<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; Makâle</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/kategori/makale/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 16:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>“Her gün Aşura  Her yer Kerbela”</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/%e2%80%9cher-gun-asura-her-yer-kerbela%e2%80%9d.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/%e2%80%9cher-gun-asura-her-yer-kerbela%e2%80%9d.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 22:14:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Îslâm - Îmân - Îbâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Âşûra]]></category>
		<category><![CDATA[Âşûra Günü]]></category>
		<category><![CDATA[aşurada oruç]]></category>
		<category><![CDATA[batıl]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[hak]]></category>
		<category><![CDATA[hak taraftarları]]></category>
		<category><![CDATA[ilalallah]]></category>
		<category><![CDATA[îman]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela olayı]]></category>
		<category><![CDATA[külliyat]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=7267</guid>
		<description><![CDATA[O gün, batıl bütün şaşaası, cahilleri hayrete düşüren bolluğu, zayıf imanlıları korkutan kudreti ve nihayet, hakkı hor gören gururuyla, hakkın karşısına dikildi. Batıl taraftarları, hakka galip gelebilme ümidiyle sevinç sarhoşluğunun doruğunda ve bütün hakikatlere kör kesilmiş vaziyette, şer naralarıyla coşmuşlardı. Hakkı yıkabilme ümidi batıl cephede bir kez daha güç kazanmıştı. Her şey görünüşte hakkın aleyhineydi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/12/sf.jpg"><img src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/12/sf-350x157.jpg" alt="" title="sf" width="350" height="157" class="alignnone size-large wp-image-7269" /></a></p>
<p> O gün, batıl bütün şaşaası, cahilleri hayrete düşüren bolluğu, zayıf imanlıları korkutan kudreti ve nihayet, hakkı hor gören gururuyla, hakkın karşısına dikildi. Batıl taraftarları, hakka galip gelebilme ümidiyle sevinç sarhoşluğunun doruğunda ve bütün hakikatlere kör kesilmiş vaziyette, şer naralarıyla coşmuşlardı. Hakkı yıkabilme ümidi batıl cephede bir kez daha güç kazanmıştı. Her şey görünüşte   hakkın aleyhineydi. Hak olabildiğince mazlumdu ve hak taraftarları olabildiğince garip ve yalnızdılar. Karanlık, güneşi dört bir yandan çepeçevre kuşatmıştı. Güneşin kanı akıtılacaktı. </p>
<p>Ne oldu? Hak mağlup düştü mü? Güneşin kanı akıtıldı mı?</p>
<p>Evet, güneşin kanı akıtıldı, ama hak mağlup düşmedi! Çünkü hak, kanla ayakta kalır. Hak, kanı aktıkça  dirilir. Güneşin kanı aktı ama  batmadı; daha da parladı, bütün karanlıklara ulaşabilir oldu.</p>
<p>Kılıç keskindi, güçlüydü, gururlu ve kendinden emindi. Bol bol kan akıttı, nice yaralar açtı; hem tenlerde, hem yüreklerde, hem bedenlerde hem gönüllerde. Kollar kesti, başlar ayırdı, analar ağlattı, yetimler inletti.</p>
<p>Ama akıbet ancak hakkın ve hak taraftarlarının olabilirdi. Sonuçta yükselen hak oldu, batan da batıl. Kan coştu ve nice durgun denizleri coşturdu. Kan kılıca galip geldi;  kılıç kırıldı, kan ise ebedîleşti, dillere düştü gönüllere yerleşti. Hak, batılın bir defa daha hiç olduğunu ispatladı.</p>
<p>Batıl elbet yine dönecek, yine hakkın karşısına dikilecekti, yine hakla batıl karşı karşıya gelecekti. Yine Aşuralar  Kerbelalar sürüp gidecekti .</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/%e2%80%9cher-gun-asura-her-yer-kerbela%e2%80%9d.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allame Tebatebai&#8217;nin kaleminden İmam Hüseyin&#8217;in hayatı.</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 21:55:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Aylar ve Mübârek Günler, Geceler]]></category>
		<category><![CDATA[Allahü Ekber]]></category>
		<category><![CDATA[Allame Tebatebai]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin aşıkları]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi aşk]]></category>
		<category><![CDATA[imam Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[islami yol]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[kerbela ağlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=7258</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/11/Allame-Tebatebai.jpg"><img class="alignnone size-large wp-image-7260" title="Allame Tebatebai" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/11/Allame-Tebatebai-350x173.jpg" alt="" width="350" height="173" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı.İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye’nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dini hükümler toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünün düsturlarının yerini almıştı.</p>
<p>Büyük Filozofu ve Kuran Müfessiri Allame Tebatebaî&#8217;nin Kalemiyle:<br />
İmam Hüseyin&#8217;in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı<br />
İmam Hüseyin (a.s) Hz. Ali (a.s) ve Peygamber-i Ekrem’in kızı Hz. Fatıma’nın (a.s) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. Büyük kardeşi İmam Hasan Mücteba (a.s) şehit olduktan sonra Allah’ın emri ve kardeşinin vasiyeti üzerine imamet makamına ulaştı.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye’nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dini hükümler toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünün düsturlarının yerini almıştı. İkinci olarak da Muaviye ve dostları mümkün olan bütün yollara başvurarak Ehl-i Beyt’i ve taraftarlarını ezip Ali’nin (a.s) ismini yok etmek istiyorlardı. Ayrıca Muaviye, oğlu Yezid’in hilafet temellerini atıp pekiştiriyordu. Halkın bir kısmı, hiçbir dini esas ve kurala kayıtlı olmadığından Yezid’in hilafetine razı değillerdi. Muaviye’de muhalefetlerin çoğalmasını önlemek için daha fazla baskıya başvuruyordu.</p>
<p><span id="more-7258"></span></p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) isteyerek veya istemeyerek bu karanlık günleri arkada bırakıyor ve Muaviye tarafından yapılan her çeşit ruhsal işkence ve baskılara katlanıyordu. Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerine oturdu. Biat meclisinin kurulması, Araplar içerisinde saltanat, emirlik ve sair önemli konularda bir gelenekti. Toplum, özellikle da halk içinde tanınmış kişiler bu konularda sultana yahut Emire biat eli veriyorlardı. Biatin ardından itaatsizlik etmek bir kavim için büyük ar ve zillet sayılırdı. Aynı zamanda imzaladığı şeye boyun eğmekten kaçmak, kesin suç olarak bilinirdi. Hz. Peygamberin siretinde de baskı olmaksızın yapılan anlaşma ve ahit muteber sayılmıştır.</p>
<p>Muaviye hayattayken tanınmış şahsiyetlerden Yezid’e biat almıştı. Fakat İmam Hüseyin’e (a.s) dokunmayıp, biat teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid’e şöyle vasiyet etti: “Hüseyin bin Ali biat etmezse fazla ısrar etme ve öylece kalsın.” Çünkü Muaviye meselenin önünü arkasını ölçebilmekteydi.</p>
<p>Ancak Yezid, gururu ve pervasızlığı sonucu, babası ölünce onun vasiyetini unutup, Medine valisine, “Hüseyin’den benim hilafetim için biat iste, etmezse başını Şam’a gönder” diye emir verdi. Medine valisi Yezid’in isteğini İmam Hüseyin’e (a.s) duyurunca İmam ondan bu konuda düşünmesi için zaman aldı ve geceleyin ailesini de alarak Mekke’ye hareket etti. İmam İslam’da resmen emniyetli ve güvenceli yer olarak ilan edilen Allah’ın Haremi (Mekke’ye) sığındı.</p>
<p>Bu olay hicretin 60. yılında Recep ayının sonları ve Şaban ayının başlarında vuku buldu. İmam Hüseyin (a.s) yaklaşık dört ay Mekke’ye sığınarak yaşadı. Bu haber yavaş yavaş İslam ülkelerine yayıldı. Bir taraftan, Muaviye devrindeki haksızlıklara razı olmayıp, Yezid’in hilafetine karşı çıkanlar İmam Hüseyin’in (a.s) yanına gelip yardım edeceklerine dair söz veriyorlardı, bir taraftan da Irak’tan, özellikle Kûfe halkı aralıksız olarak mektup gönderip İmam Hüseyin’in (a.s) Irak’a gelip Müslümanlara önderlik ederek zulüm ve adaletsizliği yok etmesini ısrarla istiyorlardı. Elbette bu durum Yezid için çok tehlikeli idi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), hac mevsimine kadar Mekke’de ikamet etti. Müslümanlar İslam ülkelerinden grup grup hac amellerini yapmak için Mekke’ye akın ettiler. Bu arada İmam, Yezid’in kendisini öldürmek için hacı kılığında gizli bir grubu gönderdiği haberini aldı. Bunlar amel sırasında ihram elbiseleri altına gizledikleri silahlarla İmam Hüseyin’i şehit edeceklerdi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) hac amellerini yarıda keserek (rivayete göre umre haccına geçiş yapıp tavaf, sa’y amellerini yerine getirdikten sonra ihramdan çıkmışlardır), bir toplantıda kısa bir konuşma yapıp Irak’a hareket edeceğini bildirdi. Bu konuşmada şehit olacağını da bildirdi. Müslümanlardan onun yardımına koşmalarını ve bu hedef yolunda kanlarını vermelerini istedi. Ertesi gün de ailesi ve dostlarını alarak Irak’a yöneldi.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s) biat etmemeye kesin kararlıydı. Bu yolda şehit olacağını da iyi biliyordu. Yaygın fesat ortamı, fikirsel çöküş ve genel olarak toplumun tümü özel olarak da Iraklıların iradesizliği ile gücünü pekiştirmiş olan Ümeyye Oğullarının büyük ve korkunç savaş gücünün kendisini yaşatmayacağını biliyordu.</p>
<p>Tanınmış kişilerden bir grup, İmamın yanına gelip bu hareket ve kıyamın tehlikesini hatırlattılar. Fakat İmam cevaplarında şöyle buyurdu: ‘‘Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fesat hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye gitsem, nerede olsam beni öldüreceklerini biliyorum. Mekke’den ayrılmamın nedeni ise, kanımın dökülmesiyle Kâbe’nin hürmetinin zedelenmesini önlemektir.’’</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), Kûfe yoluna koyuldu. Daha Kûfe’ye bir kaç günlük yol varken, Kûfe’ye gönderdiği elçisinin ve tanınmış sadık dostlarından birinin, Yezid’in valisi tarafından şehit edilip yine onun emriyle ayaklarına ip bağlanarak, Kûfe sokaklarında gezdirildiğini duydu. Kûfe ve yöresinin sıkıca gözaltına alındığını ve İmam’la savaşacak teçhizatlı bir ordunun hazırlandığını duyunca, ölümden başka bir yol kalmadığını anladı. İşte burada şehit olmak için kesin karar aldığını açıkça belirtti ve Kûfe’ ye doğru yol almaya devam etti.</p>
<p>Kûfe’nin yaklaşık olarak yetmiş kilometre yakınlarında Kerbela ismindeki bir çölde Yezid’in ordusu onları ablukaya aldı. Sekiz gün burada kaldılar. Bu sırada günden güne abluka çemberi daralıyor ve sürekli düşmanın sayısı çoğalıyordu. Bilahare İmam (a.s), ailesi ve çok az sayıdaki ashabıyla birlikte, otuz bin kişiden oluşan ordunun muhasarasında kaldı.</p>
<p>Bu birkaç gün içinde İmam Hüseyin (a.s), ordusunun yerlerini ayarlayıp dostlarını tasfiye etmeye karar aldı. Kısa bir konuşmada ashabına seslenerek şöyle buyurdu: “Bizim ölüm ve şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatimi sizden kaldırdım. Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar.”</p>
<p>Daha sonra ışıkların söndürülmesini emretti. Maddi maksatlar için İmam Hüseyin (a.s)’a koşulanlar ayrılıp dağıldılar. Sadece hak âşıklarından çok azı (40 kişiye yakın) yaren ve Beni Haşim’den olan akrabaları kaldılar.</p>
<p>İmam Hüseyin (a.s), yine kalanları toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu: “ Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar.’’ Fakat bu defa İmam’ ın vefalı dostları bir bir kalkıp, biz hiçbir zaman senin önder olduğun hak yolundan dönmeyeceğiz, elimiz kılıç tutana, damarımızda kan akana dek savaşıp senin hürmetini koruyacağız, senin temiz eteğinden kopmayacağız, diye çeşitli beyanlarda bulundular.</p>
<p>Muharrem ayının dokuzuncu gününün sonlarında son teklif (biat veya savaş) düşman tarafından İmam’a ulaştı. İmam (a.s.), o geceyi ibadet için mühlet alıp yarınki savaşa hazırlandı.</p>
<p>Hicretin 61. Yılı Muharrem ayının 10. günü İmam, bir avuç dostlarıyla (toplamı doksan kişiden azdı. Kırk kişi önceden yanında olanlar, otuzdan biraz fazlası savaş günü ve gecesi düşman ordusundan dönenler ve diğerleri de İmam’ın Haşimî akrabaları; örneğin oğulları, kardeşleri, kardeşinin ve kız kardeşinin oğulları ve amcaoğullarıydı) sayısız düşman ordusu karşısında saf oluşturdular ve savaş başladı.</p>
<p>O gün sabahtan akşama kadar savaştılar. İmam Hüseyin, Haşimî gençleri ve sair dostları son nefere kadar şehit oldular. (Şehitlerin içinde İmam Hasan’ın (a.s) iki küçük oğlu, İmam Hüseyin’in bir küçük oğlu ve daha kundakta olan bir yavrusunu da saymalıyız.)</p>
<p>Savaş bittikten sonra düşman ordusu, İmam’ın (a.s) haremini yağmaladılar ve çadırları ateşe vererek şehitlerin başını kesip elbiselerini çıkardılar. Cesetleri defnetmeden, sığınaksız kızlardan ve kadınlardan oluşan Ehl-i Beyt esirlerini şehitlerin başlarıyla birlikte Kûfe’ye doğru yola koydular. (Esirlerin içinde erkek olarak İmam Hüseyin (a.s)’ın yirmi iki yaşındaki oğlu İmam Zeynel Abidin (a.s) ağır hasta olarak, bir de onun oğlu İmam Muhammed bin Ali ve İmam Hasan’ın (a.s) oğlu Hasan-ül Müsenna bulunuyorlardı. Hasan-ül Müsenna savaşta ağır yaralı olarak şehitlerin içinde kalmıştı fakat son anlarda yaşıyor olarak bulundu. Düşman komutanlarının birinin arabuluculuğuyla başı kesilmedi ve esirlerle birlikte Kûfe’ye götürüldü). Kûfe ‘den de Dimeşk ‘e, Yezid‘in yanına götürüldüler.</p>
<p>Kerbela vakası, kadınların esir alınıp şehirlerde gezdirilmesi ve (esirler içinde bulunan) Hz. Ali’nin (a.s) kızı Hz. Zeynep ve İmam Zeynel Abidin’in Kûfe ve Şam’daki toplantı yerlerinde konuşmaları ile birlikte, Ümeyye oğullarını rezil etti ve Muaviye’nin yıllarca yaptığı propagandayı etkisiz bıraktı. Hatta Yezid, Kerbela’da memurları eliyle yapılan bu işlerden kendisini temizlemeye çalıştı. Kerbela vakıası, etkisi geç olmasına rağmen, Ümeyye oğullarını saltanattan düşürmekle birlikte, Ehlibeyt sevgisinin kökleşmesinde büyük bir etkendi. Kerbela olayının kısa vadeli etkisi ise çeşitli kıyamlar ve bunun yanı sıra da on iki yıl süren kanlı savaşlardır. Öyle ki, İmam Hüseyin’ in (a.s) katillerinden hiçbiri intikamdan kaçıp kurtulamadı.</p>
<p>Tarihin İmam Hüseyin (a.s) ve Yezid’le ilgili bölümünü okuyup o zamanın hâkim sistemini araştıranlar bilirler ki, İmam’ın tek seçeneği şehit olmaktı. İslâm dininin apaçık ezilmesine neden olan biat, hiçbir koşulda İmam Hüseyin için mümkün değildi.</p>
<p>Çünkü Yezid, İslâm dinine ve kanunlarına saygı göstermemekle yetinmeyip, İslâm’ı açıktan açığa ezmeye çalışan bir hâkimdi.</p>
<p>Hâlbuki ondan öncekiler, dine, din adına muhalefet ediyorlar ve zahirde dine saygı gösteriyorlardı. Hatta halkın inandığı Peygamber (s.a.a.) ve sair dini şahsiyetlere yardım edip, onların yanında bulunmuş olmakla övünüyorlardı.</p>
<p>Bunları göz önüne aldığımızda, bazı tarihçilerin İmam Hasan ve İmam Hüseyin hakkında ortaya sürdüğü görüşlerin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Deniliyor ki: İmam Hasan ve İmam Hüseyin iki değişik tabiata sahiptiler; İmam Hasan sulhsever idi. Kırk bin askeri olmasına rağmen barışı kabul etti. Fakat İmam Hüseyin savaşçı bir ruha sahipti ve savaşı tercih etti. Kırk kişi adamı olmasına rağmen Yezid‘le savaşa kalkıştı.</p>
<p>Bu söz yanlıştır, çünkü görüyoruz ki Yezid’e biat etmeyi kabul etmeyen İmam Hüseyin (a.s), on yıl boyunca kardeşi gibi Muaviye’ nin hükümeti döneminde yaşadı, ama hiçbir zaman muhalefet göstermedi. Gerçekten de İmam Hasan ve İmam Hüseyin (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) Muaviye ile savaşsalar da öldürüleceklerdi ve onların ölümünün İslâm’a hiçbir (ciddi) faydası olmayacaktı. Çünkü kıyam, kendisini doğru yolda gösteren, sahabelik vasfına sahip, vahiy yazarı ve müminlerin dayısı olarak tanınan, her türlü kurnazlığa başvuran Muaviye’nin siyaseti karşısında etkili olmayacaktı. Kaldı ki elindeki imkânları kullanıp, onları kendi dostları vasıtasıyla öldürterek sonra yas tutmaya başlayabilir ve kanlarını almaya kalkabilirdi. Nitekim üçüncü halifeye de aynen böyle yapmıştı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/allame-tebatebainin-kaleminden-imam-huseyinin-hayati.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da , Dünya / Ahiret Dengesi Açısından İnfak&#8217;ın Önemi,</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/islamda-dunya-ahiret-dengesi-acisindan-infakin-onemi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/islamda-dunya-ahiret-dengesi-acisindan-infakin-onemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 11:05:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Îslâm - Îmân - Îbâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret Dengesi]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret hakkında bilinmeyenler]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Âraf Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Atik]]></category>
		<category><![CDATA[dünya ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[dünya haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[dünya yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı kuran tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı oku]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Fussilet Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[içtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[iman nedir]]></category>
		<category><![CDATA[imani yol]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak]]></category>
		<category><![CDATA[İnsân]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ın dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[islami]]></category>
		<category><![CDATA[islami süreç]]></category>
		<category><![CDATA[islamihaber]]></category>
		<category><![CDATA[Kasas Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Sûresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=5843</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; İslam&#8217;da, Dünya &#8211; Ahiret Dengesi Açısından İnfakın Önemi Alıntıyla Cevap Ver İnsan hayatını, dünya ve Âhiret nitelemeleriyle bir bütün olarak değerlendiren İslâm, Âhiret hayatını ihmal eden, uhrevî gerçeklere gözlerini yuman ve hayatı sadece ölüm öncesiyle sınırlayan bir hayat anlayışını kabûl etmediği gibi, dünya hayatından kopuk ve dünyanın Âhiret&#8217;le [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/10/04.jpg"><img class="alignnone size-large wp-image-5844" title="04" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/10/04-350x190.jpg" alt="" width="350" height="190" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslam&#8217;da, Dünya &#8211; Ahiret Dengesi Açısından İnfakın Önemi Alıntıyla Cevap Ver İnsan hayatını, dünya ve Âhiret nitelemeleriyle bir bütün olarak değerlendiren İslâm, Âhiret hayatını ihmal eden, uhrevî gerçeklere gözlerini yuman ve hayatı sadece ölüm öncesiyle sınırlayan bir hayat anlayışını kabûl etmediği gibi, dünya hayatından kopuk ve dünyanın Âhiret&#8217;le ilgili belirleyici niteliğini göz ardı eden bir ruhanîliği de insanlığa takdim etmemiştir. İslâm&#8217;ın dünya ve Âhiret&#8217;e bakışını ve ikisi arasındaki ilişkinin anlamını özlü bir şekilde ifade eden, konuyla ilgili mutlaka kendisine atıfta bulunulması gereken dinî nasslardan birisi aşağıda arz edeceğimiz Kasas Sûresi?nin 77. âyetidir. Burada İslâm&#8217;ın hayat anlayışının, Âhiret&#8217;i aramak, dünyayı unutmamak, Allah&#8217;ın bize ihsan buyurduğu şeylerden diğer insanlara vermek ve yeryüzünde fesat (bozgunculuk) çıkarmamak şeklinde dört ilkede özetlendiği söylenebilir: <span id="more-5843"></span> &#8220;Allah&#8217;ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî Âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilikte bulun, sakın yeryüzünde bozgunculuk arzu etme! Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.&#8221; (Kasas Sûresi, 28/77) Yukarıda birkaç maddede ifade edilen dünya-Âhiret dengesinin gerek ferdî, gerekse içtimaî olarak pratiğe ve hayata aktarılması, bu konuyla ilgili âyetlerdeki yoğun vurguyu da doğrularcasına hayli zor bir tecrübedir. Bu, Müslümanlar kadar, diğer din mensupları için de bir mesele olagelmiştir. Yahudilikte Âhiret hayatı, Hıristiyanlık&#8217;ta ise dünya hayatı ihmal edilmiştir. Kur&#8217;ân âyetlerinden de anlaşıldığı üzere Yahudiler, Âhiret hayatından çok dünya hayatına düşkün, Âhiretten umutlarını kesmiş ve Allah&#8217;ın azabını önemsemeyen insanlar hâline gelmişlerdir (Bakara Sûresi, 2/94-95; A&#8217;râf Sûresi, 7/169; Mümtehıne Sûresi, 60/13). Ahd-i Atik&#8217;in ilk beş kitabında (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) Âhiret inancının yer almaması, sürgün sonrası geç dönem peygamberlerinde cılız bir şekilde ortaya çıkması da yukarıdaki hususu desteklemektedir. (Paçacı 1994, 151 vd.) Buna mukabil, İncil&#8217;e ise genellikle uhrevîlik ve ruhanîlik sinmiş durumdadır. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, genelde kâinatın, özelde ise dünyanın tasvirine bakıldığında, âyetlerin muhtevası üç ana konu etrafında özetlenebilir. Birincisi, kâinat bir yönüyle, Yüce Allah&#8217;ın Zâtına ve esmâsına işaret eden âyetler c. (Yusuf Sûresi, 12/41; Fussılet Sûresi, 41/37, 53; Nur Sûresi, 24/41) İslâm, kâinattaki her nesneyi birbirinden bağımsız olarak değil, bir vahdet içinde tanımlar. Hattâ, mahiyetine yerleştiril- miş kanunlar doğrultusunda hareket ettiği ve içindeki bütün varlıklar Allah&#8217;ın emrine itaat ve O&#8217;nu tesbih ettiklerinden dolayı tüm kâinatı Allah&#8217;a teslim olmuş (Müslüman) olarak tasvir eder. İkinci olarak dünya, insanların hangisinin daha güzel ve ahlâkî amellerde bulunacağı bizzat insanlar gözünde ortaya çıkması için yaratılmış bir sınav meydanı, insanın iradesini kullanarak sorumluluk alma ve varoluş sürecidir. Başka bir deyişle, dünya insan için, imar etmesi, üzerinde medeniyetler kurması ve emr-i bi&#8217;l-maruf ve nehy-i ani&#8217;l-münker ile islah etmesi gereken bir vazife zeminidir. (Hûd Sûresi, 11/61; Mülk Sûresi, 67/2; Bakara Sûresi, 2/143 vb.) Kısaca dünya, Nebevî ifadeyle, Âhiret&#8217;in tarlasıdır (Aclunî 1997, 1/364) Dünya hayatının menfî yönü ise, nasslarda, kişiyi Allah&#8217;ı anmaktan, yaratılış gayesinden uzaklaştırıp alıkoyan bir oyun ve eğlence, aldatıcı gelip geçici fani bir metâ, insanları büyüklenmeye, dolayısıyla da asıl özüne yabancılaşmaya ve imtihanı kaybetmeye götüren bir hayat tarzı, süreci, servet ve evlâtlarla boş övünme olarak nitelenmektedir. (Muhammed Sûresi, 47/36; Hadid Sûresi, 57/20; Nisâ Sûresi, 4/36 vb.) Konuyla ilgili vurgulanması gereken bir husus şudur ki, âyetlerde, bizzat dünya nimetleri, zenginlik, evlat vb. şeylerden ziyade insanın bunlarla ilişkisi sorgulanmakta, dünya hayatı daima Âhiret hayatına göre değerlendirilmekte, kişinin dünya hayatı uğruna Âhiret&#8217;i terk edip sorumluluktan kaçması yerilmektedir. Dünya hayatının zemmedildiği yerler, aslında insanın dünyevileşmesi sebebiyledir. Kur&#8217;ân&#8217;da bu dünyevileşme, duruma göre &#8220;yeryüzüne çakılıp kalma&#8221; olarak tasvir edilmekte, bunun arka planında ise, Âhiret&#8217;ten vazgeçip sadece dünya hayatına sarılma ufuksuzluğu ve kişilik kaybının varlığı nazara verilmektedir: Ey iman edenler! Size ne oldu ki &#8216;Allah yolunda seferber olunuz&#8217; emri verilince bulunduğunuz yere yığılıp, çakılıp kaldınız? Yoksa Âhiret&#8217;ten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama iyi biliniz ki dünya hayatının zevki, Âhiret hayatının yanında pek az bir şeydir. (Tevbe Sûresi, 9/3Cool Bu âyet-i kerime, Tebuk Seferi için seferberlik ilan edildiğinde insanların sıcak yaz gününde, meyvelerin olgunlaştığı, insanların rehavete daldığı bir zamanda Bizans gibi bir güce karşı orduya çağrıldıklarında bazı inananların dünyanın cazibesine kapılarak işi ağırdan almaları, tembellik ve uyuşukluk göstermeleriyle ilgili nazil olsa da (Razî 1997, 16/47; Elmalılı, 4/343), Müslümanları ve İslâm medeniyetini bekleyen büyük bir tehlikeye karşı bir uyarı niteliğindedir. Kur?ân&#8217;da dünya-Âhiret dengesinin bozulmasını, dünyaya çakılıp kalmayı çok net resmeden özlü anlatımlardan birisi, İlahî hakikatleri ve hayatın gayesini bildiği hâlde, buna göre amel etmeyen ilim ehlinin nazara verildiği şu âyet-i kerimedir: Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet o adam bu ilme rağmen o âyetlerimizden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık, lâkin o yere saplandı ve hevâsının esiri oldu. Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayanların misalidir. Bu kıssayı anlat, belki düşünüp ibret alırlar. (A&#8217;raf Sûresi, 7/175-176)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/islamda-dunya-ahiret-dengesi-acisindan-infakin-onemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dini Yaşamak Samimiyet Gerektirir.</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/dini-yasamak-samimiyet-gerektirir.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/dini-yasamak-samimiyet-gerektirir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 10:28:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Îslâm - Îmân - Îbâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret günü]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah korkusu vardır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a ibadet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı inkar edenler hakkında ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın dininde samimiyet esastır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın emirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın rızası]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[cahiliye]]></category>
		<category><![CDATA[cahiliye dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Din hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Din nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[dua]]></category>
		<category><![CDATA[emri maruf]]></category>
		<category><![CDATA[iman edenler]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[islami]]></category>
		<category><![CDATA[islami samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbinde hastalık olanlar]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kalpleri]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuran oku]]></category>
		<category><![CDATA[medine]]></category>
		<category><![CDATA[Medine dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nisâ Sûresi]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa Suresi'nin 72. ayet]]></category>
		<category><![CDATA[okul ödevleri]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[samimi]]></category>
		<category><![CDATA[samimi imana]]></category>
		<category><![CDATA[samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[samimiyet nedir]]></category>
		<category><![CDATA[şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevbe Sûresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=5834</guid>
		<description><![CDATA[Gerçek ve samimi imana sahip insanlar hiçbir konuda kendilerini kandırmaz ve gerçeklerden kaçmazlar. Çünkü bu insanlarda güçlü bir Allah korkusu vardır ve bu nedenle Allah&#8217;ın rızasını kaybetmekten, O&#8217;na kullukta kusur etmekten şiddetle sakınırlar. Ama Kuran&#8217;da bildirilen ifadeyle &#8220;kalbinde hastalık olan kişiler&#8221; Allah&#8217;a ibadet etmekte &#8220;ağır&#8221; davranırlar. Allah bu insanların varlığını Nisa Suresi&#8217;nin 72. ayetinde&#8221;Şüphesiz içinizden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/dini-yasamak-samimiyet-gerektirir.html/attachment/010203040506070809" rel="attachment wp-att-5835"><img class="alignnone size-medium wp-image-5835" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/10/010203040506070809-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" /></a></p>
<p>Gerçek ve samimi imana sahip insanlar hiçbir konuda kendilerini kandırmaz ve gerçeklerden kaçmazlar. Çünkü bu insanlarda güçlü bir Allah korkusu vardır ve bu nedenle Allah&#8217;ın rızasını kaybetmekten, O&#8217;na kullukta kusur etmekten şiddetle sakınırlar. Ama Kuran&#8217;da bildirilen ifadeyle &#8220;kalbinde hastalık olan kişiler&#8221; Allah&#8217;a ibadet etmekte &#8220;ağır&#8221; davranırlar. Allah bu insanların varlığını Nisa Suresi&#8217;nin 72. ayetinde&#8221;Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır&#8221; şeklinde bildirmiştir. Bu insanlar Kuran&#8217;a uygun olan yaşam ve ahlak modelini bilirler, ama din konusunda samimi olmadıkları için bu konuda isteksizdirler. İbadetleri yerine getirmemek için daima bahane ararlar. Sürekli böyle bir arayış içinde oldukları için de her şart ve ortamda kendilerini kandıracak ya da doğru olandan uzaklaştıracak sahte gerekçeler bulurlar. Allah&#8217;ın bir başka ayetinde bildirdiği gibi &#8220;bir ucundan dini yaşarlar&#8221; ve Allah&#8217;a gereği gibi kulluk etmezler. Halbuki onlar böyle samimiyetsiz bir ibadet anlayışıyla yalnızca kendilerini kandırırlar. Allah bu durumu Kuran&#8217;da şöyle açıklar:</p>
<p><span id="more-5834"></span></p>
<p>İnsanlardan öyleleri vardır ki: &#8220;Biz Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman ettik&#8221; derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah&#8217;ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlarlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (Bakara Suresi, 8-10)</p>
<p>Allah&#8217;ın dininde samimiyet esastır. Eğer bir insan sırf alışkanlıklar nedeniyle veya çevresinden tepki görmemek için bazı ibadetleri isteksizce yerine getiriyorsa, yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi bununla yalnız kendisini kandırmış olur. Yaptıklarının Allah katında bir geçerliliği olmasını bekleyemez. Allah Kuran&#8217;da isteksizce yapılan ibadetlerin kabul görmeyeceği ile ilgili olarak insanları şöyle uyarır:</p>
<p>İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah&#8217;ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir. (Tevbe Suresi, 54)</p>
<p>Samimiyetten uzak insanların Allah&#8217;a karşı olan sorumluluklarından kaçmak, ömürlerini dünyevi hırslarla tüketmek için bitmeyen tükenmeyen bahaneleri vardır. Genç yaşlarında, okul yıllarında, iş hayatına atılınca, eğlencede, yazın, kışın, çocuk sahibi olunca, üzülünce, sevinince&#8230; Her durumda ibadet etmelerine, Allah&#8217;ın emirlerine uymalarına engel olarak gösterebilecekleri suni sebepler üretebilirler. İlerleyen bölümlerde insanların bahane olarak öne sürdükleri konular günlük hayattan örneklerle açıklanacaktır. Burada önemli olan, insanların bu gerekçeleri öne sürerken samimiyetsiz olduklarının anlaşılmasıdır. Çünkü dünya üzerinde bir insanın Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirmesine engel olabilecek hiçbir gerekçe olamaz. Eğer insan böyle bir gerekçe öne sürüyorsa, bu, kendi samimiyetsizliği veya iradesizliğinin göstergesidir.</p>
<p>Allah&#8217;ın kendisini her an sarıp kuşattığını, kendisine şah damarından yakın olduğunu, herşeyi gördüğünü, işittiğini, herkesin gizlediklerini de açığa vurduklarını da bildiğini bilen bir insan, O&#8217;na olan kulluğunda asla samimiyetsizlik yapmaya kalkışamaz. Bir bahane öne sürecek olsa bunu, daha kalbinden geçirirken ve hatta henüz geçirmeden Allah&#8217;ın bileceğini ya da kullukta çekimser davranan bir insanın içindeki isteksizlikten Allah&#8217;ın haberdar olacağını çok iyi bilir. Ve böyle bir samimiyetsizliğe kalkışmanın karşılıksız kalmayacağını da düşünüp anlar. Dolayısıyla da kendisini kandırmanın bir kaçış olamayacağının aksine onu çok büyük kayıplara uğratacağının bilincindedir. Böyle bir insan hiçbir şartta Allah&#8217;ın rızasından taviz vermez. Çünkü Allah&#8217;a kesin bir bilgi ile iman ettiği için zaafı yoktur. Kayıtsız şartsız bir samimiyet içindedir.</p>
<p>Kalbinde hastalık olan bu insanlar ise, Allah&#8217;ı açıkça inkar etmeseler de imanlarında bir zaafiyet olması söz konusudur. Yani inançları belli koşullara bağlıdır. Nefislerinin rahatıyla ya da çıkarlarıyla çelişen ilk anda dinden taviz vermekten çekinmezler. Bunun dışındaki zamanlarda da kendilerince kolaylarına gelen ibadetleri yerine getirerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar.</p>
<p>Bu insanlar kendilerini çok açık bir şekilde kandırırlar, ama bir türlü bunun şuuruna varmazlar. Siz de bu insanların Allah katında düştüğü samimiyetsiz duruma düşmek istemiyorsanız dikkat edin ve sakın kendinizi kandırmayın. Eğer bilgi eksikliği içindeyseniz, Rabbimizi en iyi Kuran&#8217;ı okuyarak tanıyabilirsiniz. Çünkü Allah Kendisini kullarına indirdiği kitabında tanıtmıştır. Böylelikle Allah&#8217;ın kadrini hakkıyla takdir edebilir ve imanı bütün, samimi bir dindar olabilirsiniz. Ama Allah&#8217;ı ve dinini cahiliyenin bakış açısı ile değerlendirirseniz, telafisi mümkün olmayan büyük hatalara düşersiniz. Unutmayın; ancak Allah&#8217;a kesin bir bilgiyle iman ettiğinizde ve samimi bir kullukta bulunduğunuzda kurtuluş bulabilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/dini-yasamak-samimiyet-gerektirir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahirzamanda gelecek Hz.Mehdi(as)’nin üç vazifesi nedir?</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/ahirzamanda-gelecek-hz-mehdias%e2%80%99nin-uc-vazifesi-nedir-2.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/ahirzamanda-gelecek-hz-mehdias%e2%80%99nin-uc-vazifesi-nedir-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Aug 2011 21:56:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>baysal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ahir zaman]]></category>
		<category><![CDATA[ahir zamanda mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[hz.mehdi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=5322</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi(ra) hazretlerinin yazdığı Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserin Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar bölümünde geçen bir mektupta âhirzamanda gelecek Hz.Mehdi(as)’nin vazifeleriyle ilgili verilen bilgiler: “Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.islamiyol.com/ahirzamanda-gelecek-hz-mehdias%e2%80%99nin-uc-vazifesi-nedir-2.html/said_nursi-4" rel="attachment wp-att-5323"><img class="alignleft size-medium wp-image-5323" title="said_nursi" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/08/said_nursi3-300x210.jpg" alt="" width="300" height="210" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi(ra)</strong> hazretlerinin yazdığı <strong>Sikke-i Tasdik-i Gaybi</strong> isimli eserin <strong>Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar</strong> bölümünde geçen bir mektupta âhirzamanda gelecek Hz.Mehdi(as)’nin vazifeleriyle ilgili verilen bilgiler:</p>
<p>“Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmihâ Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zatın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek.</p>
<p>O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektedir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hakimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.</p>
<p>O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymettardır. Fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan, umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tâbire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşe verir ve vermiş; hücumlarına vesile olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar; öteki cihetlere hamlederler.”</p>
<p>Kaynak: Risale-i Nur / Sikke-i Tasdik-i Gaybi</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/ahirzamanda-gelecek-hz-mehdias%e2%80%99nin-uc-vazifesi-nedir-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Efendimiz’in Çocukları İsimlendirmede Uyguladığı Yöntem&#8230;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/efendimiz%e2%80%99in-cocuklari-isimlendirmede-uyguladigi-yontem.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/efendimiz%e2%80%99in-cocuklari-isimlendirmede-uyguladigi-yontem.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 12:05:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ad]]></category>
		<category><![CDATA[ahirette herkes ismi ile çağıralacak]]></category>
		<category><![CDATA[güzel isim koymanın önemi]]></category>
		<category><![CDATA[isim]]></category>
		<category><![CDATA[isim koymak]]></category>
		<category><![CDATA[İsim Verme Hakkındaki Öncelik]]></category>
		<category><![CDATA[künya]]></category>
		<category><![CDATA[lakap]]></category>
		<category><![CDATA[Makbul İsimler]]></category>
		<category><![CDATA[Mekruh İsimler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber İsimleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4215</guid>
		<description><![CDATA[Arapça menşeli bir kelime olan “isim“; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır. Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arapça menşeli bir kelime olan “isim“; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.</p>
<p>Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. “İsmin” çoğulu “esma” veya “esâmî“dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2</p>
<p><strong>Kur’ân-ı Kerîm’de ‘İsim’ Kelimesi</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de “isim” kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.” (Bakara, 2/31)</p>
<p>Elmalılı’nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. “Öğretti” kelimesinden Hz. Âdem’in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.</p>
<p>Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle “el-esmâ” kelimesindeki “elif lâm” genelleme için midir? Yoksa “Allah’ın öğretmesini murat ettiği isimler” mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır:<span id="more-4215"></span></p>
<p><strong>1- </strong>Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmalarına sebep olan bütün isimlerdir. İnsan, hayvan, yer, deniz, dağ, eşek ve diğerleri, hepsi (İbn Abbas’dan Dahhâk). Karga, güvercin ve her şeyin ismi (Mücahid). Her şeyin ismi, deve, inek, koyuna varıncaya kadar (Said b. Cübeyr). Her şeyin ismi, hattâ şu, bu, abdestsizlik bile (İbnü Abbas’dan Said b. Ma’bed). Her sınıf halkın ismi ve cinsine çevrilmesi, şu dağ, bu deniz, şu şöyle, diye her şeyin ismi (Katâde). Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor. Ve “elif lâm” genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan kıyamete kadar olmuş, olacak bütün şeylerin isimleri mânâsını anlayanlar da olmuştur.</p>
<p><strong>2- </strong>Meleklerin isimleri (Rabi’ ve daha diğerleri).</p>
<p><strong>3-</strong> Zürriyetinin isimleri (İbnü Zeyd’den, İbn Vehb’den Yunus b. Abdi’l-Alâ ve diğerleri). Bu iki şekilde de “elif lâm” ahd içindir ve bunun karinesi gelecek olan “aradahum/onlara arz etti” kelimesindeki zamir ile gösterilmiştir. Çünkü tağlib muhtemel olmakla beraber zamirinin akıl sahipleri için olduğu açıktır. Ve bu karineye göre bazı tefsirciler hem meleklerin isimlerini ve hem nesillerin ismini kapsamasını (yani ikinci ve üçüncü görüşü) toplamışlardır. Bu isimleri, Allah’ın isimleri diye telâkki etmeye bu zamir engeldir.</p>
<p><strong>4-</strong> Esmâ (isimler)dan murad dil değil, eşyanın duyguları, diğer deyimle o duygulardan oluşan ilmî suret (biçim)lerdir, diye de tefsir edilmiştir. Fakat bunun ilimden çok kelâm, hiç olmazsa kelâm-ı nefsî (zata mahsus kelâm) olan zihin olması gerekir. Her ne olursa olsun burada kesin olan nokta, Hz. Âdem’e -az veya çok- lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelâm ve dil meselesinin hilâfet işinde önemli yerinin bulunmasıdır.</p>
<p>İşte Allah Teâlâ Âdem’e böyle isimleri öğretti. Öğretimden bir müddet sonra da bu isimlerin müsemmalarını (yani delalet ettikleri zâtları) meleklere arz etti. Buradaki “hüm/onlara” zamirinde bir dil inceliği vardır ki, lisanımızda bulunmaz. “He” zamiri yerine “hüm” zamirinin kullanılması, arz olunan şeylerin “akıl sahibi” olduğunu açıkça göstermektedir. Ve isimleri şarta bağlatan karine de budur. Bu zamirin meleklere ait olması ve o isimlerin meleklerin isimleri olması ihtimali, isimlerin meleklere arz edilmiş olması sebebi ile ihtimal dışı kalmaktadır. Şu halde en açık mânâ, ad verilmiş olanların Hz. Âdem’den sonra gelecek olan “nesillerin adları” olmasıdır. Âyet-i kerîmede daha önce anılan “el-esmâ/isimler” kelimesi ile de insan isimlerinin kastedilmiş olduğu anlaşılır. Bununla birlikte, sadece insan değil bütün eşyaya ait isimlerin öğretilip de, meleklere sadece insan isimlerinin sorulmuş (arz) olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat her iki halde böyle olmak için nesillerin yaratılmış olması gerekir. Hâlbuki ayette henüz Hz. Havva’nın bile yaratıldığına işaret yoktur. Bu sorunun cevabı meşhur bir hadîs ile açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hz Âdem’in nesilleri meleklere, küçük zerreler misâlinde arz edilmişlerdir.3</p>
<p>Bu hadîs insan neslinin o zaman Âdem’de henüz tohum hâlinde (yani gelecekte bütün Âdemoğullarını temsil eden ilk mânevî tohumcuklar şeklinde) bulunduklarını anlatır. Bu olayların yoğun cisimler âleminde olmayıp, Hz. Âdem’in ruhunun takdiri veya ruhunun esîr gibi yumuşak bir cisim hâlinde olduğu düşünülebilir. Esîrden meydana getirilmiş bu cismin atom altı parçacıklarında, kıyamete kadar gelecek Âdemoğlunun birbirine bağlı temessülleri (görüntüleri) veya Hz. Âdem’in ruhunda gelecek nesillerin mânevî suretleri, isimlerin meleklere arz olunmasına ait yan mânâlar olarak düşünülebilir. Arz hâdisesinin, Hz. Âdem’in yeryüzüne inmeden önce olması da, bu şekilde düşünmemiz için açık bir karine demektir. Bu açıdan meleklere isimlerin sorulması, hissî bir arz değil, ilmî bir arz olmuş olur.4</p>
<p><strong>İsim/Ad Koyma</strong></p>
<p>Medenî hukukta ad, kişileri birbirinden ayırmaya ve tanıtmaya yarayan sözcük olup, doğan her çocuğa bir ad koyma zorunluluğu vardır. 1587 sayılı nüfus kanununa göre millî kültürümüze, ahlâkî kurallarımıza, gelenek ve göreneklerimize uygun olmayan veya kamuoyunu incitici adlar konulamaz.5 Türklerin İslâmiyet’i kabulünden önceki isimleri yırtıcı hayvan, yırtıcı kuş ve dış tesirlere dayanıklı maddelerden seçilmiş, genelde çocuklara Bozkurt, Arslan, Şahin, Doğan, Timur/Demir, Kaya ve Gökhan gibi adlar verilmiştir.</p>
<p>İslâmiyet’ten önceki Araplar da hayatın zorlukları ve özellikle düşman karşısında dayanıklı, güçlü ve cesur olmak, düşmana korku salmak gibi arzu ve düşüncelerle çocuklarına Galip, Zalim, Mukatil/Savaşçı, Esed/Arslan, Leys/Yiğit, Zi’b/Kurt, Hacer/Taş, Sahr/Kaya gibi adlar koymuşlardır.6</p>
<p><strong>Efendimiz’in (sas) Yeni Doğan Çocuklara İsim Koyması</strong></p>
<p>Çocuğa isim koyarken sağ kulağına ezan, sol kulağına ise kâmet okunur. Nitekim Ebu Rafi’nin anlattığına göre Hz. Fatıma (r. anha) oğlu Hasan’ı (r.a.) doğurduğu zaman, Resûlullah’ın (sas) kulağına ezan ve ihlâs suresini okuduğunu, hurma ile tahnik edip ismini koyduğunu belirtmektedir.7</p>
<p>Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber’e (sas) getirilirdi. O da mübarek olmaları için dua eder, tahnikte bulunurdu.”8</p>
<p>Esma Binti Ebu Bekir anlatıyor: “Mekke’de Abdullah İbnu Zübeyr’e (ra) hamile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke’yi terk ettim ve Medine’ye geldim. Abdullah’ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah’a (sas) götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (sas) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine’de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü “Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız.” diye bir şayia çıkarılmıştı.”9</p>
<p>Ebu Musa anlatıyor: Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah’a (sas) getirdim, İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikte bulundu. Sonra da “Mübarek olsun” diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. İbrahim, Ebu Musa’nın en büyük evlâdı idi.10</p>
<p><strong>Efendimiz’in (sas) Çocuklara Doğduklarından Yedi Gün Sonra İsim Koyması</strong></p>
<p>İbnu Ömer’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerinden temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurmuştur.11</p>
<p>Bu rivayete bakarak çocuğu yedinci günden önce isimlendirmenin yanlış olduğunu zannetmek hata olur. Çünkü İbni Kayyim el-Cevzî’nin yaklaşımı ile söyleyecek olursak, isim verme, isimlendirilecek bir varlığı tarif etmek oluyorsa, muayyen bir varlığın ismini –burada çocuk- vermediğimizde, sadece onu nasıl tarif edeceğimizi bilememiş oluruz. Bu açıdan, söz konusu varlığı var olduğu gün tarif etmek mümkün olduğu gibi, üç gün sonraya, hattâ akîkası kesilinceye kadar ertelemede büyük bir mahzur olmayabilir. Bu konuda genişlik olduğunun bilinmesinde fayda vardır.12 Ancak bir defa bile olsa sesi duyulduktan sonra ölen çocuğa isim konulacağına, yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra defnedileceğine dâir Ebu Hanife Hazretleri’nin içtihadı ile ölü doğsa bile çocuğa isim konulup yıkanması gerektiğini belirten Ebu Yusuf Hazretleri’nin kanaati, çocuğa doğduğu gün isim konulmasının gerekli olduğunu göstermektedir.13</p>
<p><strong>Efendimiz’in (sas) Çocuklarda Değiştirdiği İsimler</strong></p>
<p>Efendimiz (sas), bazı çocukların isimlerinin ihtiva ettiği olumsuz anlamlardan dolayı onlara yeni isimler vermiştir.</p>
<p>Bu konuda Hz. Ali’den (ra) gelen bir rivayet şöyledir: “Oğlum Hasan dünyaya geldiğinde ona Harp ismini koydum. Derken Peygamber (sas) geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de: “Harp” deyince, “Hayır, o Hasan’dır.” buyurdu. Oğlum Hüseyin doğduğu vakit bu defa ona Harp ismini vermiştim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Ben de yine: “Harp” deyince, “Hayır, o Hüseyin’dir.” buyurdu. Üçüncü çocuk dünyaya gelince ona da Harp ismini verdim. Peygamber Efendimiz (sas) yine geldi ve: “Torunumu bana gösteriniz. Ona ne ad koydunuz?” diye sordu. Biz de: “Harp” deyince, “Hayır, o Muhsin’dir.” dedikten sonra, “Ben onlara Harun’un Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimli çocuklarının adını verdim.” buyurdu.“14</p>
<p>Bu konudaki bir diğer rivayet ise şöyledir: “Sehl bin Sa’d&#8217;in anlattığına göre el-Münzir İbnu Ebi Üseyd doğduğu zaman Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: “İsmi nedir?” diye sordu; “İsmi falandır.” diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır! Bunun ismi Münzir olacak” dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.”15</p>
<p><strong>Efendimiz’in (s.a.s) Yetişkinlerde Değiştirdiği İsimler</strong></p>
<p>Hz. Aişe (r.anhâ): “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) çirkin isimleri değiştirirdi.” demektedir.16 Çirkin olması sebebi ile isimler değiştirilebildiği gibi, güzel olmasına rağmen başka bir maslahattan dolayı da değiştirilebilmiştir. Ebu Hureyre’den yapılan bir rivayette bu şekildeki isim değiştirme konusu ile ilgili şunu görmekteyiz: “Zeyneb Bintu Ebi Seleme’nin ismi Berre17 idi. ‘Bu ismi kullanmakla sanki kendisini temize çıkarıyor’ dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Berre ismini Zeyneb olarak değiştirdi.”18</p>
<p>Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismini değiştirmiş olduğu diğer bir sahabi ile ilgili rivayet ise şu şekildedir. Beşir ibni Meymun’un amcası Üsame İbnu Ahdari diyor ki: “İsmi Asram (verimsiz, merhametsiz, faydasız manalarına gelen) olan bir adam vardı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Asram” diye cevap verdi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır, sen Zür’a&#8217;sın (Ziraatçi)” buyurdu.19 Bu konudaki diğer bir örnek de şu şekildedir. Said ibnu’l-Müseyyeb, babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: “Dedem, Resûlullah’a (s.a.s) uğramıştı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” diye sordu. Dedem: “Hazn (muamelesi sert kişi, kaba, sert yer)” diye cevap verdi. Resûlullah (s.a.s): “Hayır, sen Sehl’sin (Kolaylık)” dedi. Müseyyeb: “Olmaz, Sehl çiğnenir ve alçaltılır. Babamın verdiği bir ismi değiştiremem.” dedi. İbnu’l-Müseyyeb devamla şöyle hayıflanıyor: “Maalesef o günden sonra ailemizde kabalık devam etti gitti.”</p>
<p>Ebu Davud, bu hadîs-i şerîfi aktardıktan sonra Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isim değiştirme uygulamasında konuyu daha belirgin hâle getiren şu uygulamalarını da bizlere aktarmaktadır: “Resûlullah (s.a.s) Asi (İsyankâr), Aziz, Atele (Şiddet, Sertlik), Şeytan, Hakem, Ğurab (Karga), Hubab (bir şeytan ismi), Şihab (Alev) isimlerini değiştirdiler. Şihab’ı Hişam (Cömert), Harb’i Silm (Barış, Sulh) ve Muzdaci’ (Yatan) adını Münbais (Ayakta) adlarıyla değiştirdi. Afire (Çorak) adını taşıyan bir araziyi ise Hadire (Yeşillik) diye, Şi’bu’d-Dalalet’i (sapıklık mahallesi/geçidi) Şi’bu’l-Hüda (Hidayet mahallesi/geçidi) olarak isimlendirdi. Benu’z-Zinye’yi (zina oğulları) de Benu’r-Rüşd (Doğruluk oğulları) şeklinde değiştirdi.”20</p>
<p>Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ya’la, Bereket, Eflah, Yesar, Nafi’ ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu yasaklama isteğinin gerekçesini de şu şekilde açıklamıştır: “Zira kişi; “Bereket burada mı?” diye sorar da, “Hayır, yok!” diye cevap verirler.”</p>
<p>Cabir b. Abdillah diyor ki; “Sonra Efendimiz’in bu mevzuda sükût ettiğini gördüm. Daha sonra da bu isimleri yasaklamadan vefat etti. Hz. Ömer (ra) bu isimleri yasaklamak istedi, sonra o da vazgeçti.”21<br />
<strong><br />
Efendimiz’in Mânâsı Güzel İsimleri Önemsemesi<br />
</strong><br />
Yahya İbnu Said anlatıyor: “Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmin ne?” dedi. Adam: “Mürre (acı)!” deyince, ona; “Otur!” dedi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) tekrar: “Bunu kim sağıverecek?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı; “Ben sağacağım” diyecekti ki Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona da: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam: “Harp (savaş)” diye cevap verdi. Ona da; “Otur” dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Bu deveyi kim bize sağıverecek?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. “Yaîş (Yaşar)” cevabını alınca ona: “Sen yaşıyorsun.” diyerek müsaade etti.”22</p>
<p>İsimlerin mânâlarından hareketle hayır umma konusunu destekleyen bir başka rivayet ise şöyledir: Ebu Hureyre’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Eslem kabilesini Allah selametli kılsın, Gıfar kabilesine de mağfiret buyursun!“23 Hufaf İbnu Îmâ el-Gıfari anlatıyor: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) rükûa gitti, sonra başını kaldırdı ve; “Gıfar kabilesini Allah mağfiret etsin. Eslem kabilesine Allah selâmet versin. Useyye Allah’a ve Resulü’ne isyan etmiştir.” deyip secdeye gitti.24</p>
<p>Buradaki kabile isimlerine dikkat ettiğimizde, isimlerin mânâlarının bahsi geçen kabilelerde tezahürünü âlemlere rahmet bir peygamber feraseti ile Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmüş olduğunu anlarız. Zaten Sünnet-i Seniyyeyi dikkatlice inceleyen bir kişi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isimlerin anlamlarına ehemmiyet verdiğini, kişilerin isimlerindeki manalarla o kişiler arasında bir irtibat kurduğunu rahatlıkla anlayacaktır.</p>
<p><strong>Ashabın Güzel Anlamlı İsim Verme Konusundaki Hassasiyetleri</strong></p>
<p>Mesruk anlatıyor: “Hz. Ömer’le karşılaştım. Bana: “Sen kimsin” diye sordu. “Mesruk İbnu’l-Ecda” dedim. Dedi ki: “Ben Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘ecda’ şeytandır” dediğini işittim.“25</p>
<p>Yahya b. Said’in anlattığına göre Hz. Ömer bir adama: “İsmin nedir” diye sordu. Adam: “Cemre (Kor)” dedi. “Kimin oğlusun” diye tekrar sordu. Adam: “İbnu Şihab (Alevoğlu)”, deyince; “Kimlerdensiniz” dedi. Adam: “Humkâlardan (Ahmaklardan)“</p>
<p>“Eviniz nerede” diye sordu. “Hirretu’n-Nâr’da (Hararetli ateş)” cevabını alınca; “Hangisinde” dedi. “Zatı Lezâ’da (Şiddetli alev)” cevabını alınca; Hz. Ömer (ra): “Ailene yetiş, yanıyorlar” dedi. Gerçekten durum aynen Hz. Ömer’in dediği gibiydi.26</p>
<p><strong>Peygamber İsimleri Künye Olarak Kullanılabilir mi?</strong></p>
<p>Rivayetlerden anlayabildiğimiz kadarı ile Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ashab’ına peygamber isimleri ile isimlendirilebileceğini belirtmiştir. Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Peygamberlerin isimleriyle isimlenin.”27 Ayrıca bazı Sahabilerin peygamber isimlerini künye olarak kullanmalarına izin vermiştir. Ancak daha sonraları özellikle de Hz. Ömer (r.a.) bu konuda hassas davranmış, peygamber isimleri vermenin doğru olmayacağı içtihadında bulunmuştur. Hattâ Hz. Ömer’in (r.a.) azatlı kölesi Eslem’in anlattığına göre, Hz. Ömer (r.a.) bir oğlunu “Ebu İsa” künyesini kullandığı için azarlamıştır. Yine Ebu İsa künyesini kullanan Muğire İbnu Şu’be’ye (r.a.), Hz. Ömer (r.a.): “Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?” diye sormuş; Muğire de: “Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem)” cevabını verince, Hz. Ömer: “Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Bizim hakkımızda ne hüküm verileceği belli değil” demiş ve evla olanı işaret etmiştir.28 Nitekim Muğire de onun bu isteğine icabet ederek ölünceye kadar “Ebu Abdullah” künyesi ile çağrılmıştır.</p>
<p><strong>İsim Verme Hakkındaki Öncelik</strong></p>
<p>İslâm’da isim verme hakkı babaya ait kabul edilmiştir. Şayet baba ölmüş veya hukukî tasarruflarda bulunması yasaklanmışsa, bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybetmiş olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ismi annesi Âmine tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu isim dedesi Abdülmuttalip tarafından konulmuştur. Ebu’d-Derda’nın rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız, öyleyse isimlerinizi güzel yapın.“29</p>
<p><strong>Makbul İsimler</strong></p>
<p>Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız rivayetlerden, ancak güzel mânâlara delâlet eden isimlerin makbul olduğunu anlıyoruz. Anlam itibarı ile çirkin, kötü ve şirk kokan isimlerin de insanlar üzerinde olumsuz tesirler meydana getirmeleri sebebi ile mekruh veya harama yakın mekruh oldukları anlaşılmaktadır.</p>
<p>İbnu Ömer’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır.”30</p>
<p>Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Allah’a en sevimli olmasının sebebini şu şekilde izah etmek mümkündür: Abdullah isminde ubudiyet ve tezellülü itiraf vardır. Abdurrahman’da ise her mahlûka şamil olan rahmeti itiraf vardır. Keza birinci isimde, bu isimle adlandırılan kimsenin Allah’a ibadet eden olması, ikincisinde ise İlâhî rahmetin, bu ismi taşıyanın üzerinde tezahür etmesi isteği, tefeülü veya beklentisi vardır.31 Ancak Allah katında sevilen isimler acaba sadece bu iki isimden mi ibarettir? Yoksa bu isimlerin birer örnek olduğunu mu düşünmeliyiz? Aynî’nin ifadesi ile söyleyecek olursak “abd/kul” kelimesinin, Allah’ın (celle celâluhu) yüce, yüksek ve güzel isim ve sıfatlarına izafe edilerek oluşturulan her bir isim, Allah’ın sevdiği isimler dâhilinde olmalıdır.32</p>
<p>Meselâ, Abdülkerim; keremi bol, cömert olan Azîz ve Celîl Allah’ın kulu mânâsınadır. Abdüllatîf; latif, güzel, yumuşak, hoş, nazik olan bütün olayların ve eşyanın inceliklerini bilen Allah’ın kulu demektir. Abdülmâcid; kadr u şanı büyük, cömertlik ve keremi bol olan Allah’ın kulu; Abdülmâlik ise, sahip olan, her şeyin mülkiyetinin sahibi olan Allah’ın kulu anlamındadır. Abdülmecîd, şanı büyük ve yüksek olan, şan ve yücelik sahibi Allah’ın kulu; Abdülmelik de her şey üzerinde tasarruf ve hükmeden tek hükümdar Allah’ın kulu demektir. Böylece bu tür isimler aynı zamanda Allah’ın hatırlanmasına, tevhidin korunmasına, insanın kulluk boyutunun unutulmamasına ve daha bilemeyeceğimiz pek çok güzelliklerin oluşumuna vesile olmaktadırlar.</p>
<p><strong>Mekruh İsimler</strong></p>
<p>Ebu Vehb el-Cüşemi’nin anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın çok sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. En sadık olanları da Haris ve Hemmam isimleridir. En çirkinleri de Harb ve Mürre isimleridir.”33</p>
<p>Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah nezdinde en kötü en zelil isim, kendisine (ahna’) Melikü’l-emlak (mülklerin Maliki) ismini veren şahsın adıdır. Hâlbuki Allah’tan başka Mâlik yoktur.” Süfyan devamla: “Şehin Şah bunun örneğidir” demektedir. Ahmed İbnu Hanbel diyor ki: “Ebu Amr’a, ‘ahna’ ne demek diye sordum, “en düşük” diye cevap verdi.”34</p>
<p><strong>Birden Fazla İsim Taşımanın Caiz Oluşu</strong></p>
<p>İsim vermekten maksat, kişiyi diğerlerinden temyiz edip tanımak olduğundan, tek ismin yeterli olduğu durumlarda tek isimle yetinmek en uygunudur. Ancak birden fazla isim kullanmak da caizdir. Nitekim insanlara hem isim hem künye hem de lakap verilebilmektedir. Ayrıca Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) birden fazla ismi bulunmaktadır. Cübeyr İbnu Mut’im’in rivayetine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Benim beş ismim vardır: Ben Muhammed’im (çok övülmüş), ben Ahmed’im (çok hamd eden, sevilmiş), ben Allah’ın benimle küfrü mahvedeceği el-Mâhî’yim (mahvedici). Ben Hâşir’im (toplayıcı), insanlar benim arkamda haşredilecektir. Ben Âkıb’ım (en son gelen), benden sonra peygamber gelmeyecektir.”35</p>
<p><strong>Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) İsim ve Künyesinin Alınmaması</strong></p>
<p>Enes (ra) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Baki’de idi. Kulağına bir ses geldi: “Ey Ebu’l-Kasım!” diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: “Ey Allah’ın Resulü seni kastetmedim, ben falancayı çağırdım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!” buyurdu.36</p>
<p>Cabir’in (ra) anlattığına göre birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: “Sana Ebu’l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz” dedik. Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek durumu arz etti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “Oğlunun adı Abdurrahmandır” dedi. Bir rivayette şu ziyade var: “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim.” Ebu Davud’un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.”37</p>
<p>Hz. Aişe’nin (r. anha) anlattığına göre bir kadın gelerek: “Ey Allah’ın Resulü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. ‘Muhammed’ diye isim, ‘Ebu’l-Kasım’ diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu?” diye sordu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?” veya “Künyemi haram kılıp ismimi helal kılan şey de ne?” diyerek reddetti.38 Alimlerimiz bu nehyin Peygamber Efendimiz’in hayatı ile kayıtlı olduğunu söylemişlerdir. Zira Ebu Davud ve Tirmizi’nin (Ebu Davud, Edep 68; Tirmizi Edep 68) Sünenlerinde ve Beyhaki’nin Sünen-i Kübrâ’sında (9/309) yer alan bir hadiste Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’e: “Ya Resûlallah, senden sonra bir çocuğum olursa ona senin adını ve künyeni vereceğim.” dedi. Efendimiz de ona “Evet” buyurdular. Ayrıca sahabeden Ebu’l-Kasım künyesinde olanlar olduğu gibi bu künye ile meşhur âlimler de vardır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Çocuklarımıza, Efendimiz’in gösterdiği hassasiyetler doğrultusunda isimler koymanın, hem ebeveyn açısından hem de dünyaya gelen göz aydınlığı çocuklarımızın daha huzurlu, mutlu ve karakter algısı yüksek fertler olması açısından ehemmiyetli bir faktör olduğu görülmektedir. Bu hassasiyete ümmet-i Muhammed’in de azamî hassasiyet göstermesinin Allah’ın (celle celâluhu) rızasına bir vesile olacağı ümit edilir. Çocuklara verilen isimler, karakter ve şahsiyetin en temel öğesidir. Çocuğun yetişme döneminde kendisini dış dünyaya nasıl bir isimle tanıtacağı çok önemlidir. Bu açıdan ebeveynler önemli bir sorumluluk altındadırlar. Çocukları makbul isimlerle isimlendirmenin ne denli önemli olduğunu anlamak için, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) buraya kadar aktarmaya çalıştığımız uygulamalarını nazar-ı dikkate almak yeterli olacaktır.</p>
<p>Dr. Musa Kazım Gülçür<br />
Araştırmacı – Yazar<br />
Yeni Ümit dergisi</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong><br />
1. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, 14/401–403<br />
2. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/18, Eser Neşriyat, trsz.<br />
3. Tirmizî, Kıyamet, 47; Ahmed b. Hanbel, 2/179.<br />
4. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 1/308–312, Eser Neşriyat, trsz<br />
5. Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 1/77.<br />
6. DİA, 1/332.<br />
7. Ebu Davud, Edeb 116, (5105); Tirmizi, Edahi 17, (1514)<br />
8. Müslim, Edeb, 27 (2147); Ebu Davud, Edeb 116, (5106)<br />
9. Buhari, Menakibu’l-Ensar 45, Akika 1; Müslim, Âdâb 26, (2146)<br />
10. Buhari, Akika 1; Müslim, Âdâb 24, (2145)<br />
11. Ebu Davud, Edahi, 21, (2837); Tirmizi, Edahi 23, (1522), Edeb 63, (2834); Nesai, Akika 5, (7, 166); İbnu Mace, Zebai 1,(3165)<br />
12. İbni Kayyim el-Cevziyye, İslâm’da Çocuk, (Terc. Mahmut Kısa), s. 127, Esra Yay., Konya, trsz.<br />
13. DİA, 1/333.<br />
14. Ahmed b. Hanbel, 1/118. Şebber, Şebbir ve Müşebbir isimleri büyük bir ihtimalle Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimlerinin İbranice karşılıkları olmalıdır.<br />
15. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 29, (2149)<br />
16. Tirmizi, Edeb 66, (2841)<br />
17. ‘Berre’ ya da ‘el-berretü’ kelimesi yine Arapça’daki ‘el-birru’ kelimesinden türemiş olup ‘çokça cömert, dürüst, itaatkâr, iyi kadın’ manasınadır. Kelimede yüklü bulunan bu anlamdan dolayı bazıları Zeynep validemiz için ‘nefsini temize çıkarıyor’ deme talihsizliğinde bulunmuşlardı.<br />
18. Buhari, Edeb 108; Müslim, Edeb 17, (2141)<br />
19. Ebu Davud, Edeb 70, (4954)<br />
20. Buhari, Edeb 107–108; Ebu Davud, Edeb 70, (4956)<br />
21. Müslim, Âdâb 13, (2138); Ebu Davud, Edeb, 70, (4960)<br />
22. Muvatta, İsti’zan 24 (2, 973)<br />
23. Buhari, Menakıb 6; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 183, (2515, 2516)<br />
24. Müslim, Mescid 308, (679)<br />
25. Ebu Davud, Edeb 70, (4957)<br />
26. Muvatta, İsti’zan 25 (2,973)<br />
27. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)<br />
28. Ebu Davud, Edeb 72, (4963)<br />
29. Ebu Davud, Edeb 69, (4948)<br />
30. Müslim, Âdâb, 2, (2132); Ebu Davud, Edeb 69, (4949); Tirmizi, Edeb 64, (2835)<br />
31. Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Ter. ve Şerhi, 6/391.<br />
32. Aynî, Umde, XVIII, 257.<br />
33. Ebu Davud, Edeb 69, (4950)<br />
34. Buhari, Edeb 114; Müslim, Edeb 20, (2143); Ebu Davud, Edeb 70, (4961); Tirmizi, Edeb 65, (2839)<br />
35. Buhari, Menakıb 17, Tefsir, Saff 1; Müslim, Fezail 125, (2354); Muvatta, Esmau’n-Nebi 1, (2, 1004); Tirmizi, Edeb 67, (2842)<br />
36. Buhari, Menakıb 20, Edeb 106; Müslim, Âdâb 1 (2131); Tirmizi, Edeb 68, (2844)<br />
37. Buhari, Edeb 105, 106, 109, Menakıb 20; Müslim, Âdâb 2, (2133); Ebu Davud, Edeb 74 (4965); Tirmizi, Edeb 68, (2845)<br />
38. Ebu Davud, Edeb 76, (4968 )</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/efendimiz%e2%80%99in-cocuklari-isimlendirmede-uyguladigi-yontem.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Emin Ol ki Emaneti Taşımaya Ehil Olasın&#8230;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/emin-ol-ki-emaneti-tasimaya-ehil-olasin.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/emin-ol-ki-emaneti-tasimaya-ehil-olasin.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 12:02:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz (s.a.v)]]></category>
		<category><![CDATA[el-Emîn]]></category>
		<category><![CDATA[Emânet]]></category>
		<category><![CDATA[Emîn]]></category>
		<category><![CDATA[eminlikle ilgili hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mü'min]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber efendimiz el emindi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4213</guid>
		<description><![CDATA[Peygamber (sav) el-Emîn’di 622 yılında, Mekke’de kendisine ‘el-Emîn’ diye ünvan verilen Peygamber (sav) Mekke’yi yani evini terketmek zorunda kalıyordu. Onlara göre o insan kendilerinin hasmı idi. Hasmı ne demek, onu düpedüz düşman ilan etmişlerdi. Çünkü o, geleneksel yapıyı sarsacak, kurulu düzenlerine aykırı, atalardan gelen anlayışa zıt, üzerinde yürüdükleri yoldan farklı bir şey söylüyordu. Bilindiği gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Peygamber (sav) el-Emîn’di</strong></p>
<p>622 yılında, Mekke’de kendisine ‘el-Emîn’ diye ünvan verilen Peygamber (sav) Mekke’yi yani evini terketmek zorunda kalıyordu. Onlara göre o insan kendilerinin hasmı idi. Hasmı ne demek, onu düpedüz düşman ilan etmişlerdi. Çünkü o, geleneksel yapıyı sarsacak, kurulu düzenlerine aykırı, atalardan gelen anlayışa zıt, üzerinde yürüdükleri yoldan farklı bir şey söylüyordu.</p>
<p>Bilindiği gibi Hz. Muhammed (sav) Hicret ederken Hz. Ali’yi kendisinden sonra Mekke’de bıraktı. Yanında bulunan emanetleri sahiplerine geri versin diye. (bkz.İbni Hişam, Siyer 2/485) Zira Hz. Peygamberin yanında pek çok Mekkelinin değerli eşyaları bulunuyordu. Onları koruması için Hz. Muhammed’e bırakıyorlardı. Zira O Mekke’de en güvenilir insan idi.</p>
<p>Peygamberliğin ilk yıllarında “Yakın akrabalarını uyar.” (26/Şuara 214) “Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.” (15/Hıcr 94) gibi âyetler inince Peygamber (sav) kendi yakınlarından başlamak üzere insanları İslâm’a davet etmeye başladı. İslâmî daveti onlara ulaştırmaya çalışıyordu. Bu bağlamda bir gün Safa tepesine çıkarak; “Ya Sabâhah/Ey kötü sabahım, vah kara sabahım” anlamlarına gelen, ama esasen bir felaketi veya bir düşman saldırısına hazırlıklı olmayı anlatan sözlerle Mekkelileri topladı. Onlara: “Benimle sizin durumunuz düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşarak düşmandan önce ailesinin yanına gelmeye çalışan ve bu arada ‘Ey sabâhah’ diye bağıran adamın durumu gibidir. Şimdi ben size; “Şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak üzere gelen bir takım düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?” Onlardan pek çokları; Evet, inanırız, sen yalan söylemezsin. Sen her zaman içimizde en emîn olanımızsın” dediler. (Buharî, Menakıb 13. Müslim, İman 89. Tirmizî, Tefsir 27)</p>
<p>O gün herhangi bir Mekkeliye O’nun hakkında sorulsaydı; muhakkak ki kimse onun yalancı, sahtekâr, dolandırıcı, kandırıcı, gayri ciddi, menfaatperest, sözünden dönen bir kimse olduğunu söylemezdi. Çünkü O çocukluğundan beri dürüst kaldı, dürüst davrandı, insanlara dürüst bir kişilik sundu. Bütün bir toplumun güvenini kazandı. Bundan dolayı o güne kadar hiç kimseye verilmeyen bu müstesna ünvan sadece O’na verildi. Bu ünvan ne törenle verildi, ne de bir kurum tarafından ittifakla karar altına alındı. Bu ünvan kendiliğinden, halk tarafından, benimsenerek verildi. İnsanlar erdemi ve dürüstlüğü, doğru olmayı ve ciddiyeti O’nda gördüler. Takdir ettiler ve O’na hiç kimsenin sahip olamadığı bu sıfatı verdiler: el-Emîn.<span id="more-4213"></span></p>
<p>Belirlilik takısıyla. Yani sadece O, başkası değil. Başkaları da bazen, bazı hallerde, bazı konularda dürüst olabilir, emin sayılan davranışlarda bulunabilir. Ama her konuda, her zaman, her pozisyonda ve herkese karşı sadece O emîndi. Bütün erdemleri şahsında toplayan sadece O idi. Emîn sıfatının bütün unsurlarını, bütün yansımalarını sadece O bütün hayatı boyunca göstermişti. el-Emîn olan Muhammed (sav) Peygamberlik görevini, yani ‘Risalet emanetini’ taşımaya ehil idi. Zira o olağanüstü emaneti taşıyacak sıfatlara sahipti.Hicret esnasında yanındaki eşyaların sahipleri arasında hasımlarının oluşu oldukça dikkat çekici ve düşündürücüdür.</p>
<p>Hz. Muhammed’e el-Emîn diyorlardı; her açıdan O’na güveniyorlar. Hatta ‘şu dağın arkasından düşman geliyor, size saldıracak’ diyecek olsa O’na inanıyorlardı. Sıra atalar dinini, geleneği, yanlış inancı terketmeye gelince O’na inanmadıkları gibi, O’na hasım oluyorlardı. İşte bu el-Emîn olan Peygamberin tebliği Din’de emîn olmak önemli bir ahlâk ilkesi, önemli bir prensip ve önemli bir iman göstergesidir.</p>
<p><strong>‘Emîn olmak’ ne demektir</strong></p>
<p>‘el-Emîn’ kelimesinin aslı ‘emn’ köküdür. ‘Emn’ sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, nefsin bir şeyle sükûnet (tatmin) bulması anlamına gelir. (Isfehânî, Müfredât, s: 30. İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, 1/163) Aynı kökten gelen ‘emn’, korkunun zıddı, ‘emânet’ hıyanetin zıddı, ‘iman’ da küfrün zıddıdır. ‘Emeneh’ de, emn yani güven manasındadır.Aynı kökten gelen ‘iman’, inanma, tasdik etme demektir. Mü’min ise; Allah’ın gönderdiği inanç ilkelerinin doğru olduğundan emin olan, onlardan yana güvende olan ve bu imandan aldığı şuurla kendisi de ‘emîn’ olan, başkalarına güven veren kimse demektir.</p>
<p>“Muhakkak Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder.” (4/Nisâ, 58). Bu şekilde emâneti yerine getirene emîn kişi denir. Allah’ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emîn olan elçiler aracılığıyla, yine bütünüyle emîn olan nebilere tevdî edilir. Kur’an’a göre vahiy meleği Cebrail emîn bir elçi idi. (26 Şuarâ/193. 81 Tekvîr/19) Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Salih kavimlerine; “(Allah ‘tan) ittikâ etmez misiniz?’ demişti: ‘Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm.” demişlerdi. (bkz. 26 Şuarâ/105-109. 26 Şuarâ/123-127. 26 Şuarâ/141-145)Yine Lût peygamber azgınlıkta sınır tanımayan kavmine emîn bir elçi olduğunu söylemişti. (26 Şuarâ/178) Yûsuf’un zamanındaki hükümdar, Onu (Yûsuf (a.s.)ı) bana getirin, onu kendime özel (bir dost) edineyim dedi. Kendisiyle konuşunca da şöyle dedi: “Sen, artık bugün yanımızda mevkî sahibi, emîn (bir kimse)sin.” (12/Yûsuf, 54) Mûsâ (as) Fir’avun’a ve ileri gelenlerine “Şüphesiz ki ben sizin için (gönderilmiş) ‘emîn’ bir rasûlüm.” (44 Duhân/17-18) demişti.</p>
<p>Hz. Muhammed’in de bu sıfatı yaşadığı toplumda daha peygamber olmadan kazandığını hatırlarsak ‘Emîn’ olma sıfatının, bütün Resullerin ortak vasıflarından biri olduğunun önemi ortaya çıkar. Peygamberler Allah’ın dinini bu vasıfları ile tebliğ ettiler. Bu sıfatlarıyla insanların güvenini ve sevgisini kazandılar. Bir kimsenin “emîn” sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda, davayı yüklenmeye güç yetirmede ve her türlü zorluğa katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de ‘emîn’ kelimesi ‘bir işi yapabilme gücüne sahip’ mânâsında da kullanılmaktadır. (bkz.27 Neml/38-39)</p>
<p><strong>Emanet ne demektir?</strong></p>
<p>Yine aynı kokten gelen ‘Emanet’; insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Bunun anlamı şudur: Emanet, -maddi olsun manevi olsun-, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle geri almaktır. ‘Emanet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukuk ilminde ve halk arasında bu son mana daha fazla yaygındır.</p>
<p>Peygamberlerin sahip oldukları özelliklerden biri de ‘emanet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a ait emanetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güven ve emin olmanın temsilcisiydiler. ‘Emanet’ kişinin bulunduğu yere, imkanlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki mesuliyetidir. Yahut ta bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır.</p>
<p>‘Emanet’ olayında iki taraf söz konusudur: Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emaneti veren de, kendisine emanet edilen de bu işin şuurundadır. Böylece şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emanet’ olarak karşımıza çıkmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, ‘emanet’i ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, iradesiz varlıkların bu emaneti yüklenmeleri mümkün değildir.</p>
<p>Bilginlerin bir çoğunun görüşüne göre ‘emanet’ (bkz. 33 Ahzab/72), insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (cc), gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin olma-güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde halife olan insanlara, baskı ve zoraki değil, gönül rızasıyla veriyor. Zaten ‘emanet’ verme konusunda zorakilik değil, gönül rızası vardır. İnsana verilen ömür, ni’metler, ilim, beden ve imkanlar birer emanettir. Bütün bunların gereği gibi korunması lazımdır. Zaten insan bu emanetlerin hesabını vermeden Ahirette kurtuluşa eremez. (bkz. Tirmizí, S. Kıyame/1, Hadis no: 2416)</p>
<p>Kişinin bu emanetleri taşıyabilmesi, yani hakkıyla emin olması için, hakkıyla iman etmesi, gerçek mü’min olması gerekir. Zira kişi ancak imanla ve imanın gereğini yapmakla emin olabilir. Zira imanın sözlük anlamı hem güven (emniyet) vermek, hem de emin olmak yani inandığı şeyin verdiği güçle güvende/güvenilir olmak demektir.</p>
<p>Ahlâk Açısından Emanet: Ahlâk açısındanda emanet’in geniş bir çerçevesi vardır. İslâm’a iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emanet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereğidir. Onlar, imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emanete riayet ederler. Yani her işte, her pozisyonda, her halde emîn olma ahlâkıyla davranırlar. Zaten ‘emanet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir. (bkz. 23 Mü’minûn/8. 70 Meâric/32) Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihanet etmek, bile bile ‘emanet’e hainlik etmektir. (bkz.8 Enfal/27) Mü’min, hem Allah’tan gelen ‘emanet’i korur, hem de insanların haklarıyla ilgili konularda ‘emanet’i yerine getirir.</p>
<p>Peygamberimiz; “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/135). “Emânet kaybedildiği zaman yani -işler ehli olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti bekle” (Buhârı, İmân 1) buyurmakta, emanete hıyanet etmenin münafıkların özelliği olduğunu beyan etmektedir. (bkz. Buharí, İman/24. Müslim, İman/107-108, no: 59. Ebu Davud, no: 4688) ‘Emanet’ sahibi olmak, yani güvenilir olmak toplumsal barışın ve huzurun en önemli garantisidir. Emanet duygusunun yok olması bir toplumsal felakettir.</p>
<p><strong>Emin olmak, emanete ehil olmak demektir</strong></p>
<p>İman’ın filolojik açıdan iki anlamı olduğunu tekrar hatırlayalım: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Müslüman kimse iman ederek dağların, göklerin ve yerin taşımaktan kaçındığı emanet’i, yani yeryüzünde halife olma, kulluk yapma, yaratılış amacını gerçekleştirme görevine talip olur. İman ona emîn olma sıfatını kazandırır. İmanı güçlenince emînlik sıfatı da güçlenir. Emînlik sıfatı kuvvetlendikçe, emaneti korumada daha titiz olur.</p>
<p>Bir kimse imandan mahrumsa, emîn olma sıfatını kolay kolay kazanamaz. Emîn olmayan da emaneti taşımaya ehil değildir. Zira öylesi, emanetin kıymetini bilmez. Emaneti taşımakla neler kazanacağından, onu taşımamakla neleri kaybedeceşinden gafildir. Dahasi emanet böylelerinden kaçar. Onun omuzuna yüklenmek istemez. Yere düşeceğinden, değerini kaybedeceğinden, kendisiyle amaç edinilen hedefin kaybolacağından, işlevsiz kalacağından korkar. Belki Allah (cc) böylelerinin emaneti yüklenmesine izin vermez. Belki de denir ki: “Git once ‘emînlik’ sıfatını kazan, sonra da gel bu göreve, ya da bu ulvi makama talip ol. Hak edersen, alırsın.”</p>
<p>İslâm büyük ve ilahî bir emanettir. İslâmî hayat da öyle. Ki insan bununla hem dünya hayatını düzene koyar, hem dareyn saadeti kazanır. İnsanlar arasında da örnek olur. Hayırlı ümmet arasına karışır. (bkz. 3 Âli İmran/110) Kişi olarak bu emaneti yüklenmenin şartı iman ve buna bağlı olarak emîn olma sıfatı ise, toplu (cemaat) olarak da yüklenmenin şartı aynıdır. Bir toplumun İslâm toplumu adını alabilmesi için, iman etmenin sonucu olan emînlik ahlâkının o toplumun belirgin özelliği olmalıdır. İslâmî hayat, İslâmî yönetim, İslâm hakimiyeti gibi taleplerin şartı da bunun gibidir.</p>
<p>Şöyle bir düşünelim; siz elinizdeki değerli bir eşyayı emin olmadığınız, ya da henüz sizin için şüpheli bir kimseye veya adrese teslim eder misiniz? Güvenmediğiniz bir yere gider misiniz? Sahtekârların elinde olduğu iddia edilen bir şirkete veya finans kurumuna paranızı yatırır mısınız? Eminim pek çoğumuz, “ben deli miyim ki, kendi elimle kazancımı, malımı, servetimi çöpe atayım, kendi elimle hırsızlara teslim edeyim.”</p>
<p>İnsan olarak geri gelmeyeceğinden şüphelendigimiz dünyalık serveti güvenmediğimiz yerlere emanet etmekten sakınıyoruz da; acaba devasa bir emanet ve değer olan İslâmî davet, İslâmî örneklik, İslâmî hakimiyet emîn olmayan insanlara bırakılır mı? İslâmî hakimiyet/hayat ancak emin insanlarin eliyle ve emin insanlar için kurulur. Bu onların hakkıdır ve onlara ait bir şereftir. Biz âdi taş, maden veya kağıt parçalarını emin olmayan kimselere vermezken, nasıl olur da henüz emanet ehliyeti taşımayan kimselerin İslâmî hakimiyeti omuzlamalarını bekleriz? Nasıl olur da henüz emîn olmadan bu koca emaneti taşımaya kalkışırız. Ya da henüz hakkıyla mü’min olmayan kitlelerin İslâmî hakimiyeti sağlamalarını, ortaya İslâmî modeller koymalarını bekleyebiliriz?</p>
<p>Meşhur bir yazarımız yıllar önce Almanya’ya gelir. Bir de bakar ki Türkiyeli müslümanların ayakları yere basmıyor. Yapamıyacakları şeyleri söylüyorlar. Atıp tutuyorlar, fetihden, İslâmî hakimiyetten, dinin topyekün uygulanmasından bahsediyorlar. Konferansında şöyle demiş: “İçinizden on kişi çıksın ve bir şirket kursunlar. Bir yıl boyunca iş veya ticaret yapsınlar. Bir sene sonra geldiğim de bu on kişi kavga etmeden, anlaşmazlığa düşmeden, birbirilerine güvenerek, birbirlerinin zerre kadar hakkına göz koymadan, biri diğeri hakkında yanlış düşnmeden aynen ortaklığa devam ediyorlarse, o zaman siz de iş var demektir. Sizinle bir yerlere varılır demektir.<br />
Cemaate sormuş ; “garanti verebilir misiniz? Kimse evet diyememiş. O zaman eksiğinizi bilin ve onu gidermeye bakın Gerisi nasıl olsa gelir.”</p>
<p>Siz içinde yaşadığınız toplumda kaç kişiye değerli bir varlığınızı emanet edebilirsiniz? Kaçkişiye güvenebilirsiniz ? Kaç tanemiz memurdan, görevlidien, sanatkârdan, esnaftan, kiracıdan, ev sahibinden, yöneticilerden vs. yana emînsiniz ? Liste uzatılabilir. Eğer pek az diyorsak, yapacak çok iş, alınacak çok yol var demektir. Zira iman mü’mine emaneti taşıma ehliyeti kazandırır. Onu emîn insan yapar. Basit şeylerin bile emanet edilemeyeceği kitlelere İslâm gibi ulvî, büyük ve bir o kadar da temiz bir emanet tevdi edilemez.</p>
<p><strong>Emîn olmak görevi</strong></p>
<p>Allah’tan gelen ‘emanet’i yüklenerek mü’min sıfatı kazanan müslümanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlakla bu ‘emanet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas ‘emanet’i korumak, insanlar arasında ‘emanet’ sahibi, yani emin (güvenilir) kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Aynı zamanda onlar bu en büyük ‘emanet’i ona hiç bir zarar vermeden, olduğu gibi koruyarak başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler. Bunu sağlayacak olan metotta, Peygamberimizin bizlere ‘emanet’ olarak bıraktığı Kitab’a ve O’nun Sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır. Mü’minler, bu en ağır emanetin değerini bilmek, onu korumak ve onu en ehil sahiplere gereği gibi teslim etmek borcundadırlar.</p>
<p>Mü’min, maddi ve manevi olarak temiz olan insandır. O Allah’ın sevgili kuludur. Yeryüzünün huzur ve adaleti için bir direktir. İnsanlar onun hakkında emniyettedir. Ondan gelebilecek zarar konusunda korkuları gitmiş, yerine güven gelmiştir. Emîn insana mal da teslim edilir, sır da. Mülk de teslim edilir, devlet de. Ama emanete hıyanet edene bir iğne, bir tavuk bile teslim edilmez. Emîn insana bir iş emanet edilirse, o işin gereğini yapar. Ona gece ve gündüz, gizlide ve açıkta itimat edilir. Ona hazineler teslim edilir de endişe duyulmaz. Zira emîn insan dürüstlüğü madde ile değiştirmez. O başkasının kutsallarına karşı son derece titizdir. Herkesin değerine saygı duyar. Onunla yola gidilebilir. Onunla ticaret yapılabilir, onunla borç alınıp verilebilir. Onunla arkadaş olunabilir, onunla en zor hedefe birlikte yürünebilir.</p>
<p>Emin insanların bulunduğu toplum açık bir toplumdur. Onlar arasında gizli planlar, gizli gündemler, perde arkası hesaplar yoktur. Onlar insanları arkadan vurmazlar, gizli tuzaklar kurmazlar. Onlar yerine getiremedikleri sözleri vermezler. Söz verdikleri zaman da sözlerinde dururlar. Randevularına sadıktırlar. Onlar bilirler ki, söz de emanettir, vaatte emanettir. Onlar her şeyin esasen emanet olduğunun bilincindedirler. Emîn insanlar da her türlü emaneti titizlikle korurlar. İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ‘emin-güvenilir’ olmak görevindedir. Yani her türlü emaneti taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir.</p>
<p>Peygamber (sav) Vedâ Hutbesinde ümmetine önemli bir ‘emanet’ bırakmıştır. O şöyle buyuruyor: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.” (Müslim, Hacc/147, no: 1218. İbni Mace, Menasik/84, no: 3074. Buharí, (Tecrid, 1654). S. İbni Hişam, 4/251)</p>
<p>Emîn olmak bu kaynağa sımsıkı yapışmaktan, onu hayat ve ahlâk haline getirmekten, el-Emîn olan Muhammed’i (sav) örnek almaktan geçer. Başka yerlerde emîn olma reçetesi yoktur.</p>
<p><strong>Sözün özü; emîn ol ki, emaneti taşımaya ehil olasın.</strong></p>
<p>Hüseyin Kerim ECE<br />
Vuslat dergisi﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/emin-ol-ki-emaneti-tasimaya-ehil-olasin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tesettür mü Teşhir mi?</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/tesettur-mu-teshir-mi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/tesettur-mu-teshir-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 20:49:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[hicap]]></category>
		<category><![CDATA[örtünme]]></category>
		<category><![CDATA[örtünmede sınır]]></category>
		<category><![CDATA[Tesettür]]></category>
		<category><![CDATA[teşir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4209</guid>
		<description><![CDATA[İşte bütün meselem, her meselenin başı, Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı! Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden, Daha keskin eliyle, başını ensesinden, Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına; Yerleştirse başını, iki diz kapağına; Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi? Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi? Necip Fazıl Kısakürek Yaz kendini göstermeye başladıkça, her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="color: #008080;">İşte bütün meselem, her meselenin başı,<br />
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!<br />
Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,<br />
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,<br />
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;<br />
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;<br />
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?<br />
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?</span></em></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Necip Fazıl Kısakürek</span></p>
<p>Yaz kendini göstermeye başladıkça, her zamanki sahneler yeniden gösterime girdi. Yok yok&#8230; Her zamanki sahneler demek yanlış olur; baş döndürücü bir hızla değişen toplumumuzda her geçen gün, bir önceki günü bile aratır oldu.<br />
Karanlığa küfretmenin değil, mum yakmanın gerekli olduğunu biliyorum. Ama önce karanlığı tanımak, yakından incelemek, doğasını keşfetmek; sonra da bu tespitlerin ışığında çareler üzerinde kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. Çağımızda İslam’ı gerçek manada yaşamanın elimizde kor ateş tutmaktan çok daha fazla fedakarlık, azim, sebat ve kararlılık istediği malum. Fakat topluma örnek olması beklenen fertlerde bile hızlı bir değerler aşınması yaşanıyor. Bu, bulaşıcı bir hastalık gibi. Bir önceki sene gözlerinizi faltaşı gibi açmanıza sebep olacak bir hadise, giderek sıradanlaşıyor nerdeyse.<br />
Prof. Dr. İskender Pala, bir yazısında (1) özetle şu müthiş tespitlerde bulunmuş: “İnsanların birbirlerine yakınlaşmaları aralarındaki benzerlikler üzerine bina olunur. Kılık kıyafetten beden yapısına, davranış ve inanıştan psikolojik özelliklere kadar bir takım benzerlikler onları birbirine yakınlaştırır ve dayanışmaya yönlendirir. Bu dayanışmada en çok manevi benzerlikler ile ortak mazi bilinci rol oynar&#8230;<span id="more-4209"></span></p>
<p>Bugün bu dayanışmayı kaybettikçe ahlakın da kaybolduğu ortaya çıkmaktadır. Veya şöyle söyleyelim; artık millet olarak dayanışmayı kaybetmemiz milli ahlakı da görmezden gelmemize yol açmaktadır. Gelecek çeyrek asır, bütün dünyayı milli ahlaklardan arındırıp rekabete dayalı küresel bir ahlakı kuracak gibi görünüyor. Ben bu rekabet dünyasında toplumun daha da bireyselleşeceğini ama “<strong>beşeri ahlak</strong>”ın ön plana geçeceğini, insanların kişisel ahlaklarıyla değer kazanacaklarını düşünüyorum. Ancak o vakit gülistanı harap edilmiş, havuzları boşaltılmış bu baharda yegan yegan bülbüller şakımaya ve insanlığa örnek olmaya başlayacaklardır. O bülbüller hiç şüpheniz olmasın bizim çocuklarımız arasından çıkacaktır. Onun için, çocuklarınızın ahlakını koruyunuz lütfen&#8230;”</p>
<p>Tabii bu kitap hacminde bir konu. Sosyal hayatın nezih ve ahlaki bir şekilde tesisi için tesettür emri, önemi tartışılamayacak bir konumda olduğundan konunun sadece bu yönünü ele alacağım. Ecdadımızın, anılması bile huzur getiren ikliminden bugüne köprünün altından çok sular aktı, akmaya da devam edecek&#8230; Biz öyle bir yerdeyiz ki ya bu gidişe haliyle ve kaliyle dur diyenler çoğalacak ya da nesillerimize teslim edeceğimiz dünyanın imarı için, ila-yı kelimetullah için elimizden gelenin daha azıyla yetinmiş olmanın ağır sorumluluğuyla göçüp gideceğiz.<br />
Bu noktada, şu bilgi kirliliği anaforunda İslam hakkında bir şekilde sağlıklı bilgi alma saadetine erişmiş insanların bildiklerini amele geçirme safhası çok mühim. Bu sadece bir nefis mücadelesi değil, nesillere uzanan bir köprü olma misyonunun muhafazası, mücadelesi.</p>
<p>Sağlıklı ve doğru olan; her bireyin İslam’ı kaynağından araştırıp öğrenmesi tabii&#8230; Ama şeytan zaten mazeret üretmede strateji ve taktik uzmanı olarak her daim işbaşında. Hal böyle olunca arkadaşı, hocayı, herhangi bir cemaatin ileri gelenlerini, hatta yakınlarını ölçü kabul etmek “<strong>o yapıyorsa ben ondan daha mı iyi bileceğim canım?</strong>” deyivermek çok daha kolay hale geliyor. Ya o örnek alınanlar, nefisleriyle mücadelede hangi fırtınalarla boğuşuyorlar? Bildiklerinin arkasında durmak, İslami ölçü ve prensipleri muhafazada azami derecede gayret etmek hususunda ne derecede başarılılar? Onları örnek alanlar belki bu konuda mazur sayılmayacaklar ama örnek olma konumunda bulunanlar, yaptıkları öncülükten, yanlışlara kapı aralamaktan, yanlış örnekleri çoğaltmaktan dolayı hisse almayacaklar mı?</p>
<p>Tesettürün “<strong>gizlenme</strong>” anlamına geldiğini bilen kaç kişi bu gizlenme isteğini kıyafetiyle hissettiriyor? Caddelerde, sokaklarda, toplu taşım araçlarında vs. her tür bakışa karşı güzelliklerini -vücut hatlarını, bakışını, edasını, cazibesini- gizleyebilmedir tesettür aynı zamanda. Tabloya bakınca ise <strong>“tesettür mü teşhir mi?”</strong> diye sormadan edemiyorsunuz. Yüreğiniz dayanıyorsa hal-i pür melalimize şöyle bir göz gezdirin&#8230;</p>
<p>Vaktiyle vücut hatlarını belli etmeyecek, rengi de dikkat çekmeyecek bol ve uzun pardesü ile göğsün üzerine bol bir şekilde salınmış büyük başörtüye fetva vermek istemeyen alimlerimiz bugünlerden endişe etmiş olmalı. Arz-talep meselesi deyip çıkılıyor işin içinden şimdi ve mağazalarda bol kesim pardesü neredeyse yok! Ya pes edeceksiniz ya şanslıysanız uzun araştırmalar sonucu bulacaksınız ya da nefsinizin, şeytanın, çevrenin gizli ama kuvvetli baskılarına yenik düşmeyip diktireceksiniz. Bir hocamız bugünkü pardesüler için <strong>“tabanca kılıfı</strong>” benzetmesini yaptığında ne kadar da isabet ettiğini düşünmüştüm. Peki bu, dış kıyafetin amacına uygun olabilir mi? “Cilbab” kelimesini karşılayabilir mi? Ahzab Suresi 59. ayeti (2) bilenler nasıl kendileriyle ters düşmüyorlar? Nur Suresi 31. ayetteki “<span style="color: #ff0000;">başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar</span>” ihtarını bilenler peki? Nasıl başörtülerini mendil ebadına geriletebiliyorlar? Boyunların, yakaların açılması sıradanlaştı artık. Tamamen açık değilse, sağa sola baş çevrildikçe ya da yan profilden bakıldıkça bir açık verilmesi an meselesi, ebat ve tarz müsait değil çünkü. “Teberrüc” (3) ile ilgili ayeti (Ahzab 33) bilenler nasıl gözlerinde sürmeyle ya da makyajla dışarı çıkabiliyor? Bu “heyte lek” (4) demek değil de nedir?</p>
<p><span style="color: #ff0000;">“Cehennemliklerden kendilerini henüz görmediğim iki grup vardır: Biri sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk. Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen ve öteki kadınları kendinleri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar.” </span>(5) hadis-i şerifini bilip, kemerle, dar ya da ince kıyafetle, pantolon vs. ile vücut hatlarını belli edenler başta kendi bilgilerine saygısızlık etmiş olmuyorlar mı? Ne uğruna bu şiddetli ikaza rağmen yanlış gidişat? Mankenlerle başlayan zincirin bir halkası olarak topuz ya da başın doğal görüntüsünü bozan hallerden 80’li yıllarda tek bir örnek göremezdiniz. Ne zaman ki tesettür(!) defileleri boy gösterdi, ahir zamanı anlatan bu hadisi şerifteki husus da maalesef açığa çıkmaya başladı. Şimdi ise saçını belli etmeden başını doğal haliyle örtenler azınlığa düştü&#8230;</p>
<p>Pardesülerini ya da eteklerini kısaltıp, ince çoraplarla dolaşan hanımlar, kollarını ya da saçlarının bir bölümünü de öyle açabilirler mi? Peki ölçü ayak bileklerinde değil mi? (6) Vücut hatlarını ortaya koyan gerek pardesünün darlığı gerek eşarbın küçüklüğü, “giyinik çıplaklar” tanımına dahil olmaktan ciddi manada çekinenlerin sayısının hiç de öyle çok olmadığını gösteriyor maalesef. Ya dış kıyafet mi, değil mi neredeyse ayırt edilemeyen işlemeler, cafcaflı renk ve desende kumaşlar, takılar, Arabistandaki bozulmanın bir sonucu olan ışıltılı cilbabların(!) bakışlara çağrısı? Teberrücün bir çeşidi değil mi tüm bunlar? (7)</p>
<p>Bir de şu hadis-i şerife kulak verelim: Dıhye el Kelbi (r.a.) anlatıyor: <span style="color: #993300;">Rasulullah (s.a.s.)’e (Mısır’dan) kubati kumaşlar getirilmişti. Bana ondan bir kupon verdi ve “bunu ikiye böl, bir parçayı kendine kamis yap, diğerini hanımına ver. Bununla kendine bürgü yapsın.” buyurdular. (Ayrılmak üzere geriye dönünce) “Hanımına söyle, bunun altına bir astar koysun da bedenini vasfetmesin.”</span> buyurdular.” (8 )<br />
Bu hadis-i şerifi bilip özellikle yazın gelmesiyle ince kıyafet giyinenler bildikleriyle tenakuza düşmüyorlar mı?<br />
Yine Nur Suresi 31. ayette mahremlerin tek tek sayılmasına karşın, balkona, bahçeye çıkarken, satıcı, tamirci ile konuşurken, akraba ve tanıdıkların yanında dışarıdaki tesettürlerinden çok daha esnek davranan kardeşlerimiz de hakeza öyle.<br />
Yine Nur Suresi 31. ayetteki “<span style="color: #ff0000;">Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.</span>” ifadesini bildiği halde topuklu ayakkabılarının sesiyle geçişlerini ilan edenler ya da konuşma tarzları hatta gülüşleriyle bakışları üzerlerinde toplayanlar?<br />
Yine “<span style="color: #993300;">şurası muhakkak ki kadın koku sürünür, sonra da erkek cemaate uğrarsa o zaniyedir!(zina eden kadın gibidir)</span>” (9) hadis-i şerifini bildiği halde “ter mi kokayım yani?” diyerek parfümleri ya da deodorantlarıyla dışarı çıkmaya adeta mecbur olduğunu düşünenler haşa Peygamber (s.a.s.)’in ter kokmamızı istediğini sanıyor olamazlar.</p>
<p>Hep bilenler diyerek, bilmemenin mazeret sayıldığı gibi bir şey anlaşılmasın. Elbette ki bilmeyenlerin önünde iki kademeli bir yol (ilim ve amel) var. Takva sahiplerine önder olmayı isteyenler, ilimle meşgul olup bunu etrafına yayanlarsa uçağın kanatları mesabesindedir ya&#8230; Tebliğin vitrininde onlar vardır. Hal böyle olunca örnek olma sorumluluğundan kaçınmak imkansızdır. Yüklendikleri misyon onların “uydum kalabalığa” mantığına asla kapılmamalarını gerektirir. Bilakis uyulan kalabalığın yani kemmiyetin keyfiyetle dolu olması öncü konumundaki her bir kişinin kendi rolünün önemini kavramasına bağlıdır.</p>
<p>Evet özellikle bilenler diyorum. Çünkü onlara nazım geçiyor. Çünkü onlar bilgilerini hale geçirirlerse domino taşı gibi bozulan düzen yine aynı yolla düzelecek. Çünkü onlar bilgilerini özümsemez, amil olmazsa; bu bilgileri ya söyleyecek yüzleri olmayacak ya da kendilerini de aklamayı sağlayacak aşındırmalarla aktarabilecekler.<br />
Hasılı kıyafetimizin tesettür mü yoksa teşhir mesajı mı ihtiva ettiğinin ne kadar farkında olursak o derece kendimize çeki düzen verebiliriz. Kendimize çeki düzen verdikçe de tebliğ metodları çerçevesinde kardeşlerimize de ayna tutabiliriz. Her boynu, yakası açılana “affedersiniz, boynunuz açılmış” diyenlerin sayısının yüzleri hatta binleri bulduğunu bir hayal etsenize. İsteyerek değil de gevşeklik ve dikkatsizlikten bunu yapan elbet içine dönüp bir düşünür. Ya da başörtüsünü alelade bağlamış kişilere “saçım görünüyor mu?” diye sormak da mutlaka bir nebze fayda eder. En azından yakın arkadaşlar birbirlerine, hocalar talebelerine tesettürdeki tavizlerini ikaz etmeyi ihmal etmeseler&#8230; Hiç küçümsenmeyecek büyük bir değişim yaşanmaz mı? Niye yaşanmasın? Bilenler çok, bilgiler sağlam, niyetler de güzelse, iş hem nefsimize hem de sevdiklerimize “istakim” (dosdoğru ol) demeyi ihmal etmemekte; özümüze, iç alemimize yolculuk yapıp, başta kendi bilgilerimize saygı göstermekte düğümleniyor.</p>
<p>Teşhirin azami derecede teşvik edildiği, bunu garipsemenin garipsendiği bir çağda kınayanın kınamasına aldırmadan, Allah yolunda gösterilecek her bir çaba, kim bilir kaça katlanarak karşılık bulacaktır? Sultanü’ş-şuara üstad Necip Fazıl’ın “gençlikte köprübaşı” dediği varlık muhasebesi yapan nesil için her tür örnek olma çabası “kibrit-i ahmer” değerinde vesselam&#8230;</p>
<p>Dipnotlar: 1) Zaman Gazetesi, 27. 04. 2010. 2) Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. (Ayrıca bknz. İslam’da kılık kıyafet ve örtünme syf. 119, Buhari Hayz 23). 3) Kadının güzel görünmek için yaptığı herşeydir ve yabancıya karşı yapılması haramdır. (bknz. İslam’da Kılık Kıyafet ve Örtünme Ensar Yay.). 4) Yusuf Suresi 23. ayet. 5) Müslim, Cennet 52, Riyazü’s-salihin, Erkam Yay. cilt 7, syf. 98. 6) İslam’da Kılık Kıyafet ve Örtünme, syf. 120 Ensar Yay. 7) Allame Alusi a.g.e. syf 118. 8 ) Ebu Davud, Libas 39, Kütüb-i Sitte cilt 15, syf. 55. 9) Kütüb-i Sitte 7. cilt syf. 521.</p>
<p>Didar Erdem / Altınoluk</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/tesettur-mu-teshir-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyah Nur</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/siyah-nur.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/siyah-nur.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 12:25:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[siyah nur]]></category>
		<category><![CDATA[Siyah Nur nedir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4204</guid>
		<description><![CDATA[Akmayan bir mürekkebin derdini bilir misin hiç? Akmak için çırpınan, bir damla olsun kağıda değmek için yalvaran, Meşk etmek, meşk edipte yükselmek için Sema’ya durmadan Dua eden mürekkebi bilir misin ? Bilmezsin… Bilemezsin… O mürekkep ki bir “Vav” için dalga dalga kıvrılan, O mürekkep ki “Elif” olabilmek için yalvaran… Kalemi kendine Leyla bellemiş o mürekkebi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-full wp-image-4205" title="siyah_nuı" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2010/06/siyah_nuı.jpg" alt="" width="640" height="79" /></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Akmayan bir mürekkebin derdini bilir misin hiç?<br />
Akmak için çırpınan, bir damla olsun kağıda değmek için yalvaran, Meşk etmek, meşk edipte yükselmek için Sema’ya durmadan Dua eden mürekkebi bilir misin ?</strong></span></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Bilmezsin…<br />
Bilemezsin…<br />
O mürekkep ki bir “Vav” için dalga dalga kıvrılan,<br />
O mürekkep ki “Elif” olabilmek için yalvaran…<br />
Kalemi kendine Leyla bellemiş o mürekkebi anlayamazsın…</strong></span></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Abdest ile varmak ister Leyla’sı bellediği kaleme…<br />
Temiz bir buluşma ister o mürekkep tertemiz…<br />
Bu büyük buluşma için hazırlık ister mürekkep, kaşları dimdik olsun ister,<br />
Böyle ister ki her kağıda dokunuşunda Leyla’sı ile o İlahi harfleri hakkı ile Meşk edebilsin…<br />
Güzel kokular içinde buluşmak ister mürekkep kalem ile…<br />
O leyla bellediği kalem kendisine her dokunuşunda misk-i amber kokularına hasretini daha bir demlemek ister…<br />
Gözyaşı ister mürekkep Leyla’sını beklerken…<br />
O Leyla tutan ellerdeki gözleri bir Nur pınarı ister…<br />
Hiç bir söz olmaksızın buluşmak ister mürekkep Leyla’sı ile…<br />
Herşeyi lal, herşeyi “hiç” bellemek ister O an…<br />
Yalnız Leyla’sı bellediği kalemi geldiğinde konuşmak ister o siyah Nur’u ile…<br />
Onsuz tek harf konuşmaya dili varmaz…</strong></span></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Ve o buluşma anında kendisini buluşturan o Vesile-i İnsan’ı bu alemden,<br />
Kalem ile mürekkep arasından,<br />
Leyla ile Mecnun arasından çıksın ister…</strong></span></p>
<p><span style="color: #008080;"><strong>Mürekkep…<br />
Hasret kaldığı Leyla’sına kavuştuğunda dayanamaz ve her bir dokunuşda bir başka Meşk eder…</strong></span></p>
<p><strong><span style="color: #008080;">Ve her meşkde o vesile-i İnsanı “yok” eder…</span><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/siyah-nur.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dua Gibi Silahımız Varken&#8230;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/dua-gibi-silahimiz-varken.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/dua-gibi-silahimiz-varken.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 May 2010 13:02:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua,Niyaz,Münacaat]]></category>
		<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[dua]]></category>
		<category><![CDATA[dua etmek]]></category>
		<category><![CDATA[duanın önemi]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[medet]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış dua]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4061</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde sık sık şâhid olduğumuz bazı hâdiseler, içinde bulunduğumuz mânevî boşluğun derinliğini fazlasıyla ortaya koymaktadır. Bu öyle bir derinlik ki; âdeta inançlarımız sarsılmış, en ufak sallantıda yıkılmaya mahkûm durumdadır. Çevremizde hep duyarız: “-Oğlum iş bulamadı, falanca türbeye gidip bozuk para attım. Kızımın kısmeti kapalı, filanca türbeden taş topladım. Çocuğum olmadı, bilmem hangi türbeye bebek patiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde sık sık şâhid olduğumuz bazı hâdiseler, içinde bulunduğumuz mânevî boşluğun derinliğini fazlasıyla ortaya koymaktadır. Bu öyle bir derinlik ki; âdeta inançlarımız sarsılmış, en ufak sallantıda yıkılmaya mahkûm durumdadır.<br />
Çevremizde hep duyarız:<br />
“-Oğlum iş bulamadı, falanca türbeye gidip bozuk para attım. Kızımın kısmeti kapalı, filanca türbeden taş topladım. Çocuğum olmadı, bilmem hangi türbeye bebek patiği bıraktım. Ev almak istiyorum, bir evliyânın mezarına anahtar sürdüm…”</p>
<p>Günümüzde oldukça yaygın olan bir şey daha var. Özellikle küçük çocuklara, nazar değmesin diye “mavi boncuk” takarlar. Kul yapısı bir boncuktan ne beklenir ki? Varlıkları, asıl sahibinden daha iyi, kim muhafaza edebilir? Hem Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de nazar, büyü, sihir… gibi kötülüklerden nasıl korunacağımızı bildirmiyor mu? Yüce Kitabımızda “muavvizeteyn” (Felak-Nâs) sûreleri yok mu? Bize gelecek fenalığı engellemek, bir boncuğa mı kaldı? Hem Rabbimiz, Zümer Sûresi’nin 38. âyetinde:<br />
“Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, «Elbette Allah’tır.» derler. De ki: «Öyleyse bana söyler misiniz? Allah, bana bir zarar vermek isterse, Allâh’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği bir zararı giderebilirler mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun verdiği bu rahmeti önleyebilirler mi?» De ki: «Allah bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.»” diye buyurmuyor mu?<br />
Ayrıca son dönemlerde de çok yaygınlaşan bir şey daha var. “Bir duâ yazıp, sonuna da bu duâyı dokuz kişiye gönderirsen, akşama kadar dileklerin gerçekleşecek veya sevinçli bir haber alacaksın…” gibi e-mail ya da mesajlar gönderiyorlar. Nerden biliyorsun ki? Bunu, ancak Rabbim bilir! İşimiz, bir mesaja mı kaldı? Toplumumuzda bu tür şeylere olan rağbetin artışı, inanç dünyamızdaki noksanlıkların göstergesidir.<br />
Üstelik abdest alıp namaz kılan, dinimizi yaşama gayreti içinde olan kişiler de böyle hatalara düşebiliyorlar. Peki, nerde kaldı, Rabbimize namazlarımızın her rekâtında:<br />
“İyyâke na’budü ve iyyâke nesteîn”<br />
(Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım dileriz.) diye seslenişimiz!&#8230;<span id="more-4061"></span><br />
Bir mezar taşı, türbeye bıraktığımız herhangi bir şey veya oradaki evliyâ, kendi başına ne yapabilir ki? Rabbimin izni olmadan, yaprak bile kımıldamaz. Hem “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım isteriz.” deyip hem de niye Allah’tan başkasından medet umuyoruz ki? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap!<br />
“Allah dostları hürmetine” yine Rabbimizden isteyip, hâlimizi O’na arz ettikten sonra; dinimizde türbe-kabir ziyaretlerinin bir mahzûru yok. Bunun hâricinde yapılan her şey, kabirdekilerden bir şeyler istemek, onlara adak adamak, mum, çaput vs. bağlamak… hep bid’at ve sapıklıktır.<br />
Bir de bu tür hatalar yapmadığı hâlde bid’at sahiplerini uyarmayıp, yanlışlarını görmezden gelen müslümanlar var. Onlar, bu kişilere:<br />
“-Yok kardeş, ben Allah’tan isterim, öyle şeylere aklım ermez, onaylamıyorum; ama saygı duyarım, o senin düşüncen!..” gibi şeyler derler.<br />
Müslüman vakarlı olmalıdır. Allâh’ın rızasına uygun olmayan hiçbir şeye saygı gösterilmez. Birileri, bir yerde yanlış yapıyorsa, buna göz yummamalı, en azından hatalı olduğunu dile getirmeliyiz. Rasûl-i Ekrem -sallâllahu aleyhi ve sellem-:<br />
“Bid’at sahibini red ve inkâr eden kimsenin kalbini, Allah Teâlâ emniyet ve îmanla doldurur. Bid’at sahibine ihânet eden kimseyi, büyük korku gününde Allah Teâla emin kılar. Bid’at sahibine karşı yumuşak davranıp, ona ikramda bulunan ve güler yüz gösteren kimse, Allah Teâla’nın Muhammed aleyhisselam’a indirdiğini istihfaf etmiş (hafife almış) olur.” buyurmuştur.<br />
Her türlü bid’at ve hurafeden uzak durduğumuz gibi, bilerek veya bilmeyerek bid’at işleyen kimseleri de tatlı bir dil ve münâsip bir lisân ile ikaza çalışmak lâzımdır. Eğer bid’at sahibi, öğüt kabul etmezse, biz üzerimize düşen “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emredip kötülükten vazgeçirme) vazifemizi yapmış oluruz. Din kardeşimize karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiş sayılırız. O ikazımıza rağmen, yine bid’at işlemeye devam ediyorsa, ondan yüz çevirmek de müstehaptır.<br />
Şiddetle takbih edilmeyen (çirkinliği ortaya konmayan) bid’atler, kolaylıkla insanlar arasına yayılır ve kötülüğü herkese sirâyet eder. Bilmeyen insanlar da, bu bid’atlerin dînin bir gereği zannederler.<br />
Müslüman, akıllı ve firasetli olmalıdır. Bizim duâ etmek gibi güzel bir nimetimiz var. Duâ, mü’minin silahı, her kapının anahtarıdır. Yüce Rabbimizin “Kulum, Ben’den iste ki, vereyim.” diye bir vaadi var. O hâlde neden saçma sapan şeylere ihtiyaç duyuyoruz ki?<br />
Bir derdiniz, bir murâdınız mı var? Kalkın gecenin seherinde, çok değil, iki rekât “Hâcet Namazı” kılın; açın ellerinizi Allâh’a, içten gelen samimi duygularla ve ağlayarak yalvarıp, O’nun bitmez tükenmez hazinesinden isteyin. Zira gözyaşı, rahmeti celp eder. Cenâb-ı Hak, Furkan Sûresi’nin 77. âyetinde:<br />
“Rasûlüm de ki: Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” buyuruyor.<br />
Câiz olan bütün arzularınız için meşrû yollardan, sebebine müracaat ettikten, yani fiilî duâmızı da yerine getirdikten sonra, Rabbimizden isteyin. Biricik Yaratanımız, sahibimiz O değil mi! Niye âciz varlıklardan medet umuyoruz ki?</p>
<p>Duâ, her ân edilir, vakti zamanı olmaz; ama daha makbul olduğu muhtelif zamanlar vardır ki; o vakitleri iyi değerlendirmek lâzımdır.<br />
Bir de duâsı, Allah katında, geri çevrilmeyecek insanlar vardır; onların da duâsını alma gayreti içinde olmalıyız. Yani bu konuda biraz fırsatçı davranmalıyız. Hem Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz, sâlih kullarının dilinden hayırlı evlat, helâl rızık, ilim talebi… gibi çeşitli duâ ayetleri öğretiyor, hem de her türlü hastalığın şifâsı için okunabilecek şifâ âyetleri var. Ayrıca Rabbimiz güzel isimleri olan “Esmâü’l-Hüsnâ”yı da duâlarımıza eklememizi istiyor.<br />
Önemli olan, istemesini bilip âdâbına uygun hareket etmektir. Hak Teâlâ, bir kulunun murâdını gerçekleştirmeyi dilerse, çeşitli vesîleler verir. Öyleyse esas olan vasıtalara takılıp kalmamak, her türlü sebep ve vesîlenin gerçek sahibi Rabbimize, O’nun râzı olduğu şekilde yönelmektir.<br />
Sık sık duyarım:<br />
“-Ben duâ ediyorum; ama duâm bir türlü kabul olmuyor!..” diye&#8230;<br />
Bu, oldukça yanlış bir düşünce&#8230; Bir kere duâmızı, kabul olacağına inanarak etmeliyiz. Allah Teâla:<br />
“Ey benim meleklerim!.. Kulumun ısrarla yaptığı duâyı kabul ettim ve istediğini verdim. Çünkü bir kulumun uzun uzadıya duâ edip inlemesinden utanır, haya ederim” buyuruyor. O hâlde duâda ısrarcı olmamız elzemdir.<br />
Bazen Cenâb-ı Hak, duâmızı kabul eder; fakat istediğimiz şeyi vakti gelince verir. Olaylara Hızır -aleyhisselâm- gözüyle bakmalıyız. Bazen hakkımızda şer olabilecek bir şeyi istiyor olabiliriz. Bunu biz bilemeyiz, ancak Rabbimiz bilir.</p>
<p>Zamanın birinde bir padişah varmış. Çocukluğundan beri yanından hiç ayırmadığı arkadaşını kendisine vezir yapmış. O arkadaşı, yaşadığı her şeye:<br />
“-Var bunda da bir hayır!..” dermiş. Bir gün iki dost avlanmaya gitmişler. Vezir, tüfeği hazırlayıp padişaha veriyormuş. Kurşun geri tepip padişahın parmağını koparmış. Vezir, her zamanki gibi:<br />
“-Var bunda da bir hayır!..” demiş.<br />
Bu duruma çok sinirlenen padişah, onu zindana attırmış. O olaydan bir sene sonra, padişah adada yamyamlara esir olmuş. Onların inançlarına göre ise; bir uzvu eksik insanı yemek uğursuzlukmuş. Parmağı olmadığı için padişahı serbest bırakmışlar. Hatasını anlayan padişah, hemen zindana attırdığı vezirine gitmiş ve özür dilemiş. Arkadaşının cevabı yine her zamanki gibi:<br />
“-Var bunda da bir hayır!” olmuş. Padişah:<br />
“-Bir sene boşu boşuna zindanda yattın, bunda ne hayır olacak yahu?!” demiş.<br />
Vezir:<br />
“-Eğer zindanda olmasaydım, senin yanında olacaktım ve o zaman da yamyamlar beni yiyecekti.” diye cevap vermiş.<br />
Rabbim, bizlere de şerlerdeki hayırları görmeyi nasip eylesin!</p>
<p>Açıkça haram olan bir hususu arzu etmedikçe Allah’tan ısrarla isteyin, inanın ki, boşuna değildir. Zira Rasûl-i Ekrem -sallâllahu aleyhi ve sellem- :<br />
“Herhangi bir müslüman; günâhla, akrabalığı kesmekle ilgisi olmayan bir duâ ederse, Allah ona üç şeyden birini verir:<br />
1- Ya duâsını dünyada kabul eder.<br />
2- Veya âhirette sevabını hazırlar.<br />
3- Yahut istediğinin misli olan bir fenâlığı kendinden giderir.”</p>
<p>Cenâb-ı Hak, cümlemizi âciz varlıklardan medet ummak sûretiyle sapıklık ve bid’atlara düşmekten korusun. Son nefesimize kadar îmânımızı sıdk ile muhâfaza buyursun. Ömrümüzü, Kur’ân ve Sünnet ışığı ile aydınlatsın. Bizleri fiilî ve kalbî duâlarımız sayesinde kendisine yakın olan kullarından eylesin!.. Âmin!</p>
<p>Şebnem Dergisi / Kübra Çoban</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/dua-gibi-silahimiz-varken.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

