Kategori Arşivi: Makâle

İslami Makaleler

Öfke Zamanında Merhamet…

“Bir kişinin merkebi çamura batmıştı. Ne kadar gayret sarf ettiyse de bir türlü hayvanını battığı yerden çıkaramadı. Bu esnada da gökyüzünden sicim gibi yağmur yağıyor, soğuk hava ise ilikleri donduruyordu. Bütün bunlara ilâveten bir de yavaş yavaş üstüne çöken karanlık içerisinde kalan adamcağız, çok müteessir ve muzdarip bir hâldeydi.

O kişi, bu dert ve acı içerisinde sabaha kadar kötü sözler söyleyerek etrafa lânetler savurdu. Öyle ki, dilinden ne dost kurtuldu ne düşman, ne ahâlî kurtuldu ne de sultan…

Olacak bu ya, adam böyle sövüp saymakta, etrafa lânetler savurmakta iken, padişah oradan geçti. Durumun farkında olmayan adam, uygunsuz ve haddi aşan sözlerine devam etti. Pâdişâhın bu sözleri işittiğini anladığında ise adamcağız, mahcûbiyetten sanki yerin dibine girdi. Bu mahcûbiyetle ne cevap verebildi ne de özür dileyebildi.

Pâdişah buna çok kızdı ve etrafında bulunanlara hiddetle:

«−Eşeği çamura batmışsa benim suçum ne? Ben batırmadım ya! Benden ne istiyor, bana niçin kötü söz söylüyor?» dedi.

Beraberindekilerden biri pâdişâha:

«−Pâdişâhım, hemen boynunu vurdurun! Dünyadan nâm ve nişânı kalksın!..» dedi.

Büyük pâdişah, gönlünde çağlayan ilâhî rahmetle düşündü, taşındı. Baktı ve gördü ki adam, içine düştüğü dert dolayısıyla mihnet içinde bunalmış, eşeği de çamura batmıştır.

Zavallı adamın hâline acıdı. Kaba ve uygunsuz sözlerinden kabaran öfkesini yuttu. Bununla da yetinmeyip tuttu, ona altın, at ve kürklü kaftan ihsân etti. Zira pâdişah biliyordu ki; «Öfke zamanında merhamet, en güzel şeydir.»

Bu hâdiseyi duyan biri, o ihtiyara:

«−Ey akılsız ihtiyar, ölümden nasıl kurtuldun, hayretteyim?» diye sordu. İhtiyarsa onun bu suâline şöyle cevap verdi:

«−Sus! Ben o sırada çok elemli idim. O dert de aklımı başımdan almıştı, yani kendime mâlik değildim. Bu sebepten ben, bana yakışmayan bir şey yaptım. Pâdişâha gelince, o sultânımız da kendisine yakışan ihsan ve ikrâmı yaptı.»”

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî – Bostan

Efendimiz’in Çocukları İsimlendirmede Uyguladığı Yöntem…

Arapça menşeli bir kelime olan “isim“; “alâmet, yükseklik, yüce mevki, yüksek mertebe” gibi mânâlara gelmekte olup, cevher ya da arazı belirleyen lafızdır.1 “İsim” kelimesi Türkçemizde “ad” kelimesi ile aynı mânâda kullanılır.

Meşhur müfessirlerimizden Elmalılı Hamdi Yazır, “isim” aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet olup, örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delâlet eden kelime diye tarif edilir demektedir. “İsmin” çoğulu “esma” veya “esâmî“dir ve bunlar tamamen Türkçemize mâl olmuş kelimelerdir.2

Kur’ân-ı Kerîm’de ‘İsim’ Kelimesi

Kur’ân-ı Kerîm’de “isim” kavramı türevleri ile birlikte yetmiş bir âyet-i kerîmede geçmektedir. Biz burada daha çok Bakara Sûresi otuz birinci âyet-i kerîmesinin mânâsı üzerinde durmaya çalışacağız. Söz konusu âyet-i kerîme meâlen şöyledir: “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.” (Bakara, 2/31)

Elmalılı’nın bu âyet-i kerîme ile ilgili yorumlarını biraz sadeleştirerek vermek istiyoruz: Allah (cc) öğrettiği bu isimleri ya kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bu isimleri gerektiğinde koyup kullanacağı özel bir yeteneği haiz ruh üflemeyi takdir etti. Birinci mânâ açık, ikincisi ise ihtimal dâhilindedir. “Öğretti” kelimesinden Hz. Âdem’in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedric yani azar azar ilerleme içinde bellemiş olduğu anlaşılır.

Bu isimler nelerdir? Genelleştirmenin kapsamı ne kadardır? Yani bütün eşyanın isimleri midir? Yoksa birtakım bilinen isimlerin toplamı mıdır? İlmî tabiriyle “el-esmâ” kelimesindeki “elif lâm” genelleme için midir? Yoksa “Allah’ın öğretmesini murat ettiği isimler” mânâsına mıdır? Bu noktada tefsircilerden birkaç görüş vardır: Devamı »

Emin Ol ki Emaneti Taşımaya Ehil Olasın…

Peygamber (sav) el-Emîn’di

622 yılında, Mekke’de kendisine ‘el-Emîn’ diye ünvan verilen Peygamber (sav) Mekke’yi yani evini terketmek zorunda kalıyordu. Onlara göre o insan kendilerinin hasmı idi. Hasmı ne demek, onu düpedüz düşman ilan etmişlerdi. Çünkü o, geleneksel yapıyı sarsacak, kurulu düzenlerine aykırı, atalardan gelen anlayışa zıt, üzerinde yürüdükleri yoldan farklı bir şey söylüyordu.

Bilindiği gibi Hz. Muhammed (sav) Hicret ederken Hz. Ali’yi kendisinden sonra Mekke’de bıraktı. Yanında bulunan emanetleri sahiplerine geri versin diye. (bkz.İbni Hişam, Siyer 2/485) Zira Hz. Peygamberin yanında pek çok Mekkelinin değerli eşyaları bulunuyordu. Onları koruması için Hz. Muhammed’e bırakıyorlardı. Zira O Mekke’de en güvenilir insan idi.

Peygamberliğin ilk yıllarında “Yakın akrabalarını uyar.” (26/Şuara 214) “Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.” (15/Hıcr 94) gibi âyetler inince Peygamber (sav) kendi yakınlarından başlamak üzere insanları İslâm’a davet etmeye başladı. İslâmî daveti onlara ulaştırmaya çalışıyordu. Bu bağlamda bir gün Safa tepesine çıkarak; “Ya Sabâhah/Ey kötü sabahım, vah kara sabahım” anlamlarına gelen, ama esasen bir felaketi veya bir düşman saldırısına hazırlıklı olmayı anlatan sözlerle Mekkelileri topladı. Onlara: “Benimle sizin durumunuz düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşarak düşmandan önce ailesinin yanına gelmeye çalışan ve bu arada ‘Ey sabâhah’ diye bağıran adamın durumu gibidir. Şimdi ben size; “Şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak üzere gelen bir takım düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?” Onlardan pek çokları; Evet, inanırız, sen yalan söylemezsin. Sen her zaman içimizde en emîn olanımızsın” dediler. (Buharî, Menakıb 13. Müslim, İman 89. Tirmizî, Tefsir 27)

O gün herhangi bir Mekkeliye O’nun hakkında sorulsaydı; muhakkak ki kimse onun yalancı, sahtekâr, dolandırıcı, kandırıcı, gayri ciddi, menfaatperest, sözünden dönen bir kimse olduğunu söylemezdi. Çünkü O çocukluğundan beri dürüst kaldı, dürüst davrandı, insanlara dürüst bir kişilik sundu. Bütün bir toplumun güvenini kazandı. Bundan dolayı o güne kadar hiç kimseye verilmeyen bu müstesna ünvan sadece O’na verildi. Bu ünvan ne törenle verildi, ne de bir kurum tarafından ittifakla karar altına alındı. Bu ünvan kendiliğinden, halk tarafından, benimsenerek verildi. İnsanlar erdemi ve dürüstlüğü, doğru olmayı ve ciddiyeti O’nda gördüler. Takdir ettiler ve O’na hiç kimsenin sahip olamadığı bu sıfatı verdiler: el-Emîn. Devamı »

Tesettür mü Teşhir mi?

İşte bütün meselem, her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!
Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?

Necip Fazıl Kısakürek

Yaz kendini göstermeye başladıkça, her zamanki sahneler yeniden gösterime girdi. Yok yok… Her zamanki sahneler demek yanlış olur; baş döndürücü bir hızla değişen toplumumuzda her geçen gün, bir önceki günü bile aratır oldu.
Karanlığa küfretmenin değil, mum yakmanın gerekli olduğunu biliyorum. Ama önce karanlığı tanımak, yakından incelemek, doğasını keşfetmek; sonra da bu tespitlerin ışığında çareler üzerinde kafa yormak gerektiğini düşünüyorum. Çağımızda İslam’ı gerçek manada yaşamanın elimizde kor ateş tutmaktan çok daha fazla fedakarlık, azim, sebat ve kararlılık istediği malum. Fakat topluma örnek olması beklenen fertlerde bile hızlı bir değerler aşınması yaşanıyor. Bu, bulaşıcı bir hastalık gibi. Bir önceki sene gözlerinizi faltaşı gibi açmanıza sebep olacak bir hadise, giderek sıradanlaşıyor nerdeyse.
Prof. Dr. İskender Pala, bir yazısında (1) özetle şu müthiş tespitlerde bulunmuş: “İnsanların birbirlerine yakınlaşmaları aralarındaki benzerlikler üzerine bina olunur. Kılık kıyafetten beden yapısına, davranış ve inanıştan psikolojik özelliklere kadar bir takım benzerlikler onları birbirine yakınlaştırır ve dayanışmaya yönlendirir. Bu dayanışmada en çok manevi benzerlikler ile ortak mazi bilinci rol oynar… Devamı »

Siyah Nur

Akmayan bir mürekkebin derdini bilir misin hiç?
Akmak için çırpınan, bir damla olsun kağıda değmek için yalvaran, Meşk etmek, meşk edipte yükselmek için Sema’ya durmadan Dua eden mürekkebi bilir misin ?

Bilmezsin…
Bilemezsin…
O mürekkep ki bir “Vav” için dalga dalga kıvrılan,
O mürekkep ki “Elif” olabilmek için yalvaran…
Kalemi kendine Leyla bellemiş o mürekkebi anlayamazsın…

Abdest ile varmak ister Leyla’sı bellediği kaleme…
Temiz bir buluşma ister o mürekkep tertemiz…
Bu büyük buluşma için hazırlık ister mürekkep, kaşları dimdik olsun ister,
Böyle ister ki her kağıda dokunuşunda Leyla’sı ile o İlahi harfleri hakkı ile Meşk edebilsin…
Güzel kokular içinde buluşmak ister mürekkep kalem ile…
O leyla bellediği kalem kendisine her dokunuşunda misk-i amber kokularına hasretini daha bir demlemek ister…
Gözyaşı ister mürekkep Leyla’sını beklerken…
O Leyla tutan ellerdeki gözleri bir Nur pınarı ister…
Hiç bir söz olmaksızın buluşmak ister mürekkep Leyla’sı ile…
Herşeyi lal, herşeyi “hiç” bellemek ister O an…
Yalnız Leyla’sı bellediği kalemi geldiğinde konuşmak ister o siyah Nur’u ile…
Onsuz tek harf konuşmaya dili varmaz…

Ve o buluşma anında kendisini buluşturan o Vesile-i İnsan’ı bu alemden,
Kalem ile mürekkep arasından,
Leyla ile Mecnun arasından çıksın ister…

Mürekkep…
Hasret kaldığı Leyla’sına kavuştuğunda dayanamaz ve her bir dokunuşda bir başka Meşk eder…

Ve her meşkde o vesile-i İnsanı “yok” eder…

Dua Gibi Silahımız Varken…

Günümüzde sık sık şâhid olduğumuz bazı hâdiseler, içinde bulunduğumuz mânevî boşluğun derinliğini fazlasıyla ortaya koymaktadır. Bu öyle bir derinlik ki; âdeta inançlarımız sarsılmış, en ufak sallantıda yıkılmaya mahkûm durumdadır.
Çevremizde hep duyarız:
“-Oğlum iş bulamadı, falanca türbeye gidip bozuk para attım. Kızımın kısmeti kapalı, filanca türbeden taş topladım. Çocuğum olmadı, bilmem hangi türbeye bebek patiği bıraktım. Ev almak istiyorum, bir evliyânın mezarına anahtar sürdüm…”

Günümüzde oldukça yaygın olan bir şey daha var. Özellikle küçük çocuklara, nazar değmesin diye “mavi boncuk” takarlar. Kul yapısı bir boncuktan ne beklenir ki? Varlıkları, asıl sahibinden daha iyi, kim muhafaza edebilir? Hem Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de nazar, büyü, sihir… gibi kötülüklerden nasıl korunacağımızı bildirmiyor mu? Yüce Kitabımızda “muavvizeteyn” (Felak-Nâs) sûreleri yok mu? Bize gelecek fenalığı engellemek, bir boncuğa mı kaldı? Hem Rabbimiz, Zümer Sûresi’nin 38. âyetinde:
“Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, «Elbette Allah’tır.» derler. De ki: «Öyleyse bana söyler misiniz? Allah, bana bir zarar vermek isterse, Allâh’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği bir zararı giderebilirler mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun verdiği bu rahmeti önleyebilirler mi?» De ki: «Allah bana yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.»” diye buyurmuyor mu?
Ayrıca son dönemlerde de çok yaygınlaşan bir şey daha var. “Bir duâ yazıp, sonuna da bu duâyı dokuz kişiye gönderirsen, akşama kadar dileklerin gerçekleşecek veya sevinçli bir haber alacaksın…” gibi e-mail ya da mesajlar gönderiyorlar. Nerden biliyorsun ki? Bunu, ancak Rabbim bilir! İşimiz, bir mesaja mı kaldı? Toplumumuzda bu tür şeylere olan rağbetin artışı, inanç dünyamızdaki noksanlıkların göstergesidir.
Üstelik abdest alıp namaz kılan, dinimizi yaşama gayreti içinde olan kişiler de böyle hatalara düşebiliyorlar. Peki, nerde kaldı, Rabbimize namazlarımızın her rekâtında:
“İyyâke na’budü ve iyyâke nesteîn”
(Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım dileriz.) diye seslenişimiz!… Devamı »

Günaha Mağlubiyet Psikolojisi

İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir. Bununla beraber, hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir.”

el-Hikemü’l-atâiyye’den

Günah, Hakk’ın râzı olmadığı tutum, davranış ve amellerin, kul tarafından işlenmesi durumudur. Mü’min bir insandan beklenen; Rabbine karşı bilerek günaha düşmeme hassasiyetidir. Türkçemizdeki “günâha düşmek” tabiri, esâsen doğru bir ifâdedir. “Günah işlemek”, sınırı aşmanın ve cür’etkârlığın bir ifâdesi ise, “günâha düşmek”,  insânî bir zaafın göstergesi gibidir.

İnsan, fıtratı gereği günâha meyilli olarak yaratılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca günahsızlık ve hatasızlık, vasfı ne olursa olsun hiçbir insan için söz konusu olmamıştır. Bu itibarla kuldan istenen günahsızlık hâli değil, günâha karşı takınması gereken edep sınırlarıdır. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- yukarıda zikredilen hikmetinde bu edeplerin en önemlilerine işâret etmektedir.

Bu edeplerin birincisi şudur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir.

Îmân, Rabbe karşı kalbin duyarlı hâle gelmesi demektir. Bu itibarla taat ve ibâdetler, mü’min bir kalbe huzur ve sürûr yüklerken, günah ve isyanlar, gönülleri hüzün ve pişmanlık acısıyla kıvrandırır. Böyle bir tesirden mahrûmiyet, kalbin ciddî bir hastalığa müptelâ olmasının alâmeti sayılmıştır. İbn Atâullâh el-İskenderî –kuddise sirruh-’un bu çeşit bir duyarsızlığı, kalbin ölüm emâresi sayması da, hastalığın derecesini ve ciddiyetini gösterir. Böyle taşlaşmış bir kalbin sahibine gereken; hemen tevbe ve istiğfâra sarılmak ve gönlünü harekete geçirecek ve diriltecek; Kur’an, zikir, duâ ve tazarru gibi vesilelere yapışmaktır.

Günâhın zararını görmemek ve hissetmemek, onu kendi manevî hayatı için tehlikeli saymamak, İbn-i Mes’ûd –radıyallahu anh-’ın ifâdesiyle nifâk alâmetidir. Nitekim o şöyle demiştir:

“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş (ve altında kalacakmış gibi) zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan (ve hemencecik kovup ısırmasını engellerim diye düşündüğü) bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).

Mürşidler, manevî arınma yoluna (seyr u sülûke) giren sâliklerin başlangıç hallerinde günâhın her çeşidine karşı gönüllerinin ürpermesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Devamı »