Kategori Arşivi: Makâle

İslami Makaleler

Günaha Mağlubiyet Psikolojisi

İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir. Bununla beraber, hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir.”

el-Hikemü’l-atâiyye’den

Günah, Hakk’ın râzı olmadığı tutum, davranış ve amellerin, kul tarafından işlenmesi durumudur. Mü’min bir insandan beklenen; Rabbine karşı bilerek günaha düşmeme hassasiyetidir. Türkçemizdeki “günâha düşmek” tabiri, esâsen doğru bir ifâdedir. “Günah işlemek”, sınırı aşmanın ve cür’etkârlığın bir ifâdesi ise, “günâha düşmek”,  insânî bir zaafın göstergesi gibidir.

İnsan, fıtratı gereği günâha meyilli olarak yaratılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca günahsızlık ve hatasızlık, vasfı ne olursa olsun hiçbir insan için söz konusu olmamıştır. Bu itibarla kuldan istenen günahsızlık hâli değil, günâha karşı takınması gereken edep sınırlarıdır. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- yukarıda zikredilen hikmetinde bu edeplerin en önemlilerine işâret etmektedir.

Bu edeplerin birincisi şudur:

“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir.

Îmân, Rabbe karşı kalbin duyarlı hâle gelmesi demektir. Bu itibarla taat ve ibâdetler, mü’min bir kalbe huzur ve sürûr yüklerken, günah ve isyanlar, gönülleri hüzün ve pişmanlık acısıyla kıvrandırır. Böyle bir tesirden mahrûmiyet, kalbin ciddî bir hastalığa müptelâ olmasının alâmeti sayılmıştır. İbn Atâullâh el-İskenderî –kuddise sirruh-’un bu çeşit bir duyarsızlığı, kalbin ölüm emâresi sayması da, hastalığın derecesini ve ciddiyetini gösterir. Böyle taşlaşmış bir kalbin sahibine gereken; hemen tevbe ve istiğfâra sarılmak ve gönlünü harekete geçirecek ve diriltecek; Kur’an, zikir, duâ ve tazarru gibi vesilelere yapışmaktır.

Günâhın zararını görmemek ve hissetmemek, onu kendi manevî hayatı için tehlikeli saymamak, İbn-i Mes’ûd –radıyallahu anh-’ın ifâdesiyle nifâk alâmetidir. Nitekim o şöyle demiştir:

“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş (ve altında kalacakmış gibi) zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan (ve hemencecik kovup ısırmasını engellerim diye düşündüğü) bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).

Mürşidler, manevî arınma yoluna (seyr u sülûke) giren sâliklerin başlangıç hallerinde günâhın her çeşidine karşı gönüllerinin ürpermesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Devamı »

Ürettiğiniz, Yediğiniz, İçtiğiniz, Kullandığınız, Helal mi?

gimdes2GİMDES Başkanı Dr.Hüseyin Kami Büyüközer ile…

Altınoluk: Gimdes nedir? Niçin böyle bir dernek kurmaya ihtiyaç hissettiniz?

Dr. Hüseyin Kami Büyüközer: Gimdes’in açılımı, Gıda ve İhtiyaç Maddelerini Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği.

Dernek büyük bir ihtiyaçtan doğdu. Derneğin kuruluşunun arka planını incelediğimiz zaman, 30 yıla yakın bir geçmişi olduğunu söyleyebilirim.

Bu konunun önemini akademik çalışma için Almanya’da bulunduğum yıllarda farkettim. İnsan yabancı bir ülkeye gidince daha hassas oluyor. Almanya’da bir müslüman olarak, yediğimiz, içtiğimiz konularına girince çok farklı bir tabloyla karşılaştık. Çevremizde de bu hassasiyete sahip bir toplum oluşunca bu konuyu daha çok araştırmaya başladım. Çevremizde de bu konularla ilgilenen bir görüntümüz oluşunca, otomatikman herkes bizden bir şey beklemeye başladı.

Bu çalışmaları yürütürken oradaki firmalara mektuplar yazdık. ‘Sizin ürünlerinizin içinde katkı maddesi olarak neler var?’ diye sorduk. Alman firmalarında, hakikaten hoşumuza giden bir özelliğini gördük. Firmalar ister kendilerinin aleyhine olsun, ister lehlerine olsun durumu doğru bir şekilde, gizlemeden bize bildirdiler. Bu bilgiler önümüze gelince baktık ki, bir çok haram (gıda, ilaç, kozmetik, temizlik) maddelerle içimiz dışımız dolmuş. Bunları öğrenince kendimiz ve çevremiz kendimize göre tedbirlerimizi aldık.

1985 yılında Türkiye’ye döndüm. Baktık ki Türkiye daha kötü durumda. Aynı ürünler Türkiye’deki marketlerin raflarında da var ama, buradaki müslümanlar hiç birinden habersiz tüketiyorlar. Bunun üzerine bu konuları ele alan ‘Gıda Raporu’ kitabını yayınladık. Tabii kitap hemen etkisini gösterdi. Derken kitabın 5. baskısında üreticiler iyice rahatsız olmaya başladılar. Çünkü tüketicilerden bilinçli bir kitle oluşmaya başladı. İnsanlar takip edip sorguluyorlar. Bu çalışmalar etkisini artıra artıra 2005 yılına kadar devam etti. O yılda baktık ki bununla ilgili bir kuruluş oluşması zaruri hale geldi. İşin geldiği nokta şahısların yapacağı çalışmaların boyutunu aştı. Bir grup arkadaşımızla GİMDES’i kurduk.

Gimdes’in gayesi, Türkiye’de bilinçli bir müslüman tüketici ve üretici kitlesi oluşturmak. Bu yolla üretimin kontrol altına alınabilir bir noktaya getirilmesini sağlamak. Tabii derneği kurunca dünyada bu sahada çalışmalar yapan kuruluşlarla irtibatımız başladı. Türkiye’de kamuoyu oluşturabilmek ve konunun önemini vurgulamak için 2008 ve 2009 yılında iki defa uluslar arası konferans organize ettik. Tabii bu konferanslar, hem üretici, hem de tüketiciler üzerinde ciddi bir etki yaptı. Hatta bu konularla ilgili resmi kurumları da harekete geçirdi.

Bu son konferanstan sonra da baktık ki artık sertifika vermemiz gerekiyor. Çünkü hem tüketicilerden, hem de üreticilerden talep var. Onun üzerine biz de ihracata dönük sertifika verme kararı aldık. Bunu yapabilmek içinde Gimdes’i dışarda kabul ettirmemiz gerektiği ortaya çıktı. 2008 yılında Tayland’da, World Helal konusunda dünyada söz sahibi olan çatı kuruluşunun 7. kongresi yapılıyordu. Biz de katıldık. 2009 yılında aynı kongre Çin’de yapıldı. Devamı »

Davetin Beş Hali…

Ebedî bir gözyaşı olmamak için

*Haşir

İnsan unutandır, alışandır.
Hep aynı nefesleri alacağımızı sanırken birden duruverir kalbimiz.
Sonsuz sanırız dünyayı.
İşlerimiz bitmez biliriz.
…Yanılırız.

Her yanılgıya düştüğümüzde, dünyayı bitmez sandığımızda… ezanlar yayılır, dağılır göklere.
Kendimizi kendimize, dünyaya kaptırdığımızda Allahu Ekber… Allahu Ekber ile irkiliriz.
İrkilmiyorsak o zaman ezandan daha büyük (sandığımız) düşünceler sarmıştır bizi.

Gazetelerin başlıklarında, haberlerin kesretinde, derdi-i maişet çemberinde \“bir şeyler”\ yaptığımız aldatmacasıyla gider geliriz.

Sabah ezanları karanlık yönlerimizin üstüne bir ışık gibi düşer.
Pencerelerin, perdelerin ürperdiğini \“gözlerimizle”\ görürüz.
Sokaklar uykudadır henüz.
Minareler birer birer uyanır ve uyandırır gecelerin bütün mahmurluğunu, gafletini, ülfetini… Sabahın lezzetini ilkin kulaklarımızla tadarız.

…Ve her ezan bir sûrdur.
Her sabah bir haşir.
…Uyanırız.
Gecenin içinden güneşi çıkarıp gönderen âlemlerin Rabbine secdeler boyu şükürler olsun.

Ne güneşe sözümüz geçer ne geceye…
Uykumuz bitmese… Kim uyandırır bizi O uyandırmasa!

Kocaman yanılgılarımızla karşı karşıya geldiğimiz demler olur. Adımı(mı)zı nereye koyacağımızı şaşırdığımız… Ne gam!
“Geceler” biter. Geceye sözü geçen Bir\i vardır.
Geceler kararıp kalmaz.
Karalar içinde kalmayacağımızı daha ezan başlarken biliriz:
Allahu Ekber… Allahu Ekber…

Daralınca, şaşırınca, sevinince… ihtiyari/gayr-ı ihtiyari dilimizden dökülür ya Allahu Ekber.
Ne rahatlarız o an!

Bir Büyük…
Devamlı Büyük…
Sonsuz Büyük…
Büyükler Büyüğü var ya… Ne gam!

Sabah ezanları hem bir ayrılığı anlatır hem bir ışığa koşuşu muştular.
Kulaklara ilk dökülen huşu, huzur, odur.

Geceden büyüktür Allah.
Gündüzden büyüktür. Devamı »

Kötü Ahlâkla İyi Müslümanlık Mümkün mü?

Müslümanlığımız önce hal ve gidişimizden bellidir. Yani insanlara karşı ne yaptığımız, nasıl davrandığımız. Dürüst ve güvenilir miyiz, menfaate göre dümen kırmak yerine yolumuzu ilkelerimiz mi belirler, sözümüzde durur, ahde vefa gösterir miyiz? Müslümanlığımız aklâkımızdan bellidir.

Şimdi, yaşadığımız bu değişimler çağında müslüman ahlâkının da değişime uğradığından şikayet eder olduk. Dindarlığı sadece bir kimlik olarak taşıyan, hal hareketini, dükkânını ticaretini kişisel istek ve çıkar neyi gerektiriyorsa ona göre yürüten, hakkı hukuku gözardı eden müslüman modeli yaygınlaşıyor.

Unutmamak lazım, ahlâkımızın değişimi müslümanlığımızın değişimidir.

İslâm dünyası, kendisine hayat modeli olarak Batı’yı seçtiği, Batılılaşmaya azmettiği zamandan bu yana derin bir kimlik krizinin içine yuvarlanmış bulunuyor.

Bu süreçte en son ve en ekmel din olan İslâm’ı, ferdî ve toplumsal sahada gereği gibi idrak edip yaşama olgunluğu bakımından evvelki nesillerle aramızdaki makas hayli açılmış bulunuyor.

Oysa eski devirlere göre daha müreffeh yaşıyoruz. Her yeni yıl bize daha fazla maddî/dünyevî avantajlar getiriyor. Modern teknolojinin ve eğitim sisteminin sunduğu imkanlar sayesinde eskilere oranla çok daha fazla bilgiye, çok kısa sürelerde ulaşabiliyoruz. Her yeni nesil teknolojik alet-edevatla daha bir hız ve ustalıkla bütünleşiyor. Bunun adına “gelişme” diyorlar.

Fakat madalyonun öbür yüzünü çevirdiğimizde sarsıcı bir gerçekle yüz yüze geliyoruz. Bütün bu maddî/dünyevî imkanlar, dindarlığımızı, takvamızı, ahlâkımızı, kişisel ve toplumsal sorumlulukları yerine getirme hassasiyetimizi artırmadı.

Belki ibadetlerimizi aksatmıyoruz, hatta belki nafile ibadetlere, zikir ve virde devam edenlerimizin sayısı hayli fazla. Ama sorumluluk sahamızda bulunan insanlarla, bir şekilde temas ettiğimiz kişilerle ilişkimiz, yani ahlâkımız alarm veriyor!

Dünyevî ahlâk ya da ahlâksızlaşma

Adı konulmamış bir sekülerleşme/dünyevîleşme hali yaşıyoruz müslüman toplumlar olarak. Kapı komşumuzun ahvalinden habersiz yaşamak bizi rahatsız etmiyorsa, bir yolculuk esnasında yanımızdaki insanla birbirimize değmemek için çaba harcıyorsak, telefondaki sesin tonundan “Acaba bir şey mi isteyecek?” diye tahmin yapıp kapıları kapatma moduna geçiyorsak, çabamız emeğimiz sadece kendi refahımıza yönelikse ve infak ahlâkından uzaklaştıysak…

Evet bütün bu ve benzeri davranışlar günlük hayatımızın bir parçası oluvermişse, kalbimizi acilen yoklamanın vaktidir! Devamı »

Kurban…

kurban

Kurban ola bu can Rahmana
Uymaya nefse, şeytana
Rahmeti ilahiyi umana
Bir olan Hak için yaşayana
Ahirette Rasule komşuluk düşer hakkına
Nice şehit, şüheda imrenir tahtına

kurban-ve-gul

Kesilir senede bir defa
Umulur haktan rıza
Rahmeti bol olan Allah’a
Bağışlanır canlar bir daha
Ahir zamanda nefsine hakim olana
Nasib olur cenneti âla

Devamı »

“AşK” Kurban İster…!

Bağdatlı söz ustası Fuzûli bir gazelinde,

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı cavidân

Zinde-i câvid ana derler ki kurbândır sana

Diyor Bu beyti anlamak için belki de onun çok ünlü olmuş bir başka beytine bakmak gerekecek Şöyle:

Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem îyd için

Dem be dem sâat be sâat ben senin kurbanınam


(Birileri ibadet için yılda bir defa kurban kesiyorlarBen ise her an ve her saat senin için yeniden kurban olmaya hazırım ve belki de bu ayrılık yüzünden kurban olmadayım)
Kurban ,İslam’ın beş şartından birisidir ve yılda bir kez bir şükrane,bir teşekkür,bir kulluk bildirme ritüeli olarak uygulanırİnsan ALLAH’a böylece yakınlaşır ve aradaki bağlar pekişirSevenin de sevilene kurban olması bu yakınlığı istemek yüzündendir ve belki de ona kulluğunu bildirebilmek içindirBu durumda kurban olmakaşkın ilk adımı sayılırÇünkü yakınlaşma kurban olma ile eş zamanlı ilerlerÂşık,daha ilk adımda kendini feda etmeli,kendinden vazgeçmeli ki,âşıklık iddiasında bulunabilsinBöylece kendisine bir aşk yolu açılacak ve ilerlemeye başlayacaktırHani mistisizmdeki nefsi kurban etme ,benlikten arınma gibiDerviş bir yola girmeden önce nefsini öldürmek üzere hazırlanır ve nefsini öldürebildiği ölçüde aşk yolunda ilerleyip makamlara ererTıpkı bunu gibi , o ilk kurbandan sonradır ki,âşık için de aşk yolu aydınlanır ve ilerleme,bu yolda olgunlaşma başlarYukarıdaki beyitte Fuzûli bütün bunların ötesinde bir adım daha atarak,”Ey sevgili! Ben senin saat be saat,dem be dem,saniye başına bin defa kurbanınam”diyor. Devamı »

Selam Sana Şanlı Kavga…

selam-sana-sanli-kavga

Her çaldığında kapım,
Her güneş açtığında,
Her çocuk sesinde,
Her meleyişinde bir kuzunun,
Her ‘yavrum’ deyişinde bir ananın,
Dökülüverir ansızın…

Bir yudum kahveye
Bir lokma ekmeğe
Bir gülü tutmaya,
Bir kuşa yem vermeye bırakmaz,
Bırakmaz ki gideyim…

Atar koynuna karamsarlığın,
Aymazlığın o denli karanlığına.
Ezer secdedeyken bile kokusu çocuk kanının,
Cennet kuşlarının kanat sesleri…

İlk mabedim,
Miracım,ecdadım,şehadetim…
Çiğnenen onurum,
Dörpülenen şahdamarım…
Bırakmaz ki kollarımı duaya kaldırayım…

Bırakmaz ki şanlı direnişleri
Söz söylemeye uzaktan…

Ancak bu cümle kadar yakınım
İhlas abidelerine.

‘İntifada,intifada
Selam sana şanlı kavga…’

Yüzüm tutmaz nutuklar atmaya
Söz söylemeye uzaktan…

Devamı »

Dinin Ruh Sağlığına Etkisi

 Mü’minlerdeki şevkin semeresi, Mevlâ’ya tevekkül ve itminan; gafillerde geçici sevinçlerin neticesi, bitip tükenme bilmeyen stresler ve anguazlardır. İnanan insanlarda -ekseriyetle- stres görülmez; çünkü, mü’minlerin musibetler karşısında bütün bütün çaresiz kalmaları, hadiselere teslim olmaları, uzun süreli derin boşluklar yaşamaları ve ebedî hüsrana uğramaları söz konusu değildir.

Her ne kadar son iki asırdır, dinle psikoloji bilimi arasında çok sağlıklı bir ilişki kurulamadıysa da, özellikle 25–30 yıldır, bu alanda yapılan araştırmalar, dinle ruh sağlığı arasında önemli ilişkilerin olduğunu ortaya koymaktadır. Bu görüşü, sadece ilahiyat alanında çalışan bilim adamları değil, tıp alanında çalışan bilim adamları da desteklemektedir. Teorik yaklaşımların ötesinde, bu konuda yapılan ampirik çalışmalar da, dindarlık düzeyi (samimi bir inanç, ibadete devam, dua etme, kutsal metinleri okuma, vs.) yüksek olan kişilerin, dindarlık seviyesi düşük olan kişilere oranla psikolojik açıdan daha iyi durumda olduklarını, hayattan daha çok mutmain olduklarını, daha iyimser bir anlayışa sahip olduklarını; buna karşılık daha az stres, depresyon ve kaygıya maruz kaldıklarını, stresle daha iyi bir şekilde başa çıktıklarını ve daha az intihara teşebbüs ettiklerini göstermektedir. Devamı »

Yozlaştırılıp Tahrif Edilen Kur’an Kavramlarına Bir Örnek: “Nefs”

Nefs Kavramının Anlam ve Mâhiyeti

‘Nefs’, öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir. Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete bakan duyuları, maddî ve mânevî becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi demektir.

‘Nefs’, ruh ve kalp mânâsında da kullanılmıştır. Şeriat ilminde ise, insanın içindeki mânevî güce nefs denilmektedir. Nefs kelimesi zaman içerisinde birçok anlam kazanmıştır ki, bunların bazıları şunlardır: Can, kalp, benlik, kan, iç, kimse, beden, izzet, görüş, kötü göz, arzu, yücelik, bir şeyin özü gibi.

‘Nefs’, tek tek her varlığa işaret ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran mânevî güce de verilen addır. Bu anlamda nefs, isteklerin merkezidir. İnsan, şekil yani cisim ve mânevî cephe sayılan ruhtan meydana gelir. İnsanın rûhu onun nefsidir de denmiştir. Hayatın devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır. Nefs bu ihtiyaçların şekillendiği ve çıktığı yerdir. Nefsin istekleri hayatın devamı için gereklidir. Ancak nefis başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir ve insan o noktada hataya düşer. Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma, uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir. Ancak bu istekler başıboş bırakıldığında, kişi câhil, cimri, hasetçi, gözü doymaz, azgın, sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir. Çünkü nefsin yapısı buna uygundur.

İslâm’ın getirdiği ölçüler nefsin isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar. Nefs bazen şeytanın kandırmasıyla kendini büyük görmeye ve doyumsuz olmaya başlar. O noktada kendini ve işlevini unutur. Sahibini azgınlığa ve isyâna sürükler. Aslında nefse isyanı da takvâyı da, hata yapmayı, aşırı istekleri ve Allah’a itaat etmeyi de öğreten Allah’tır (91/Şems, 7-8). Ancak insan bu noktada sınanmaktadır. İslâm, insan ile onun nefsinin isteklerinin arasına bir denge getiriyor. Meşrû istekler ile, gayrı meşrû arzular arasına sınır koyuyor (91/Şems, 9-10). (1)

Allah, Kitab’ında iki ayrı yerde nefse yemin etmekte, ona dikkatimizi çekmektedir: “Nefse ve onu şekillendirene; ona fücûrunu (bozukluğunu/isyânını) ve takvâsını (korunmasını/itaatini) ilham edene yemin olsun.” (91/Şems, 7-8). Yine, kıyâmet gününün hemen ardından nefse (kendini hesaba çeken, levvâme özelliğindeki nefse) de yemin etmektedir (75/Kıyâmet, 1-2). Allah Teâlâ, direkt olarak nefse hitap edip, onu cennetine dâvet etmektedir: “Ey mutmain (huzura eren) nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön!” (89/Fecr, 27-28) Devamı »

Evvab

Ni’mel abdu! İnnehu evvebun…

“O ne güzel kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.”

Allah Tebareke ve Teâlâ, Kur-an’ı Kerim’de Davut, Süleyman ve Eyyüb (a.s.) kıssalarını birbiri ardınca zikrederek, imtihanlarına gösterdikleri sabrı övmüş ve onları ‘evvab’ olarak nitelemiştir.

Bu kıssalara baktığımız zaman bu dünyanın keder, üzüntü ve meşakkatlerle dolu bir yer olduğunu, Allah’a yakınlaşmanın da adeta, bu meşakkatlere sabırla orantılı olduğunu anlıyoruz. Hani tabiri caizse, her düştüğünde annesinin kucağına koşan çocuğun hali gibi, her üzüntü ve kederde Allah’a yönelmemiz gerektiğine işaret edilmiştir.

Evvab, Müfredat’ta, günahları terk edip, emirleri yerine getirerek Yüce Allah’a dönen, irade ve seçime dayalı dönüş yapan kişi olarak açıklanmıştır. Ayrıca Elmalı’da Mücahit, ‘evvab’ kelimesini “Ey dağlar! Onunla beraber tespih edin” (Sure-i Sebe 34/10) ayetine istinaden, “müsebbih” yani “çok tespih eden” manasında da tefsir ettiğine yer vermiştir.

Fahruddin Er-Razi de Tefsir-i Kebirde: “Evvab, Allah Teâlâ’ya çok dönen tövbekâr” demek olduğuna göre çok tövbe edenin âdeti, çok zikir, tespih ve takdis etmektir. Allah’a çok dönen, rücu eden, her işde Allah’a başvuran yani ‘evvab’ olan herkesin ‘güzel bir kul’ olması gerektiği sabit olmuş olur.” Diyerek, kalbe gayret veren şu rivayeti bizlere anlatmıştır:

“Cenab-ı Hakk’ın  Hz. Süleyman (a.s.) hakkındaki, “O ne güzel kuldu!” (Sad, 30) ifadesiyle yine bir keresinde Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında aynı ifade nazil olunca, ümmet-i Muhammed’in (ashabın) kalbindeki keder büyüdü ve “Cenab-ı Hakk’ın Hz. Eyyûb a.s hakkındaki bu ayet, onun için büyük bir şerefi ifade eder. Böylesi bir şerefi elde edebilmemiz için, Süleyman a.s un mülkü gibi bir mülk elde etmeye, kalksak buna gücümüz yetmez. Eğer Eyyûb a.s gibi, bir belayı taşımak istesek, buna da gücümüz yetmez. Şu halde böylesi bir şerefi elde etmemiz nasıl mümkün olur acaba?” dediler. Devamı »