her biri, ona hoş görünmek için süslenmişti. Fakat onda dost düşüncesinden, yani Allâh sevgisinden başka bir sevdâ yoktu. O, Allâh’ın büyüklüğü, kudreti ve sevgisi ile öyle dolmuştu ki Allâh’a en yakın olanlar bile oraya yol bulamazlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurmuştu ki; «Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki, ona ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz.» (Münâvî, IV, 8) Artık bunu siz düşünün. Yine Efendimiz; «Gözümüz Hakk’tan başkasına meyl etmedi, bakmadı; bizim gözümüz, kuzgunlar gibi dünyâ leşine kaymamıştır.2 Biz cümle âlemi renklendiren, güzelleştiren Hakk’ın mestiyiz; bağın, bahçenin değil.» buyurmuştur.” ( Mesnevî , beyt: 3950-3954)

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a muhabbeti, haşyete dayalı bir muhabbet; korkusu da muhabbete dayalı bir korku idi. Bu sebeple o, dâimâ şöyle duâ ederdi:

“Ey kalplere hükmeden Allâhım! Kalplerimizi sana tâate âmâde kıl!” (Müslim, Kader, 17)

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayâtı boyunca, en derin muhabbetle gönlünü bağladığı Yüce Rabbi’ne kavuşma arzu ve iştiyâkı içerisinde bulunmuştur. Vefâtı yaklaştığında ise bu yakıcı iştiyâk ve hasret duyguları zirveye ulaşmıştır. O, vazîfesini tamamlayıp dünyâda kalmak ile “Refîk-ı A’lâsı’na, yâni En Yüce Dostu’na gitmek arasında serbest bırakıldığında, bir ömür beklediği fırsatın geldiğini düşünerek, hemen O’na gitmeyi tercih etmiştir. Âişe vâlidemiz bu şeb-i arûsu, yâni sevgilinin dostuna kavuşma ânını şöyle anlatır:

“Allâh Resûlü son anlarını yaşarken, mübârek başı benim göğsüme yaslı bulunuyordu. Ben:

«Ey insanların Rabbi! Hastalığı gider! Gerçek tabib, hakîki şifâ verici ancak sensin!» diyerek şifâ diliyordum. Sevgili Peygamberimiz ise:

«Hayır! Allâhım beni Refîk-i A’lâ’ya kavuştur. Ey Allâh’ım! Beni mağfiret et! Bana rahmetini ihsân et! Beni Refik-i A’lâ’ya kavuştur!» diyerek duâya devam ediyordu.” (İbn-i Hanbel, VI, 108, 231)

Diğer bir rivâyette hâdisenin devâmı şöyle anlatılır:

“Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- sağlıklı günlerinde birçok defalar:

«Hiçbir peygamber, cennetteki makâmını görmedikçe, rûhu kabzolunmaz! Sonra, dünyâda kalmak ile makâmına gitmek arasında muhayyer bırakılır!» buyurmuştu. Kendisi hastalanıp vefâtı yaklaşınca, başı benim dizimde bulunduğu halde, üzerine bir baygınlık geldi. Ayılınca gözünü evin tavanına çevirdi ve:

«Allâhım! Refik-i A’lâ» dedi. Ben o zaman:

«Resûlullâh bizi tercih etmiyor!» dedim. Anladım ki Efendimiz’in bu temennîsi, sıhhatli zamanlarında bize söyleyip durduğu bir haberin, kendisinde tahakkuk ettiğinin bir işâretidir!” (Buhârî, Megâzî, 84; İbn-i Hanbel, VI, 89)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vefâtı esnâsında ölüm meleği ile kendisi arasında vukû bulan şu muhâvere, ondaki muhabbet-i ilâhînin derecesini daha açık bir şekilde göstermektedir. Sevgili Peygamberimiz’in vefât ânı geldiğinde, ölüm meleği Azrâil içeri girmek için izin istedi. Cebrâîl -aleyhisselâm- :

“Ey Ahmed! Bu Ölüm Meleği’dir. Senin yanına girmek için izin istiyor! Halbuki o, senden önce hiçbir kimsenin yanına girmek için izin istemediği gibi, senden sonra da hiç kimseden izin istemeyecektir! Kendisine izin ver!” dedi.

Ölüm Meleği içeri girip Peygamberimiz’in önünde durdu ve:

– Yâ Resûlallâh! Yâ Ahmed! Yüce Allâh beni sana gönderdi ve her emrine itaat etmemi de bana emretti! Eğer rûhunu almamı emredersen alacağım, bırakmamı emredersen rûhunu sana bırakacağım! dedi. Allâh Resûlü:

“– Bunu gerçekten yapacak mısın?” diye sordu. Ölüm Meleği:

– Ben, her hususta sana itaat etmekle emrolundum! dedi. Bu sırada Cebrâil -aleyhisselâm- :

– Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor! dedi. Efendimiz:

“– Allâh katında olan daha hayırlı ve daha devamlıdır! Ey Ölüm Meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu al!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 259; Heysemî, IX, 34-35; Belâzûrî, I, 565)  
  Devamı »

Peygamber Efendimizin Allah’a Tâzim’i

 
 Kazananlar ancak ta’zîm sâyesinde
kazanmışlar; kaybedenler de yine
ta’zîmi terkettikleri için kaybetmişlerdir.

Ta’zîm; bir varlığı kalpte büyük görmek, onun şân ve şerefini yüceltmek ve emrini bütün emirlerin üstünde tutmaktır. Allâh Teâlâ’ya ta’zîm ise O’na, bu duygu ve hissiyâtın en zirvede olanını tahsîs etmektir.

Beşeriyete saâdet reçetesi olarak takdim edilen İslâm dininin özü:

Ta’zîm li-emrillâh: Allâh Teâlâ’ya ve O’nun bütün emirlerine ta’zîm, yani gönülden gelerek boyun eğmek ve,

Şefkat li-halkillâh: Allâh Teâlâ’nın mahlukâtına şefkat ve merhametle hizmet etmektir.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in Allâh Teâlâ’ya ta’zîmi o derecede idi ki O’nun rızâsını her şeyin üstünde tutardı. En büyük korkusu, O’nun gazabına yol açacak ve muhabbetine halel getirecek bir harekette bulunmaktı. Bunun en çarpıcı misâlini, pek şiddetli ve meşakkatli olan Tâif yolculuğundan, elleri ve ayakları kanlar içinde dönerken yaptığı şu niyâz ve yakarışında görürüz:

“ ….. İlâhî! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Fakat Sen’in lütuf ve ihsânın, benim için daha geniştir. İlâhî! Gazâbına uğramaktan, rızâsızlığına dûçar olmaktan Sen’in Nûr-i Vechine sığınırım… İlâhî! Sen râzı olasıya kadar affını diliyorum. Bütün kuvvet, her kudret ancak Sen’dendir, yâ Rabbî!” (İbn-i Hişâm, II, 30)

Cenâb-ı Hakk’a olan bu ta’zîmi ile Peygamber Efendimiz, kendi benliğini, güneşin doğmasıyla yıldızların yok olması gibi siler ve o hâliyle engin bir mahfiyet kisvesine bürünürdü. Onun nûrânî varlığında sâdece ve sâdece bütün azameti ile Hak tecellî ederdi. Bu hakîkate işâretle Mevlâna -kuddise sirruh- şöyle der:

“Cenâb-ı Hakk’ı yüceltmek, ta’zîm etmek nasıl olur? Kendini hor, hakîr bilmekle ve toprak gibi ayak altında çiğnenmeye lâyık görmekle yani hiçliğini idrâk edip tevâzûya bürünmekle olur. Allâh’ı ve tevhîdi bilmek nedir? Kendini bir olan Rabb’ın huzûrunda yakıp yok etmektir. Eğer gündüz gibi aydınlanmak, parlamak istiyorsan, geceye benzeyen, gece gibi karanlık olan varlığını, benliğini yak!” ( Mesnevî , beyt: 3008-3010)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a olan ta’zîm ve hürmet hisleri, O’nun emirlerini yerine getirme konusundaki canhıraş gayretinde açıkça görülür. Nitekim âyet-i kerîmelerde bu konuda şöyle buyrulur:

“Rahmân’ın o kulları Rablerinin âyetleri kendilerine okunup hatırlatıldığı zaman, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân 25/73)

“…Kendilerine Kur’an okunduğu zaman, derhal yüzleri üzerine secdeye kapanırlar.” (el-İsrâ 17/107)

Bununla alâkalı oldukça ibretli bir misâli, Habbâb -radıyallâhu anh-şöyle anlatmaktadır:

“Akra’ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Resûlullâh Efendimiz’e geldiler. Onu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz Müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf Müslümanları hakîr görerek Efendimiz’e:

– Bizim için bunlardan ayrı bir oturum yapmanı ve ayrı bir meclis tahsis etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki bize Arap kabilelerinden birtakım elçiler ve hey’etler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Seninle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur, dediler. Allâh Resûlü:

«– Olur.» buyurdu. Onlar:

– Olur, demen yetmez, bizim için bunu yazılı hâle getir, dediler. Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü Hz. Ali’yi çağırdı, bir de yazmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O sırada Cibrîl -aleyhisselâm- geldi ve:

« Sabah akş ? am Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesabından ? sana hiçbir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da hiçbir ş ? ey onlara ait değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun!» (el-En’âm 6/52) âyet-i kerîmesini getirdi. Sonra:

«Biz, onlardan kimini kimisiyle, ‘Allâh aramızdan bunlara mı lütfunu lâyık gördü?’ desinler diye iş ? te böyle imtihân ettik. Allâh ş ? ükredenleri en iyi bilen değil mi?» (el-En’âm 6/53) âyet-i kerîmesini, daha sonra da:

«Âyetlerimize îmân edenler sana geldiklerinde de ki: ‘Selâm sizlere, Rabbınız, rahmet ve merhameti kendisine düstûr edinmiştir.’» (el-En’âm 6/54) âyetini indirdi. Rahmeten li’l-âlemîn olan Efendimiz, anlaşmayı yazmak üzere eline aldığı sayfayı derhal bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Yanına geldiğimizde; «Selâm sizlere, Rabbınız rahmet ve merhameti Kendisine düstûr edinmiştir.» diyordu. Ona yaklaştık; hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi onun dizlerine dayadık. Bu âyetin inmesinden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devam ettik. Fakat o, yanımızdan kalkıp gitmek istediği zaman kalkar giderdi. Ne zaman ki:

« Sabah akşam Rablerine, O’nun hoşnutluğunu dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!…» (el-Kehf 18/28) âyet-i kerîmesi indi, artık böyle yapmaz oldu. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Efendimiz’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz erken davranır ve onun yanından kalkardık. (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)

Vâhidî’nin zikrettiğine göre, bu son âyet inince, Resûlullâh Efendimiz hemen kalkıp, o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka taraflarında Allâh’ı zikrederken buldu. Bunun üzerine; “Canımı almadan önce, ümmetimden bu insanlarla berâber bulunmaya sabretmemi emreden Allâh’a hamdolsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. ( Esbâbu’n-nüzûl, s. 304)

Ashâb-ı kirâmdan Allâh ve Resûlü’ne itâat ve teslîmiyeti ile mâruf Hz. Ebûbekir’in Allâh’ın emrine olan ta’zîmini gösteren bir hâdiseyi ise kızı Hz. Âişe şöyle anlatır:

“Yüce Allâh, bana atılan iftirâdan1 berî olduğumu bildiren âyetleri indirince babam Ebûbekir, akrabalığından ve fakirliğinden dolayı nafaka vermekte bulunduğu Mıstah bin Üsâse için:

«Âişe’ye bu iftirâyı attıktan sonra, vallâhi ben de, Mıstah’a hiçbir zaman bir şey vermeyeceğim!» diye yemin etmişti. Bunun üzerine Yüce Allâh:

«Sizden fazîlet ve servet sâhibi olanlar, akrabâlara, yoksullara, Allâh yolunda hicret edenlere bir şey vermeyeceklerine dâir yemîn etmesinler. Bilakis affetsinler ve aldırmasınlar! Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz? Allâh, çok affedici ve çok merhamet edicidir.» (en-Nûr 24/22) âyetini indirdi. Bu ilâhî ferman üzerine Hz. Ebûbekir, derhal kalben ve rûhen kendisini toparlayarak:

«Vallâhi ben, Allâh’ın beni affetmesini elbette isterim!» dedi. Mıstah’ın nafakasını tekrar vermeye başladı ve:

«Vallâhi, ben artık onun nafakasını hiçbir zaman kesmem!» dedi.” (Buhârî, Megâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56)

Bu ta’zîm duygusu, ashâb-ı kirâmın her birinde mevcuttu. Bunun en güzel tezâhürlerinden birini, içkinin harâm kılınması esnâsında görmekteyiz. İçkiyi en son kat’î olarak yasaklayan Mâide sûresinin 90 ve 91. âyetleri nâzil olmuştu. Efendimiz bunları ashâbına okurken, âyetin sonundaki “Artık vazgeçtiniz, değil mi?” kısmına gelince, Hz. Ömer hemen:

“Vazgeçtik! Vazgeçtik yâ Rab!” dedi. Sâdece Hz. Ömer değil, orada bulunan bütün Müslümanlar da; “Artık içkiden, kumardan vazgeçtik Rabbimiz!” dediler. Daha sonra Resûlullâh’ın emriyle bir münâdî; “Haberiniz olsun ki içki harâm kılınmıştır!” diyerek seslenince, tulumları delinip boşaltılan ve küpleri kırılıp dökülen içkiler, Medine sokaklarında su gibi aktı. (İbn-i Hanbel, I, 53; II, 351; Nesâî, E ş ribe, 1-2 ; Hâkim, II, 305)

Server-i Âlem Efendimiz’in Allâh Teâlâ’ya olan ta’zîmi, onu, Allâh’ın birliği ve azameti husûsunda âzamî derecede hassâsiyet göstermeye sevketmiştir. Zîrâ o:

“Allâh, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allâh’a ortak koşan kimse, çok büyük bir günâh işlemiş olur.” (en-Nisâ 4/48)

“Şüphesiz sana ve senden önceki (peygamber) lere şu gerçek vahyedildi: Eğer (Allâh’a) ortak koşarsan, bütün amellerin boşa gider ve ziyâna uğrayanlardan olursun. O halde, yalnız Allâh’a kulluk et ve şükredenlerden ol!” (ez-Zümer 39/65-66) şeklindeki ilâhî tâlimatlar istikametinde, şirkten uzak durarak tevhid üzere bir hayât sürmüştür. Dolayısıyla Allâh Resûlü, bu mevzudaki ihmallere asla müsâmaha göstermemiş, şirki çağrıştıracak en ufak davranışlara bile hemen müdâhale ederek gerekli düzeltmelerde bulunmuştur.

Zeyd bin Hâlid el-Cühenî’den nakledildiğine göre, Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye’de iken gece yağan yağmurun akabinde sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince cemâate dönüp:

“Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâbın, Allâh ve Resûlü daha iyi bilir, mukâbelesi üzerine:

“Buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, diğer bir kısmı ise kâfir olarak sabahladı. «Allâh’ın rahmet ve berekâtıyla bize yağmur yağdı.» diyen, Bana inanmış; yıldızı inkâr etmiş olur. «Falan ve falan yıldızın batıp doğmasıyla üzerimize yağmur yağdı.» diyen de Ben’i inkâr etmiş, yıldıza inanmış olur.” (Buhârî, Ezân, 156) buyurarak, gönüllerde oluşması muhtemel şirk düşüncelerini izâle etmek istemiştir.

Mevzuyla alâkalı diğer bir hâdise de şöyledir:

Peygamberimiz’in oğlu İbrâhîm’in vefât ettiği gün güneş tutulmuştu. Halk güneşin İbrâhîm’in ölümü sebebiyle tutulduğunu söylediler. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz; “Ay ve güneş, Allâh’ın âyetlerinden sâdece iki âyettir. Bunlar, birinin ölümü veya doğumu için tutulmazlar. Onu tutulmuş gördüğünüz zaman, açılıncaya kadar Allâh’a duâ edin ve namaz kılın.” buyurmuştur. (Buhârî, Kusûf, 15)

Bu iki hâdisenin birincisinde Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın Fâil-i Mutlak olduğunu, O’na herhangi bir işinde fâni varlıkları ortak koşmanın doğru olmadığını, zîrâ bunun Allâh’ı inkar anlamı taşıdığını belirtmiştir. İkincisinde ise, Allâh Teâlâ’nın azameti karşısında insanların, Peygamber’in oğlu da olsa, kulluğun ötesinde bir değere sâhip olmadığını, dolayısıyla gerçek saygının sâdece Allâh’a gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, câhiliye ve şirk ortamından henüz yeni kurtulmaya çalışan ashâbını yakından takip eder, Allâh’ın birliği husûsunda yanlış inançlara sapmamaları için gayret gösterirdi. Şu ibretli hâdise bunun örneklerinden birini teşkil eder:

Ebû Vâkıd el-Leysî’nin anlattığına göre Huneyn gazâsında Müslümanlar, müşriklerin silahlarını astıkları ve “Zât-ı Envât” diye isimlendirdikleri bir ağaca rastladılar. Ashâb-ı kirâm:

– Yâ Resûlallâh! Müşriklerin olduğu gibi, bizim için de bir Zât-ı Envât belirleseniz! dediler. Bu istek karşısında üzülen Sevgili Peygamberimiz:

“ – Sübhânellâh! Bu, Mûsâ’nın kavminin «… (Ey Mûsâ!) Onların ilâhları gibi bizim için de bir ilâh yap!» (el-A’râf 7/138) demeleri gibidir. Nefsim kudret elinde bulunan Allâh Teâlâ’ya yemin ederim ki sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz. ” buyurdular. (Tirmizî, Fiten, 18)

Hz. Ömer -radıyallâhü anh-, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in duyduğu bu endişeden hareketle ve Müslümanların aşırı ilgi göstermeleri sebebiyle Hudeybiye’deki, altında Rıdvan Bey’ati yapılan Semüre ağacını kestirmiştir. (İbn-i Sa’d, II, 100)

Fahr-i Cihân Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının sâdece O’na tahsis edilmesi husûsunda da dikkatli davranır, bu konuda en küçük bir şirk kokusuna müsâade etmezdi. İbn-i Abbas -radıyallâhü anh-’den nakledildiğine göre bir adam Allâh Resûlü’ne gelip:

“– Yâ Resûlallâh! Allâh’ın dilediği ve sizin dilediğiniz” diyerek (meşiyet husûsunda Peygamberimiz’i Cenâb-ı Hak ile birlikte zikredince) Efendimiz:

“Sen beni Allâh’a denk yaptın, sâdece «Allâh’ın dilediği» demen gerekirdi!” (İbn-i Hanbel, I, 283) buyurarak, peygamber olmasına rağmen, mutlak irâdenin Cenâb-ı Hakk’a âit olduğunu bildirmiş ve kendisinin dileme-meşîet konusunda Allâh’a denkmiş gibi zikredilmesini şiddetle reddetmiştir.

Bir diğer câlib-i dikkat misâl de şudur: Adiy bin Hâtim’in anlattığına göre, bir adam Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yanında okuduğu hutbede:

“Her kim Allâh ve Resûlü’ne itâat ederse, şüphesiz doğru yolu bulmuş olur. O ikisine isyân eden ise, muhakkak sapıtmıştır.” ifâdesini kullanmıştı. Fahr-i Kâinât Efendimiz hemen müdâhale ederek:

“Sen ne fenâ bir hatipsin! « (‘O ikisine’ diyeceğine ayrı ayrı zikrederek) Allâh ve Resûlü’ne isyân eden ise muhakkak sapıtmıştır» deseydin ya!” îkâzında bulunmuştur. (Müslim, Cum’a, 48)

Burada Peygamberimiz’in hatîbe îtirâz etmesi, Allâh ile kendisini “hüma” zamirinde müştereken zikretmesi, böylece Cenâb-ı Hak ile Peygamberi’nin aynı seviyede tutulduğu hissini uyandırmasından dolayıdır. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, kendisinin Allâh’ın bir kulu olduğu, dolayısıyla O’nunla birlikte aynı zamirde zikredilmesinin, Allâh’a tâzim açısından uygun olmadığı tenbîhinde bulunmuştur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Allâh Teâlâ’ya olan ta’zîm ve muhabbeti sebebiyle, O’na varan yolda birer engel teşkil eden putlara ve putperestliğe karşı amansız bir mücâdele vermiştir. Nübüvvetinden önce bile onlara asla iltifat etmemiş, bilakis hep nefret etmiştir. Hz. Câbir’in anlattığına göre, Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Mekke Fethi sırasında Hz. Ömer’e, önceden Kâ’be’ye gidip oradaki bütün putları ortadan kaldırmasını emretmiş ve bunlardan temizlenmeden Beytullâh’a girmemiştir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 48 )

Resûlullâh Efendimiz ‘in Allâh Teâlâ’ya olan ta’zîm ve muhabbeti, O’nu gece-gündüz aralıksız olarak huşû içinde zikredişinde de tezâhür eder. Zîrâ Yüce Rabbi ona:

“Rabbini, içinden yalvararak ve O’ndan korkarak, hafif bir sesle sabah akşam zikret. Sakın gafillerden olma!” (el-A’râf 7/205) diye emretmiş, o da Hz. Âişe’nin naklettiği üzere, Allâh Teâlâ’yı her hâliyle zikre devâm etmiştir. (Müslim, Hayz, 117)

Cenâb-ı Hakk’ın şeâirine yani O’nu hatırlatan nişânelere saygı göstermek de, Allâh’a ta’zîmdir. Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Her kim, Allâh’ın şeâirine ta’zîm gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır .” (el-Hacc 22/32)

İslâm, Allâh’ın şeâirine saygı ve onlarla Allâh Teâlâ’ya yaklaşma esası üzerine kurulmuştur. Şeâir; hissetmek mânâsındaki şuur masdarından türemiş olup şiâr’ın çoğuludur. Kur’ân-ı Kerîm, Ka’be, ezân, namaz, kurban, Safâ ve Merve gibi karşılaşıldığında Allâh’a yakınlık hissi uyandıran alâmet ve işâretlere şeâir denir. Yüce Allâh, mücerred hâdiseleri, insanların daha kolay idrak edebilmeleri için, muşahhas şeylere benzeterek anlatmıştır. Bu nişâneler de, Allâh Teâlâ’ya ibâdette kullanılan ve hislerimizle kavranabilen şeylerdir. Bunlar sâdece Allâh’a has kılınmıştır. Bu sebeple onlara gösterilen saygı, Allâh Teâlâ’ya saygı; onlara karşı gösterilen saygısızlık da, yine Allâh Teâlâ’ya gösterilen saygısızlık olarak kabul edilmiştir.

Bunlardan Kur’ân-ı Kerim, Allâh Teâlâ’nın, Sevgili Peygamberi’nin kalb-i pâkine inzâl ettiği ilâhî bir fermânı ve tâlimatnâmesidir. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’e gösterilen saygı, onu inzâl eden Hak Teâlâ’ya saygı anlamına gelir. Zîrâ insanların, peygamberlerin izlerini tâkip ederek Allâh’a vâsıl olmaları, ancak onlara indirilen kitaplara saygı göstermelerine ve bunları okuyup ahkâmını tatbik etmelerine bağlıdır.

Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- , kendisine Kur’an vahyi geldiği esnâda, ona bütün varlığı ile yönelir ve gelen vahyi tam mânâsıyla alabilmek için dikkat kesilirdi. Vahyin ilk zamanlarında, kalbine nüzûl eden Kur’ân âyetlerini unutmamak için, mübârek dillerini kıpırdattıklarında:

“ (Ey Resûlüm!) Vahyi çabucak ezberlemek için dilini kımıldatma! Şüphe etme ki, onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak Biz’e aittir. O halde, Biz onu okuttuğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et!” (el-Kıyâme 75/16-18) îkâz-ı ilâhisi gelmiştir.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in Allâh Teâlâ’ya olan ta’zîm ve muhabbetinin tezahürlerinden biri de, Kur’an-ı Kerim’i çok sevmesi, onu okurken ve dinlerken derin bir hissiyât içinde duygulanıp göz yaşı dökmesidir. Zîrâ seven, gönlünü ve kulağını sevilenin sözüne yöneltir ve ona sevdiğinin sözünden daha tatlı gelen hiçbir şey bulunmaz. Çok kere seven, sevdiğinin sözünü tekrarlarken, kendisini onun yanında imiş gibi hisseder. İbn-i Mesud -radıyallâhü anh-, Efendimiz’in arzusu üzerine, Nisâ sûresini okurken, “ (Ey Resûl!) Her ümmete bir şâhit ve seni de bunlara şâhit getirdiğimiz vakit, durumları nasıl olacak?” mealindeki 41 . âyete geldiğinde, Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- “Şimdilik yeter!” buyurarak, Allâh Teâlâ’nın azameti karşısında ağlamıştır. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 32; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Resul-i Ekrem Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i hem okurken hem de dinlerken, ta’zîm ve hürmet hisleri içerisinde ağlayıp gözyaşı dökmesi pek çoktur. Efendimiz’i kendilerine bir üsve-i hasene olarak kabul edip, her husûsta onun hâliyle hallenmeye çalışan ashâb-ı güzîn de, Allâh’ın kelâmına nihâî derecede bir ta’zîm göstermişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman her sabah kalktıklarında Mushaf-ı Şerîf’i öpmeyi âdet hâline getirmişlerdi. Rivâyet edildiğine göre İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- her sabah Mushaf’ı eline alır, öper ve “Rabbimin ahdi, Rabbimin açık fermânı!” derdi. (Kettânî, II, 196-7) İkrime -radıyallâhu anh- de Mushaf-ı Şerîf’i alır, yüzüne sürerek ağlar ve “Rabbimin kelâmı! Rabbimin kitâbı!” diyerek Cenâb-ı Hakk’a olan ta’zîm ve muhabbetini ızhâr ederdi. (Hâkim, III, 272) 2

Kur’ân-ı Kerim nâzil olmadan evvel, Muallakât-ı Seb’a ismi verilen yedi seçilmiş şiir Ka’be duvarında asılı durur, bunlar zaman zaman okunarak, fesâhat ve belâğat açısından ne kadar kıymetli oldukları konuşulurdu. Bu şiirlerden birisi de, Lebîd bin Rebîa’ya âitti. Lebîd’in eseri yıllarca Ka’be duvarında asılı kalmıştı. Bu tâlihli şâir İslâm nûru ile aydınlandığında, Allâh’ın kelâmına olan ta’zîm ve hürmetinden dolayı, bir daha şiir söylememiş ve son mısraları da Müslüman olduğu zaman söylediği şu beyit olmuştur:

Allâh’a hamdolsun ki gelip çatmadan ecelim

İslâm’ın o nurlu elbisesini ben de giydim. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, III, 1335)

Allâh -zü’l-celâl- hazretlerinin şeâirinden biri de Ka’be olup ona hürmet de Allâh’a ta’zîmin bir gereğidir. Ka’be, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bir tecellisi olarak, insanların namaz kılarken yöneldikleri, tavaf ettikleri ve böylece Allâh’a yakınlaşmaya çalıştıkları mübârek bir mâbettir. Hak Teâlâ, kullarını bu mübârek evi ziyârete ve ona saygıya dâvet etmiştir. Ona saygının gereklerinden olarak, tavaf esnâsında mutlaka abdestli olmak ve nerede olursa olsun, abdest bozarken ön veya arkayı Ka’be’ye doğru çevirmemek gerekir. Bu İslâmî âdâb ve hassâsiyet sebebiyle ecdadımız, evlerinde ve bahçelerindeki tuvaletleri, oturulduğu zaman ön ve arka taraf kıble cihetine gelmeyecek şekilde inşâ ve tanzîm etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz, bu hususlarda büyük hassâsiyet göstermiştir. Ebû Hureyre’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- , Mescid’in kıble tarafında bir balgam gördü. İnsanlara dönüp; “Sizden birine ne oluyor ki Rabbine yöneliyor ve önüne tükürüyor. Biriniz kendisine dönülüp yüzüne tükürülmesini ister mi?…” îkâzında bulundu. (Müslim, Mesâcid, 53)

Cüneyd-i Bağdâdî, takvâ ehli olduğu söylenen birini ziyâret için gittiğinde, onun kıble istikâmetine tükürdüğünü görür. Bunun üzerine “Bu adam sünnete uymuyor!” düşüncesiyle onunla görüşmeden geri döner.

Buradan başka tarafa tükürmenin uygun bir davranış olduğu anlaşılmamalıdır. Zîra rast gele tükürmek kötü bir fiildir, kıbleye karşı olması ise daha kötüdür.

Allâh’ın şeâirinden bir başkası olan namaza, herkesten çok ehemmiyet veren Sevgili Peygamberimiz ; “Sizden biri namaza durduğu zaman, hiç şüphesiz Allâh, onun önünde olur. ” (Buhârî, Edeb, 75) buyurarak mü’minlerin de onu büyük bir ta’zîmle edâ etmelerini istemiştir.

Ezâna gelince, bu da dinin, açık olan ve her gün minârelerden okunan önemli bir nişânesidir. “Bu ezanlar ki, şehâdetleri dînin temeli” mısrâında dile getirildiği gibi, dinin temel esasları onun vâsıtasıyla her an îlân edilip durmaktadır ve Hakânî’nin dediği gibi:

Kûs-i şer’inden o Şâh’ın seheri

Güm güm öttü feleğin kubbeleri

“O Âlemler Sultânı’nın getirdiği İslâm’ın kösü mâhiyetindeki ezanlar, her seher feleğin kubbelerini güm güm çınlatmaktadır.”

Ezân, kelimelerinin azlığına rağmen itikatla ilgili bütün meseleleri içine alır. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, namaz vakitlerinde ezânı okutur, ezânın dikkatlice dinlenmesini, müezzinle berâber sözlerinin tekrar edilmesini ve duâlarının okunmasını isterdi. Ezâna ta’zîm göstererek, ümmetinin de aynı şekilde davranmalarını tavsiye ederdi. (Müslim, Salât, 12; Ebû Dâvûd, Salât, 36) Ezânın Müslüman Türk toplumunda meydana getirdiği derin tesirleri Yahya Kemâl şöyle terennüm eder:

Savt-ı bülendsin ey ezân-ı Muhammedî

Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selîm-i Evveli râm etmeyip ecel

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî 3

“Biz, (kurbanlık olarak seçtiğiniz) büyük baş hayvanları da Allâh’ın şeâirinden (O’nu hatırlatan nişânelerden) kıldık…” (el-Hac 22/36) buyrulduğu üzere kurban da şeâir-i İslâm’dan biridir. Bu bakımdan kurbana ve kurbanlık hayvanlara Allâh için hürmetkâr olmak îcâb eder. Diğer ibâdetlerde olduğu gibi, kurban ibâdetinde de aslolan ta’zîm ve takvâ duygularıdır. Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’a, kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları ulaşır. Ancak O’na sizin takvânız ulaşacaktır.” (el-Hacc 22/37)

Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in kurban vâsıtasıyla Allâh’a göstermiş olduğu ta’zîme şu hâdise güzel bir örnek teşkil eder:

Hudeybiye’de kurbanlıklar arasında, Bedir gazvesinde ganîmet olarak ele geçirilen ve burnunda gümüş halka takılı olan Ebû Cehil’e âit iyi cins bir deve de bulunuyordu. Bu deve, kurbanlık develerle birlikte yayıldığı sırada, kaçarak Mekke’ye kadar gitti ve Ebû Cehil’in evine vardı. Amr bin Aneme -radıyallâhu anh- de devenin ardından gitti. Birtakım kimseler onu Amr’e teslîm etmek istemediler. Daha sonra bu deveye karşılık yüz deve vermeyi teklif ettiler. Durumdan haberdar olan Peygamber Efendimiz:

“Eğer biz onu, kurbanlık olarak belirlememiş olsaydık, dileğinizi yerine getirirdik!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 614)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, Allâh için kurban edilmek üzere belirleyip seçtiği bir deveyi, Allâh’a ta’zîminden dolayı yüz deve karşılığında bile olsa değiştirmemiştir.

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunun ötesinde hayatın her alanında Allâh’ın huzûrunda bulunduğunu dikkate almış ve “ta’zîm”e hassâsiyet göstermiştir. Bunlardan bazı örnekleri de buraya almak isteriz. Meselâ Enes -radıyallâhü anh-’ın anlattığına göre, Resûlullâh -sallallâhü aleyhi ve sellem- tuvalete girince, Allâh Teâlâ’ya ta’zîminden dolayı üzerinde “Muhammedün Resûlullâh” yazan yüzüğünü çıkarırdı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 10 )

Yine Behz bin Hakîm’in dedesi gelerek, avret yerlerinin örtülmesi husûsunu sorduğunda, Efendimiz ona:

“Avret yerini, hanımın ve mâliki bulunduğun câriyenden başka herkesten koru!” buyurmuştur. Aynı şahsın, kimsenin bulunmadığı bir yerde, giyinme husûsunda rahat davranıp davranamayacağı sorusuna da:

“Allâh, kendisinden hayâ edilmeye insanlardan daha lâyıktır.” şeklinde mukâbele etmiştir. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2)

O, bu ta’zîmi sebebiyle, kendilerine kardeşçe muâmelede bulunmaları istikâmetindeki îkâzlarına rağmen, öfkesine mağlub olarak kölelerine kötü davrananlara:

“Biriniz hizmetçisini döverken, eğer o, Allâh’ın ismini zikrederek («Allâh aşkına vurma!» diyecek olursa) derhal elini çeksin!” (Tirmizî, Birr, 32) tavsiyesinde bulunurdu.

Bu tavsiyelere candan kulak veren sahâbe-i kirâmdan Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-, iyi hâlini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini âzâd etmeye başlamıştı. Dostlarından biri, onu uyarma gereğini duyarak, kölelerinden bir kısmının sırf âzâd edilmek için câmiye gittiğini söylediğinde, İbn-i Ömer:

“Bizi Allâh ile aldatmak isteyenlere, aldanmaya râzıyız!” karşılığını vermiş, çeşitli sebeplerle binden fazla köle âzâd etmiştir. (İbn-i Esîr, Üsüdü’l-Gâbe, III, 343)

Allah dostlarından Bişr-i Hafi hazretleri, önceleri günâhkâr biri iken bir gün yolda üzerinde besmele yazılı bulunan bir kağıt buldu. Onu öpüp başına koydu. Kokular sürdü ve güzel bir yere sakladı. O gece rüyasında şöyle bir nidâ işitti:

“Benim adımı güzel kokulara sardın, ona ta’zîm ve ihtirâmda bulundun. Benim izzetim ve azametim hakkı için ben dahî senin adını iki cihânda hürmetli kılacağım.”

Bunun üzerine Bişr uyandı, tevbe etti, sıdk ve samimiyetle Allah’a yöneldi. (Attâr, s. 128)

Allâh Teâlâ ve Resûlü’ne her vesîle ile ta’zîmlerini ifâde eden ve bunu hayatlarının tabiî bir cüz’ü hâline getiren ecdâdımız, telif ettikleri eserlerde “Lafzatullâh”ı hürmeten açık olarak yazmamışlardır. Kitapların yere bırakılabileceği düşüncesiyle «Allah» lafzınının yerine «Lehu» kısaltmasını kullanmışlardır.  
  Devamı »