Kategori Arşivi: Peygamber Efendimiz (s.a.v)

Muhammed (s.a.v)’in geleceğinden İsa (a.s)’ın Haber Verişi…

Hani meryem oğlu İsa’da ” Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için ALLAH’dan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmed olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim ” demişti . Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince ” bu açıkça bir büyüdür ” dediler .

Saff Suresi: 6

Muhammed (s.a.v)’in Geleceğinden Musa (a.s)’ın Haber Verişi…

“Onlarki yanlarındaki Tevrat’da ve İncil’de ( geleceği ) yazılı bulacakları ümmi haber getirici ( Nebi ) olan elçiye uyarlar .
O onlara marugu emrediyor, münkeri yasaklıyor. Temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirlerini indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler … İşte kurtuluşa eenler bunlardır .

Araf  Suresi: 157

Efendimiz’in Çocukları İsimlendirmede Uyguladığı Yöntem…

Arapça menşeli bir kelime olan “isim“; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.

Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. “İsmin” çoğulu “esma” veya “esâmî“dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2

Kur’ân-ı Kerîm’de ‘İsim’ Kelimesi

Kur’ân-ı Kerîm’de “isim” kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.” (Bakara, 2/31)

Elmalılı’nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. “Öğretti” kelimesinden Hz. Âdem’in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.

Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle “el-esmâ” kelimesindeki “elif lâm” genelleme için midir? Yoksa “Allah’ın öğretmesini murat ettiği isimler” mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır: Devamı »

Emin Ol ki Emaneti Taşımaya Ehil Olasın…

Peygamber (sav) el-Emîn’di

622 yılında, Mekke’de kendisine ‘el-Emîn’ diye ünvan verilen Peygamber (sav) Mekke’yi yani evini terketmek zorunda kalıyordu. Onlara göre o insan kendilerinin hasmı idi. Hasmı ne demek, onu düpedüz düşman ilan etmişlerdi. Çünkü o, geleneksel yapıyı sarsacak, kurulu düzenlerine aykırı, atalardan gelen anlayışa zıt, üzerinde yürüdükleri yoldan farklı bir şey söylüyordu.

Bilindiği gibi Hz. Muhammed (sav) Hicret ederken Hz. Ali’yi kendisinden sonra Mekke’de bıraktı. Yanında bulunan emanetleri sahiplerine geri versin diye. (bkz.İbni Hişam, Siyer 2/485) Zira Hz. Peygamberin yanında pek çok Mekkelinin değerli eşyaları bulunuyordu. Onları koruması için Hz. Muhammed’e bırakıyorlardı. Zira O Mekke’de en güvenilir insan idi.

Peygamberliğin ilk yıllarında “Yakın akrabalarını uyar.” (26/Şuara 214) “Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.” (15/Hıcr 94) gibi âyetler inince Peygamber (sav) kendi yakınlarından başlamak üzere insanları İslâm’a davet etmeye başladı. İslâmî daveti onlara ulaştırmaya çalışıyordu. Bu bağlamda bir gün Safa tepesine çıkarak; “Ya Sabâhah/Ey kötü sabahım, vah kara sabahım” anlamlarına gelen, ama esasen bir felaketi veya bir düşman saldırısına hazırlıklı olmayı anlatan sözlerle Mekkelileri topladı. Onlara: “Benimle sizin durumunuz düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşarak düşmandan önce ailesinin yanına gelmeye çalışan ve bu arada ‘Ey sabâhah’ diye bağıran adamın durumu gibidir. Şimdi ben size; “Şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak üzere gelen bir takım düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?” Onlardan pek çokları; Evet, inanırız, sen yalan söylemezsin. Sen her zaman içimizde en emîn olanımızsın” dediler. (Buharî, Menakıb 13. Müslim, İman 89. Tirmizî, Tefsir 27)

O gün herhangi bir Mekkeliye O’nun hakkında sorulsaydı; muhakkak ki kimse onun yalancı, sahtekâr, dolandırıcı, kandırıcı, gayri ciddi, menfaatperest, sözünden dönen bir kimse olduğunu söylemezdi. Çünkü O çocukluğundan beri dürüst kaldı, dürüst davrandı, insanlara dürüst bir kişilik sundu. Bütün bir toplumun güvenini kazandı. Bundan dolayı o güne kadar hiç kimseye verilmeyen bu müstesna ünvan sadece O’na verildi. Bu ünvan ne törenle verildi, ne de bir kurum tarafından ittifakla karar altına alındı. Bu ünvan kendiliğinden, halk tarafından, benimsenerek verildi. İnsanlar erdemi ve dürüstlüğü, doğru olmayı ve ciddiyeti O’nda gördüler. Takdir ettiler ve O’na hiç kimsenin sahip olamadığı bu sıfatı verdiler: el-Emîn. Devamı »

Peygamberimiz (s.a.v) dan Ermenilere Mektup

Esirgeyen bağışlayan Allah adıyla.

Allah bize bereketlerinden bolca versin. Bu, mübarek bir yazıdır. Allah’ın emriyle, bizimle zimmet akdi yapmalarından ve İslam’ın koruması altına girdikten sonra Ermenilerden bir grubun talebi üzerine yazılmasına izin verdim: Allah, İslam’ın adını yüce kılsın. Bütün ehli milleti İslamı (müslümanları), bunun gereğine göre hareket etmeye, mantık ve medlulüne (sözüne ve özüne) bağlanmaya mecbur ettim. Bu, dindaşım müslümanların, kendilerine Allah’ın ahdini, misakını ve zimmetini, peygamberlerinin, elçilerinin, seçtiklerinin, önceki ve sonraki müslümanlar arasındaki velilerin zimmetini istemelerinden hemen sonra olmuştur. Benim bu zimmetimi ve misakımı, Allah, peygamberlerden ve mukarrebûn meleklerden itaat konusunda almıştır.

Allah’ın ahdine vefa, sınırlarda ve bölgelerinde kıyamet gününe dek, doğu ve batının her yöresinde yanımdaki yardımcılarım ve taraftarlarımla, ister uzakta, isterse yakında olsunlar, ister barış yoluyla, isterse savaş sonucunda itaat etsinler, nerede olurlarsa olsunlar onları korumam, güvenliğini sağlamam, kendilerine, kiliselerine, manastırlarına, ruhbanlık merkezlerine, ister dağda, vadide ve mağarada, isterse yerleşim yerinde ve ovada olsunlar ibadet ve taat merkezlerine gelecek zararları önlemem, ister karada ve denizde, isterse batıda ve doğuda olsunlar dinlerini ve mülklerini, kendimi, yakın çevremi ve dindaşım mü’min ve müslümanları koruduğum biçimde korumam, onlardan her türlü eziyet ve kötülüğü gidermem, benim ve benimle birlikte İslam yurdunu savunanların yanlarında yer almaları gayesiyle başlarına kötülük gelmemesi için koruma ve gözetleme görevinin gereği olarak her türlü düşmana karşı savunarak arkalarında olmam sonucunda gerçekleşir.

Aynca, ahid ehlinin harâc türünden yüklendikleri ölüm derecesindeki ezayı onlardan uzaklaştırmalıyım; ancak hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın gönüllü olarak vermeleri hariç. İslam’a zorlanmazlar. Hiçbir piskopos görevinden alınmaz, Hıristiyan biri dininden vazgeçirilmez, rahip ruhbanlıktan, gezgin gezisinden alıkonmaz. Eski kiliselerinden hiçbiri yıkılmaz. Ne kiliseleri, ne de evleri cami veya Müslümanların evine döndürülmez. Ruhbanlık ve piskoposluk engellenmez, yün giymek ve satış yapa geldikleri yerlerde at pazarı kurmaları yasaklanmaz. Müslümanlara yardım ve beytülmale (devlete) destek olarak verilen cizyeleri, her yıl için dört dirhem ve bir Herat işi giysinin üzerine çıkarılmaz. Giysi vermeleri kolay değilse, bedelini vermeye zorlanmazlar, ancak gönüllüce verebilirler. Karada ve denizde, mücevher çıkarmak için dalış yapan, altın ve gümüş ticareti yapanlar gibi büyük ticaret yapan kişilerden bile olsalar, mukim olan her birinin ödeyeceği bütün cizye budur. Yolculara ve yeri bilinmeyenlere, elinde miras olması dışında hiçbir şey gerekmez, bu durumda benzerinin ödediğini öder. Karada ve denizde kimseye elkonmaz, zulüm yapılmaz, haksızlığa uğratılmaz. Devamı »

Kutlu Doğum – 2010 {Mübarek Olsun}

iy-kutlu-1

Kutlu Doğum Kartlarının Devamı »

Gaflet Uykusuna Karşı Zırhlanmak…

gaflet-uykusu

Gaflet uykusuna karşı zırhlanmış bir insan görmek isteyen Muaz bin Cebel’in, Rasulullah (s.a.) Efendimiz’le şu mülakatına baksın:

Muaz bin Cebel (r.a) şöyle anlatıyor:

“-Bir gün Resûlullah’ın (s.a) huzuruna varmıştım. Bana: “Ey Muaz! Sen, bu akşam nasıl sabahladın?” buyurdu. Ben de: “Ya Resûlallah! Allahü Teâlâ’ya iman etmiş olarak sabahladım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz: “Ey Muaz! Senin her sözünün doğruluğuna bir delilin vardır. Bu sözünün doğruluğunun delili nedir?” buyurdular. Ben de şöyle cevap verdim: “Ya Rasûlallah! Ben, geceden, gündüze çıktığım zaman, bir daha akşamı beklemem. Akşam olduğu zaman da, sabaha kadar yaşayacağımı hiç ümit etmem. Bir adım attığım zaman, İkinci adımı atacağımı sanmam. Her insanın bir eceli olduğunu bilirim. Ecelinin saati geldiği zaman, o anda ecelinin ona yetişeceğini bilirim. Bütün insanlar mahşerde haşr olunurlar. Kimisi Peygamberi ile beraberdir kimisi de tapdıkları ile beraber olacaktır. Ben ise,’kendimi sanki cehennemdeki insanların azaplarını ve cennetteki insanların nimetlerini her an görüyorum gibi düşünürüm.” Bunun üzerine Rasûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Muaz! Sen çok iyi yapmışsın. Böyle düşünmeye devam et ve bundan hiç ayrılma!”

Devamı »