Kategori Arşivi: Nasihâtler ve Öğütler Pınarı
Günahı Küçümsemek…
“-Ey günahkâr! Kötü sondan emin olma. İşlediğin günahı daha büyük bir günah takip eder. Günah işlerken sağ ve solundaki meleklerden hayanın azlığı o günahtan daha büyük bir günahtır. Allah’ın sana ne yapacağını bilmiyorken gülmen daha büyük bir günahtır. Yaptığın bir günaha sevinmen daha büyük bir günahtır. Yapamadığın bir günah için üzülmen daha büyük bir günahtır. Senin günah işlerken kapının örtüsünü hareket ettiren (kaldıran) rüzgardan korkman, Allah seni gördüğü halde kalbinin ürpermemesinden daha büyük bir günahtır.”
Gaflet Uykusuna Karşı Zırhlanmak…
Gaflet uykusuna karşı zırhlanmış bir insan görmek isteyen Muaz bin Cebel’in, Rasulullah (s.a.) Efendimiz’le şu mülakatına baksın:
Muaz bin Cebel (r.a) şöyle anlatıyor:
“-Bir gün Resûlullah’ın (s.a) huzuruna varmıştım. Bana: “Ey Muaz! Sen, bu akşam nasıl sabahladın?” buyurdu. Ben de: “Ya Resûlallah! Allahü Teâlâ’ya iman etmiş olarak sabahladım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz: “Ey Muaz! Senin her sözünün doğruluğuna bir delilin vardır. Bu sözünün doğruluğunun delili nedir?” buyurdular. Ben de şöyle cevap verdim: “Ya Rasûlallah! Ben, geceden, gündüze çıktığım zaman, bir daha akşamı beklemem. Akşam olduğu zaman da, sabaha kadar yaşayacağımı hiç ümit etmem. Bir adım attığım zaman, İkinci adımı atacağımı sanmam. Her insanın bir eceli olduğunu bilirim. Ecelinin saati geldiği zaman, o anda ecelinin ona yetişeceğini bilirim. Bütün insanlar mahşerde haşr olunurlar. Kimisi Peygamberi ile beraberdir kimisi de tapdıkları ile beraber olacaktır. Ben ise,’kendimi sanki cehennemdeki insanların azaplarını ve cennetteki insanların nimetlerini her an görüyorum gibi düşünürüm.” Bunun üzerine Rasûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Muaz! Sen çok iyi yapmışsın. Böyle düşünmeye devam et ve bundan hiç ayrılma!”
Bir Mü’minin Sahip Olması Gereken Kalbi Derinlik ve İncelik…
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, bir mü’minin sahip olması gereken kalbî derinlik ve inceliği bir hikâye ile şöyle îzah eder:
“Bir yıl Şam’da öyle bir kıtlık oldu ki, âşıklar aşkı unuttu. Gök, yere öyle cimri oldu ki, bir damla bile yağdırmadı. Ekinler, dudaklarını bile ıslatamadı. Ne kadar pınar varsa kurudu. Yoksulların gözyaşlarından başka hiç su kalmadı.
Vaziyet böyle iken, bir gün yanıma bir dostum geldi. Bir deri bir kemik kalmıştı. Hâlbuki zengin, kudretli, şan ve şeref sahibi, hem de cüsseli bir insandı. Hâlini görünce şaştım; ona sordum:
«–Ey güzel huylu dostum; ne oldu, nasıl bir felâkete uğradın? Gördüğüm bu zayıf, bitkin ve kederli hâlinin sebebini anlat bana!..» dedim.
Dostum benim bu sözlerime üzüldü, hayret içinde şöyle dedi:
«–Dostum! Kederimin sebebini bilmiyorsan, bu ne gaflet! Biliyorsan niçin soruyorsun? Görmüyor musun ki, felâket son raddeye vardı. Ne gökten yere yağmur iniyor, ne yerden göğe, âh edenlerin feryâdı çıkıyor!»
Ona dedim ki:
«–Biliyorum! Fakat bu kıtlık, seni niye bu kadar teessüre gark ediyor ki. Senin her şeyin var. Başkaları açlıktan helâk olsa, bundan sana ne?»
Bunun üzerine o kemâl ehli dostum, sanki âlimin câhile bakışı gibi bana mânidar mânidar baktı ve şöyle dedi:
«–Sâhilde olup da dostlarının denizde boğulmakta olduklarını gören bir insanın kalbinde huzur olur mu? Benim şu benzim, halkın sefâletinden sarardı. Beni kimsesizlerin ve yoksulların hâli bu duruma getirdi. Vicdan sahibi olan, kendi âzâsında yara görmek istemediği gibi, Allâh’ın diğer mahlûkâtında da görmek istemez. Allâh’a hamdolsun yaram yok, fakat başkalarının ıztırâbı benim vicdânımı tir tir titretiyor. Hastanın yanında oturan insan, sıhhatte olsa bile, hiç keyifli olabilir mi? Devamı »
Günaha Mağlubiyet Psikolojisi
İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:
“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir. Bununla beraber, hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir.”
el-Hikemü’l-atâiyye’den
Günah, Hakk’ın râzı olmadığı tutum, davranış ve amellerin, kul tarafından işlenmesi durumudur. Mü’min bir insandan beklenen; Rabbine karşı bilerek günaha düşmeme hassasiyetidir. Türkçemizdeki “günâha düşmek” tabiri, esâsen doğru bir ifâdedir. “Günah işlemek”, sınırı aşmanın ve cür’etkârlığın bir ifâdesi ise, “günâha düşmek”, insânî bir zaafın göstergesi gibidir.
İnsan, fıtratı gereği günâha meyilli olarak yaratılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca günahsızlık ve hatasızlık, vasfı ne olursa olsun hiçbir insan için söz konusu olmamıştır. Bu itibarla kuldan istenen günahsızlık hâli değil, günâha karşı takınması gereken edep sınırlarıdır. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- yukarıda zikredilen hikmetinde bu edeplerin en önemlilerine işâret etmektedir.
Bu edeplerin birincisi şudur:
“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir.
Îmân, Rabbe karşı kalbin duyarlı hâle gelmesi demektir. Bu itibarla taat ve ibâdetler, mü’min bir kalbe huzur ve sürûr yüklerken, günah ve isyanlar, gönülleri hüzün ve pişmanlık acısıyla kıvrandırır. Böyle bir tesirden mahrûmiyet, kalbin ciddî bir hastalığa müptelâ olmasının alâmeti sayılmıştır. İbn Atâullâh el-İskenderî –kuddise sirruh-’un bu çeşit bir duyarsızlığı, kalbin ölüm emâresi sayması da, hastalığın derecesini ve ciddiyetini gösterir. Böyle taşlaşmış bir kalbin sahibine gereken; hemen tevbe ve istiğfâra sarılmak ve gönlünü harekete geçirecek ve diriltecek; Kur’an, zikir, duâ ve tazarru gibi vesilelere yapışmaktır.
Günâhın zararını görmemek ve hissetmemek, onu kendi manevî hayatı için tehlikeli saymamak, İbn-i Mes’ûd –radıyallahu anh-’ın ifâdesiyle nifâk alâmetidir. Nitekim o şöyle demiştir:
“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş (ve altında kalacakmış gibi) zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan (ve hemencecik kovup ısırmasını engellerim diye düşündüğü) bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).
Mürşidler, manevî arınma yoluna (seyr u sülûke) giren sâliklerin başlangıç hallerinde günâhın her çeşidine karşı gönüllerinin ürpermesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Devamı »
Şems-i Tebrizi’nin 40 Kuralı…
” …Mevlânâ şems’i aramaya şam’a gider. Bir zaman aradıktan sonra evini bulur. Mevlânâ’nın kapısına geldiğini hisseden şems “kim o” der. “benim” cevabını verir mevlânâ. Kapı açılmaz. Mevlânâ üzülür, konya’ya döner. Aradan zaman geçer. mevlânâ tekrar gider şam’a. Yine kapıda mevlânâ’nın olduğunu bilen şems “kim o” der. “sensin” cevabını alır karşılık olarak mevlânâ’dan. kapı açılır….”
Şems birgün kaybolmuş ortadan.
Mevlana “Şems” deyu deyu ağlar olmuş.
birgün uzun yoldan bir adam gelmiş.
“şemsi gördüm, şems’ten haberlerim var” demiş.
adam mevlana’nın huzuruna çıkmış
ve anlatmaya başlamış
ipe sapa gelmez tutarsız şeylermiş ama anlattıkları.
mevlana çıkartıp hırkasını vermiş adama
“anlamadın mı adam yalan konuşuyordu” demiş yanındakiler
niye hırkasını verdiğini merak ederek.
“ben” demiş
“yalan haberine hırkamı verdim”
“doğru olsaydı anlattıkları canımı verirdim…
Şems kendisini hiç sevmeyen Rumi nin oğlu Aladdin’e şu hikayeyi anlatır:
Eski zamanlarda bir usta yaşarmış bu ustanın şaşı bir çırağı varmış herşeyi iki görürmüş.ustası birgün çırağına demiş ki bana kilerdeki bal kavanozunu getir.çırask gitmiş eli boş dönmüş ustasına demiş ki’ usta ben kilere gittim fakat orda iki kavanoz bal vardı hangisini alıcağımı bilemedim’çırağının şaşılığını bilen ustası şöyle demiş sen git o kavanozlardan birini kır diğerini bana getir çırak gitmiş fakat yine eli boş dönmüş çünkü çırak ustasının sözlerindeki hikmeti anlayamayacak kadar safmış..demiş ki ustacığım kavanozlardan biri kırılınca öbürü de kırılıverdi…
Ve der ki bizde babanla bu kavanozlar gibiyiz beni kırarsan babanda kırılır…
Şems-i Tebrizi’nin 40 Kuralı…
Gönlü Geniş Ve Ruhu Gezginlerin Kırk Kuralı
- Birinci Kural:
Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar.
Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla…Yok eğer Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
- İkinci Kural:
Hak Yol’ unda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil.
Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil.
Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil! Devamı »
Mum Dili Yüzünden Yanar
Şeyh Sadi-i Şirazî k.s.’ den;
“Başının yücelere ermesini diliyorsan dağ gibi ayağını eteğine çekmelisin. Ey bilgili kişi! Az konuş dilini çek. Yarın dilsizler için sorgu sual yoktur. Gerçeği bilenler ve onun inci gibi değerli olduğunu anlayanlar ağızlarını ancak inci saçmak üzere açarlar.
Çok konuşan az dinler. Öğüt ancak sessizliğin değerini bilenleri etkiler. Soluk soluğa durmaksızın konuşacak olursan başkalarının sözlerinin değerini bilmez ondan yararlanamazsın.
Ölçülmemiş olan bir kumaş nasıl biçilemezse ölçülüp tartılmayan bir söz de söylenemez. Doğru ve yanlışı düşünerek konuşanlar hazırcevapçılardan daha iyidir. Söz insanın kişiliğinde bir olgunluk ölçüsüdür. Sözle kendini küçültme.
Eğer Bugün Korkuyorsanız, Kıyamet Günü Emin Olursunuz…
Bazı kimseler Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne gelerek:
“–Yâ Şeyh! Gönlümüz gaflet uykusundadır; öyle ki, artık hiçbir sözün tesiri olmuyor. Ne olur, bizi uyandırmak için siz bir nasihatte bulunsanız…” dediler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurdu ki:
“–Keşke sizin gönlünüz uyuyor olsaydı… Çünkü uyuyan kişi tez uyanır. Fakat sizin gönlünüzün ölmüş olmasından korkarım! Zira ne zamandır uyandırmak isterim de hiç yerinden kımıldamaz!”
Bu ifâdeler karşısında dehşete kapılan o şahıslar:
“–Yâ Şeyh! Bu hükmünüzle bizi korkutuyorsunuz.” dediler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurdu ki:
“–Eğer bugün korkarsanız, yarın kıyâmet günü emîn olursunuz. Vay o kişinin hâline ki, bugün burada korkulması îcâb eden (emir ve yasaklar)dan korkmaz!..” Devamı »
Allah Nerede!
Abdullâh bin Ömer -radıyallahü anh-, arkadaşlarıyla birlikte Medîne civârında bir yere çıkmıştı. Onun için bir sofra kurdular. Bu sırada yanlarına bir koyun çobanı uğradı ve selâm verdi. İbn-i Ömer -radıyallahü anh-:
“–Gel ey çoban, sofraya buyur” dedi. Çoban:
“–Ben oruçluyum” cevâbını verdi. İbn-i Ömer -radıyallahü anh-:
“–Bu şiddetli ve boğucu sıcakta oruç mu tutuyorsun, bir de bu hâlde koyun güdüyorsun?” dedi. Daha
sonra çobanı imtihan için:
“–Şu süründen bize bir koyun satsan, parasını sana ödesek, etinden de iftar edeceğin kadarını sana versek olmaz mı?” dedi. Çoban:
“–Benim sürüm yok, bu koyunlar efendimindir” cevâbını verdi. İbn-i Ömer -radıyallahü anh-:
“–«Kayboldu» dersin, efendin nereden bilecek ki?” dedi. Çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semâya kaldırıp:
“–Allah nerede?” dedi.
İbn-i Ömer -radıyallahü anh-, çobanın bu ihsân ve murâkabe hâlinden çok duygulandı. Bu düşünceler içinde çobanın sözünü kendi kendine tekrar ederek uzun süre; “Çoban dedi ki: Allâh nerede? Çoban dedi ki: Allâh nerede?” deyip durdu. Medîne’ye geldiğinde, çobanın efendisine bir elçi gönderip sürüyü ve çobanı satın aldı. Çobanı âzâd ettikten sonra sürüyü de kendisine bağışladı. Devamı »





