Kategori Arşivi: Kıssadan Hisse

Öfke Zamanında Merhamet…

“Bir kişinin merkebi çamura batmıştı. Ne kadar gayret sarf ettiyse de bir türlü hayvanını battığı yerden çıkaramadı. Bu esnada da gökyüzünden sicim gibi yağmur yağıyor, soğuk hava ise ilikleri donduruyordu. Bütün bunlara ilâveten bir de yavaş yavaş üstüne çöken karanlık içerisinde kalan adamcağız, çok müteessir ve muzdarip bir hâldeydi.

O kişi, bu dert ve acı içerisinde sabaha kadar kötü sözler söyleyerek etrafa lânetler savurdu. Öyle ki, dilinden ne dost kurtuldu ne düşman, ne ahâlî kurtuldu ne de sultan…

Olacak bu ya, adam böyle sövüp saymakta, etrafa lânetler savurmakta iken, padişah oradan geçti. Durumun farkında olmayan adam, uygunsuz ve haddi aşan sözlerine devam etti. Pâdişâhın bu sözleri işittiğini anladığında ise adamcağız, mahcûbiyetten sanki yerin dibine girdi. Bu mahcûbiyetle ne cevap verebildi ne de özür dileyebildi.

Pâdişah buna çok kızdı ve etrafında bulunanlara hiddetle:

«−Eşeği çamura batmışsa benim suçum ne? Ben batırmadım ya! Benden ne istiyor, bana niçin kötü söz söylüyor?» dedi.

Beraberindekilerden biri pâdişâha:

«−Pâdişâhım, hemen boynunu vurdurun! Dünyadan nâm ve nişânı kalksın!..» dedi.

Büyük pâdişah, gönlünde çağlayan ilâhî rahmetle düşündü, taşındı. Baktı ve gördü ki adam, içine düştüğü dert dolayısıyla mihnet içinde bunalmış, eşeği de çamura batmıştır.

Zavallı adamın hâline acıdı. Kaba ve uygunsuz sözlerinden kabaran öfkesini yuttu. Bununla da yetinmeyip tuttu, ona altın, at ve kürklü kaftan ihsân etti. Zira pâdişah biliyordu ki; «Öfke zamanında merhamet, en güzel şeydir.»

Bu hâdiseyi duyan biri, o ihtiyara:

«−Ey akılsız ihtiyar, ölümden nasıl kurtuldun, hayretteyim?» diye sordu. İhtiyarsa onun bu suâline şöyle cevap verdi:

«−Sus! Ben o sırada çok elemli idim. O dert de aklımı başımdan almıştı, yani kendime mâlik değildim. Bu sebepten ben, bana yakışmayan bir şey yaptım. Pâdişâha gelince, o sultânımız da kendisine yakışan ihsan ve ikrâmı yaptı.»”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî – Bostan

Hayatımda Böyle Yara Görmedim…

Mekke’de Peygamberimizin (sav) ve dostlaları büyük zulüm gördüler. ışkence ve acı öylesine yayıldı ki; Mekke’de nefes alamaz hale geldiler. Gün aşırı şehit veriliyordu. ışte o günlerin en büyük mazlumlarından birisi olan Habbab (ra) hali.

Hz. Ömer dönemi.

Hz. Ömer (ra) hilafeti döneminde ilk Müslümanlardan olan Habbab b.Eret’e (ra) bir gün sorar:

-Allah yolunda çektiğin işkenceleri bize biraz anlatır mısın, ey Habbab?

Bunun üzerine Hz. Habbab (ra):

-Ey Müminlerin Emiri, sırtıma bak, dedi.

Onun sırtına bakan Hz. Ömer (ra):

-Ömrümde böylesine harap edilmiş bir insan sırtı hiç görmemiştim, diyerek hayretini ifade eder.

Bir yandan sırtını gösteren Habbab (ra) bir yandan da şöyle der: Devamı »

Hakikat, Zıtlarla Netleşir

İstanbul’un büyük velîlerinden Sümbül Efendi, bir gün talebelerine:

“–Eğer bütün dünyayı baştan sona değiştirme imkânına sahip olsaydınız, neler yapardınız?” diye sormuş.
 Her bir talebe, kendi gönül ufkuna göre en doğru, en güzel ve en mutlu dünyayı târif etmiş. Kimi:
 “–Dünyadaki bütün kötülüklerin yok olmasını isterdim!” demiş. Kimi:
 “–Bütün dünyanın cennet bahçesi misâli, çiçeklerle müzeyyen olmasını isterdim.” demiş. Kimi de:
 “–Bütün gariplerin sevindiği, çâresizlerin dertlerine çâre bulduğu, bütün hastaların şifâ-yâb olduğu huzur dolu bir dünya isterdim.” diye cevap vermiş. 
Talebelerinin fikirlerini tek tek dinleyen Sümbül Efendi, bir tanesinin hiç söz almadığını fark etmiş ve:
 “–Oğlum Muslihiddin, sen ne düşünüyorsun? Dünyayı nasıl değiştirmek isterdin?” diye sormuş. Muslihiddin:
 “–Efendim, ben, -hâşâ- Cenâb-ı Hak’tan daha âlim, daha hikmet sahibi değilim. Ben âciz bir kulum. İnsan nefsini tanırsa Rabbini daha iyi tanır. Şüphesiz O’nun tesis etmiş olduğu bu dünya hayatında her şeyin bir yeri ve hikmeti vardır. Bana kalmış olsa, ben her şeyi yine olduğu gibi merkezinde bırakır ve takdîr-i Hudâ’dan râzı olurdum.” demiş.
Gözde talebesi Muslihiddin’in bu cevabını çok beğenen Sümbül Efendi:

“–Evlâdım, çok güzel ifâde ettin. Mâdem sen, bu dünyada her şeyi merkezinde bıraktın, biz de bundan sonra sana «Merkez Efendi» diyelim.” demiş.

Düşünmek gerekir ki, bir tiyatro sahnesinde bir senaryo oynansa gayet kolay anlaşılır. Fakat iki-üç senaryo aynı anda sahneye konulsa, roller birbirine karışıp senaryolar anlaşılmaz bir hâl almaya başlar. Hâlbuki cemâdat, nebâtât ve hayvanâtıyla sayısız varlıkların âdeta ilâhî bir senaryoyu andıran kaderlerinin aynı anda sahnelendiği bu dünya hayatında, böyle bir karmaşa ve keşmekeş yaşanmaz. Bilâkis bütün hâdisat, vukuat ve oluşlar; birbirini âhenkle tamamlayan ilâhî kudret ve sanat hârikaları, ilâhî ibretler ve hikmetler manzûmesidir. Devamı »

Mızrağın Ucunda Bir Kefen…

SELÂHADDİN EYYUBİ, ölüm döşeğinde idi. Kendisinden sonra, yerine geçecek olan oğlu Melik Efdal’i yanına çağırdı ve ona şunları nasihat etti: “Evlâdım sana, bütün iyiliklerin kendisinden geldiği Allah korkusu ile doğrudan ve doğru yoldan ayrılmamayı vasiyet ederim.
Allah’ın emirlerini yerine getirmekte elin gevşek olmasın ve kusur işlemeyesin. Bilesin ki, kurtuluş ancak bundadır.

Kimsenin kanı ile, ellerini kirletme. Halkının emniyeti ve saadeti için çalış. Onları Allah’ın sana bir emaneti bil.

Komutanlarına değer ver. Arkadaşlarını koru.

Herkesin bir gün öleceğini aklından çıkarma. Kimsenin hakkını zayi etme. Kul hakkı, kul affetmedikçe kalkmaz.”

Bu nasihatlardan sonra, vasiyet olarak da şunu istedi:

Kefenimi bir mızrağın ucuna bağlayıp, tellalın eline vereceksin. O, sokak sokak gezecek ve halka şöyle bağıracak:

“İşte ey ahali! Bu Kudüs fatihi Selâhaddin’in kefenidir… Dünyadan, sadece bu kefenle gidecektir. Bundan gayrı mal, mülk, mevkii ve makam, ölüm kapısından öteye geçmeyecektir. Bakın ve ibret alın!”

Üç Sâlih Kişi

Üç Sâlih Kişi

İsrâîloğulları arasında sâlih insanlar da vardı. Nitekim bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bunların üçünden şöyle bahsetmektedir:

“Sizden evvel geçenlerden üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş yuvarlandı ve mağaranın ağzını kapattı.

Bunun üzerine şöyle dediler:

“–İyi amellerimizle duâ etmekten başka bizi buradan hiçbir şey kurtaramaz!”

İçlerinden birisi şöyle duâ etti:

“–Allâh’ım! Benim çok ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma ne de hayvanlarıma bir şey yedirip içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Onlar uyuyuncaya kadar dönemedim. Akşam yemeklerini hazırladım; fakat onları uyumuş buldum. Onları uyandırmayı ve onlardan evvel âilece süt içmeyi hoş görmedim. Çanak elimde olduğu hâlde onların uyanmalarını bekledim. Nihâyet gün ağarmaya başladı. Çocuklar ayaklarımın altında açlıktan ağlıyorlardı. Derken, annem ve babam uyandılar ve sütlerini içtiler.

Allâh’ım! Eğer bu işi Sen’in rızân için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belâyı bizden uzaklaştır!” Devamı »