Kategori Arşivi: İslâm Tarihi

İlk Müslüman Türk Devleti İtil Bulgar Hanlığı

TÜRKLERİN İSLÂMİYET’E HİZMETLERİ -2-
İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETİ İTİL BULGAR HANLIĞI
     

 Bulgarlar önceleri Göktürk Kağanlığı’nın idaresi altında yaşıyorlardı. Ancak 630’da Göktürk Kağanlığı’nın fetret devrine girmesi üzerine Bulgarlar Büyük Bulgarya Devleti’ni kurdular. Fakat bu devlet uzun ömürlü olmamış, 665 yılından sonra komşu Hazar Kağanlığı tarafından parçalanmıştı.
Bu parçalanmadan sonra Asparuh idaresindeki kalabalık Bulgar kütleleri Tuna’ya yönelmiş ve Balkanlara girerek Tuna Bulgarları Devleti’ni kurmuştur (621). Zamanla Tuna Bulgarları Slavlaşmış ve Boris Han’ın 846’da Ortodoksluğu resmen kabulüyle de Hıristiyan olmuşlardı.
Öte yandan bir kısım Bulgarlar da Volga ve Kama ırmakları bölgesine yerleşerek Orta Asya ve Kafkaslardan gelen tüccarlar eliyle Müslüman oldular. Şüphesiz bu tüccarlar örnek kişilikleriyle İslâmiyet’in yayılmasında önemli bir rol üstlendiler. Doğru terazi ve arşın kullanan, mukaddes gayeler taşıyan tüccarlar bir tür kara koloniciliği yoluyla bölgenin ticarî hayatını şekillendirmişlerdir. Bağdat’tan başlayıp İran üzerinden Harezm’e ve Volga’ya uzanan ticaret kervanları yoluyla bu tüccarlar bölgede İslâmiyet’in tanınması ve yayılışında etkili oldular.
Böylece İslâmiyet, Türkler arasındaki ilk büyük başarısını İslâm topraklarından çok uzaklarda Volga ve Kama Bulgarları arasında «Karanlıklar Ülkesi»nde elde etmiş oldu.1
Bulgar tüccarları, İslâm dünyasından, daha çok; dokuma kumaş, silâh, lüks eşyalar, çanak ve çömlek ithal etmekteydiler. Buna karşılık; kürk, at-keçi derileri, oklar, kılıçlar, zırh, sığır ve doğanlar satmaktaydılar. İslâm dünyasıyla ilişki içerisine girmeleri sonucu Bulgar ülkesinde deri tabaklama, kunduracılık ve tarım alanında büyük ilerlemeler meydana geldi. Nitekim 900 tarihlerinde Bulgarlar arasında İslâm dinini kabul edenler çoğunluktaydı. Nihayet Şelkey oğlu Yıltaver (İlteber) Almış’ın İslâm dinini benimsemesiyle İtil Bulgarları Müslümanlığı devlet dini olarak kabul ediyorlardı. Almış Han 920 tarihlerinde Abbasî Halîfesine din âlimleri ve mimarlar göndermesi için müracaatta bulunmuş, ayrıca isim ve unvanını da Emir Câfer bin Abdullah olarak değiştirmişti. Halîfe Muktedir-billâh da din adamlarıyla mimarlardan oluşan bir heyet gönderdi. Aralarında ünlü seyyah ve bilgin İbn-i Fadlân’ın da bulunduğu bu heyet 922 Mayıs’ında Bulgar ülkesine ulaşmıştı.2 O tarihten sonra Bulgar ülkesi Abbâsî Halîfelerine bağlı bir Müslüman yurdu, Bulgarlar da doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün temsilcisi olmuşlardı.
Bulgarlar çok uzun bir süre refah içinde yaşadılar. 1236 yılındaki Moğol saldırısından sonra ise bütün şehirleri harabeye döndü ve büyük bir katliâma maruz kaldılar. Tekrar toparlandılarsa da, 1361’de Altınordu Devleti’nin, 1391’de de Timur’un seferleri sonucu şehirleri yeniden tahrip oldu. Bulgarlar bundan sonra Kazan Hanlığı’na bağlı olarak yaşadılar. Bu hanlığın nüfusunu Bulgar, Kıpçak karışımı Müslüman halk oluşturuyordu. Günümüzde Kazan Türkleri Rusya’da yaşayan Müslüman milletlerin en etkili kısmını oluşturmaktadır. İtil Bulgar Türklerinin halefleri olan Tatarlar, bugünkü Rusya Federasyonu’na bağlı topraklarda yapılan cami, mescid ve medrese gibi kurumları bina eden topluluktur. Bu toplumun nesli ve dilinin bugün, genellikle Çuvaşlar tarafından sürdürüldüğü kabul edilmektedir.
ORTA ASYA’DA KURULAN İLK TÜRK-İSLÂM DEVLETİ KARAHANLILAR
Karahanlı Devleti, Ötüken vadisinde hüküm süren Uygur Devleti’nin 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine Orta Asya’da tarih sahnesine çıkmıştır. Karluk ve Yağma isimli Türk boyları bu devletin ilk kurucu unsurlarıydı.
Karahanlılar Batı Türkistan’da hüküm sürmüş ilk Türk-İslâm devletidir. Esasen bir başka yönüyle de Karahanlılar dönemi Orta Asya ve Türk dünyasının bütünüyle İslâm dairesine girdiği dönem olarak kabul edilir.
İlk hükümdarları Bilge Kül Kadir Han olan Karahanlılar, eski Türk kültüründen İslâm kültürüne geçişi sağlayan bir köprü devleti olmuştur. Millî motifleri öne çıkmış olan bu devlet, klâsik Türk devlet geleneğine uyularak iki kanat hâlinde idare edilmekteydi.
Karahanlıların ilk Müslüman hükümdarı olan Satuk Buğra Han, amcasına karşı giriştiği taht mücadelesini kazandıktan sonra İslâmiyet’i yayma görevini üstlenmiş, Orta Asya bozkırlarında Müslüman olmayan Türk boylarına karşı mücadele ederek İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Abdülkerim adını alan Satuk Buğra, gayrimüslim Karahanlılara ve diğer Türk boylarına karşı giriştiği mücadelede Müslüman gönüllülerden de istifade etmiştir.
Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın; halkı Müslüman olmaya teşvik edişi, bilginlere verdiği destek ve bizzat İslâmiyet’i yayma konusundaki kararlı tutumu, onu Türklerin tarihinde efsane isimlerden biri yapmıştır. Onun eliyle on binlerce çadır halkı öbek öbek Müslüman olmuş ve İslâmiyet’in doğu bölgesinde Çin sınırlarına kadar yayılması da böylece mümkün olabilmişti. Yusuf Has-Hâcib «Kutadgu Bilig» adlı eserinde bu yeni devletin yapısını ve hedeflerini şöyle ifade etmektedir:
“Gök gürledi nevbet davulunu vurdu: Şimşek çaktı, hakanın tuğunu çekti.
Biri kınından çıkınca, ona memleketler sunar: Biri nam ve şöhretini dünyaya yayar.
Büyük Tavgaç Buğra Han dünyaya hâkim oldu: Adı kutlu olsun. Tanrı onu her iki cihanda aziz etsin.
Ey dinin izzeti, ey devletin kurucusu, ey milletin tâcı, ey şerîatın hâdimi.
Tanrı bütün dileklerini verdi; bundan sonra da Tanrı daima sana destek olsun.
Ey dünyanın süsü, ey ululuğun ziyneti, ey saltanatın nûru, ey dönek huylu saadetin bağını elinde tutan,
Devran sana memleket ve taht verdi; tanrı bu taht ile bahtını daim etsin.
Hakan tahta oturunca, dünya âsâyiş buldu. Bundan dolayı dünya ona şâhâne hediyeler gönderdi.
Kimi doğudan binlerce armağan sunmaktadır; kimi batıdan hizmetine koşmaktadır.
Saadet hizmet için gelmiş, kapıda durur. Kapıda duran kulluk için durur.
Dünya kulluk için böyle hazırlandı; düşman boyun eğdi, ortadan kayboldu.
Hakanın nâmı, şânı dünyaya yayıldı. Onu göremeyen gözlerin uykusu kaçtı.
Dünya âsâyişe kavuştu ve nizam kuruldu. O adını kanunla yükseltti.
Kim cömert yüzü görmek isterse, gelsin hakanın yüzünü görsün.
Kim mesut, kimseyi incitmeyen ve vefakâr birini görmek dilerse onun yüzünü görsün. Onun her işi vefadır.
Zarar görmeden, kendine hep fayda sağlamak dilersen, beri gel, hizmet et, gönül ver, ısın.
Asil, alçakgönüllü, şefkatli ve yumuşak huylu bir kimse görmek istersen, gel onu gör ve gönül rahatına kavuş.
Ey iyi tabiatlı ve asil nesepli hakan, dünya senden mahrum kalmasın!
Ey devletli hükümdar, Tanrı sana saadet verdi; adını bin kere zikrederek ona şükür lâzımdır.”3
Öteden beri İslâm bilginlerinin yerleşerek ciddî ilim havzası hâline getirdiği Kâşgar, Buhârâ ve Semerkant Karahanlıların önemli merkezleri oldular. Zamanla bütünüyle Mâverâünnehir havzası, doğu ve batı Türkistan, Karahanlı hâkimiyetine girmişti.
Türkler Müslüman olduktan sonra son derece sâdık ve samimî bir tutum takınmışlardı. Nitekim Arapların Orta Asya’ya yayılışları esnasında ecdatlarının mukavemetini üzüntüyle karşılayan efsaneler bile üretmişlerdi. Kâşgarlı Mahmud’a göre Fergana ve Şıkni arasında oturan halk, burada Hazret-i Peygamberin ashâbını mağlûp etmiş; bu sebeple Hazret-i Ömer’in bedduasına uğrayarak gür sesleri kısılmış; bu günahın cezası evlâtlarına da intikal etmiş ve onların da seslerinin kısık kaldığına inanılmıştı.4
Sâmânoğulları Devleti’ni 999 yılında tamamen topraklarına katan Karahanlılar, bu kez bir başka Türk devleti olan Gaznelilerle karşı karşıya gelmişlerdi. Fetih politikalarını Uygurlar üzerine yönelten bu devlet, çok önemli zaferlerin ardından Uygurları da itaat altına almayı başarmıştı. Karahanlıların coşku dolu fütuhat ve gazâ anlayışı Satuk Buğra Han’ın ölümünden sonra oğulları tarafından da devam ettirilmiştir.
Eski Türk devletlerinin en önemli zaafı olan iç çekişme ve şehzadelerin mücadelesi bu devletin de zayıf noktasını oluşturmuş, bu durum devletin önce parçalanmasına, ardından da yıkılmasına yol açmıştır. Doğu Karahanlılara Moğolların bir kolu olan Karahıtaylar, Batı Karahanlılara ise Harzemşahlar son vermiştir.

Devamı »

Türklerin Müslüman Olması Sırasında Dünyada Genel Durum

Türklerin Müslüman Olması Sırasında Dünyada Genel Durum    

   711 yılında Talas Savaşı’yla başlayan Türklerin İslâmiyet’le tanışma ve Müslüman olma süreci 250 yıl sürmüş, 1000’li yıllara gelindiğinde Türk topluluklarının tamamı Müslüman olmuştu.
Türk topluluklarının Müslüman olması İslâm dünyasına yeni bir soluk katmış, taze ve dinamik bir kuvvet kazandırmıştı. Çünkü bu sürecin yoğunlaştığı X. yüzyılın ikinci yarısında İslâm dünyası siyasî, askerî ve içtimaî açıdan son derece kötü bir durumdaydı.
Bu olumsuz süreci başlatan birçok sebep vardı. Hazret-i Peygamber ve Dört Halîfe dönemindeki heyecan ve coşku azalmış, yöneticilere refah ve zenginliğin rehaveti çökmüştü. Emevîler döneminden itibaren Hilâfet merkezinde Bizans ve Sâsânî gelenekleri yer tutmaya başlamış, debdebeli hayat ve sefahat başta yöneticiler olmak üzere toplumda zaaf ve çürümelere yol açmıştı. Bu da dolaylı olarak din yolunda, yiğitlik ve bahadırlık peşinde olanların giderek azalmasına yol açmıştı.

Bu sebeplere bağlı olarak X. yüzyılın sonlarına doğru İslâm dünyası cıddî bir yıkımın eşiğine gelmişti. Hilâfete bağlı eyaletlerde büyük bir belirsizlik ve siyasî karmaşa hüküm sürmekteydi. Başkent Bağdat’ın eyaletler üzerindeki güç ve otoritesi iyice zayıflamış, kontrol altına alınamayan isyanlar sonucunda merkeze pamuk ipliğiyle bağlı çok sayıda devletçik meydana gelmişti. Sosyal ve siyasî anarşi taciz boyutuna ulaşarak iç güvenlikten eser bırakmamıştı. Emirler ve komutanlar birbirleriyle üstünlük yarışına girdiğinden, sınır güvenliği de büyük ölçüde tehlikeye düşmüştü. Sınırlardaki bu güvenlik zaafı ehl-i salîbin iştahını kabartacak seviyeye gelmişti.

Dönemin büyük Hıristiyan devleti Bizans’ın, İslâm dünyasındaki bu dağınıklıktan yararlanmaya kalkışmaması beklenemezdi. Nitekim 960 yılının yaz aylarında Bizans komutanlarından Nikephoros Phokas büyük bir deniz filosunun başına geçerek Girit’e bir sefer düzenledi. Bütün kış boyunca süren sert bir kuşatmadan sonra Nikephoros’un kuvvetleri 961 Mart’ında adanın başkenti Kandiye’yi yeniden ele geçirdi. Böylece bir buçuk yüzyıl kadar Araplara ait olan ve Akdeniz havzasındaki deniz güçlerinin en önemli üssü olan Girit Adası yeniden Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girdi. Bizanslılar uzun yıllardan beri böylesine büyük bir zafer elde edememişlerdi.

Nikephoros Phokas İstanbul’da kendisi için yapılan muhteşem bir törenden sonra Anadolu’da Seyfüddevle’ye karşı yürütülen mücadelenin başına geçirildi. Nikephoros bu harekâtı da başarı ile tamamlayarak şöhretini iyice artırdı. Nikephoros’un güçleri Kilikya’daki Anzerbos, Maraş, Raban ve Dülük şehirlerini bir bir ele geçirdi. Zor bir kuşatmanın ardından 962 Aralık ayında Seyfüddevle’nin başkenti Halep de düştü. Nitekim şöhretli komutan ödül olarak genç imparatoriçe Theophano’nun teklifiyle, imparator oldu, taç giydi. Nikephoros 965 yılında donanmasıyla Kıbrıs’ı işgal ederek Doğu Akdeniz’de Bizans Devleti’nin konumunu iyice güçlendirdi.

Bizans İmparatorluğu’ndaki toparlanma Nikephoros Phokas’tan sonra Cimiskes ve Basilios II’nin zamanında da sürdü. İmparatoriçe olan fettan ve dessas Theophano, komutan Cimiskes’in metresiydi ve yatak odasında kocası Nikephoros’un öldürülmesinde de başrol oynamıştı.1 Hıristiyan saldırıları çok geçmeden İber Yarımadası’ndaki Endülüs İslâm Devleti üzerine yöneldi. Bu bölgedeki Haçlı saldırıları sadece Endülüs Müslümanlarını zayıflatmakla kalmamış, uzun yüzyıllar sürecek Büyük Haçlı Seferleri’nin de önünü açmıştı. Böylece İslâm dünyasının kalbi Kudüs’e kadar uzanacak olan Haçlı saldırılarının ayak sesleri duyulur hâle gelmişti.

Aynı dönemde Kuzey Afrika’da güçlü bir siyasî figür olarak Bâtınî-Şiî Fâtımîler ortaya çıktı. Abbasî Halîfelik merkezi Bağdat ise benzer aşırılıkları taşıyan Büveyhoğulları’nın siyasî ablukası altına girdi. Büveyhoğulları bununla da yetinmedi, gücünü Bağdat’ı esaret altına alma ve haraca bağlama seviyesinde bir baskıya dönüştürdü.

Çeşitli karmaşık akımların ortaya çıkması ve temel İslâmî akidelerin aşındırılması İslâm âlimlerini endişeye sevk etmiş, bu endişenin sonucu olarak 700-750 yılları arasında İslâmiyet’le ilgili ekoller/mezhepler müesses hâle gelmişti. Âlimler arasındaki ton farklılıklarına rağmen temel kaygı daima İslâmiyet’in istiklâl ve bekāsını korumak, Kur’ân’ın temiz akîdesini ve Hazret-i Peygamber’in sağlam sünnetini müdafaa etmek, İslâmiyet’in ilk dönemlerdeki rûhunu korumak ve yaşatmak olmuştur. İslâm-irfan okulları da yine bu dönemde benzer kaygılardan yola çıkarak ferdin nefisle mücadelesiyle ilgili asr-ı saadetten beri var olan çeşitli yol ve yöntemleri sistemleştirmişlerdi.

Ancak özellikle VI. ve VII. yüzyıllarda gerçekleşen büyük fetihler sırasında birçok toplum hızla İslâm dairesine sokulabilmiş ancak aynı hız ve başarı bu kitlelerin İslâmî derinliğe kavuşturulmasında gösterilememişti. Özellikle İran, Afganistan ve İndus Nehri boyunca uzanan topluluklarda, İslâm inanç ve kültürüyle mahallî Mecusî ve putperest gelenekler arasında kalın bir çizgi çizilememişti. Bu durum zamanla şeklen İslâmî motifler taşıyan, ancak muhteva açısından eski din ve geleneklerin karışımı mahiyetinde birçok tehlikeli ve sapkın akımların ortaya çıkmasına yol açmıştı. Türklerin Müslüman olduğu yıllar bu açıdan da sıkıntıların yaşandığı bir dönem olmuştu.

İslâm dünyası bu kanlı felâketler içerisinde ümitsiz ve perişan, ardı ardına yaşanabilecek fâciaların dehşet verici haşyetiyle titrerken tarihî bir olay gerçekleşti: Türkler İslâmiyet’le tanıştılar.

Altay eteklerinin bu gürbüz ve cesur evlâtları; Hazret-i Peygamber devrinin mücahidlerindeki samimî ve heyecanlı bir îmanla en kesif zulüm bulutlarını târumar ettiler, keskin ve devamlı şimşekler gibi İslâm ufuklarını aydınlatmaya başladılar. İslâmiyet’le şereflenen Türk boyları batının İslâm dünyası üzerindeki baskısını dağıtacak, kimsesizlere sahip çıkacak, İslâm medeniyetine büyük katkılar sağlayacak taze ve yeni bir güç olarak artık tarih sahnesine girmişti. Ancak İslâm dünyasındaki mevcut cereyanların ister istemez İslâmiyet’i yeni benimseyen Türklerin göçebe kesimlerine de intikal ettiği, henüz tam benimsenmemiş dinî değerlerin içine Türk boylarının kendi kadîm inanç ve âdetlerinden de sızmalar olduğu unutulmamalıdır.

Başlangıçta Türkler askerî yönden kendilerinden yararlanılan bir güç olarak Abbasî Devleti bünyesinde yer almış, bu durum zamanla Türklerin askerî ve siyasî alanlardaki ağırlıklarının artmasına yol açmıştır. Şüphesiz Türklerin Orta-Asya, Kafkaslar, Afganistan, Hint ve Çin’e uzanan bölgelerde İslâmiyet uğrunda aktif bir şekilde mücadele etmeleri insanlık tarihinin seyrini değiştirmiş, bu bölgelerdeki medenî seviyenin yükselmesinde belirleyici bir etkiye yol açmıştır. Nitekim İbn-i Fadlan isimli ünlü Arap seyyah, Orta Asya üzerinden çıktığı seyahatte çeşitli Türk ve İran topluluklarını resmettikten sonra Volga Nehri eteklerinde gördüğü Rus toplum hayatını seyahatnamesinde şöyle dile getirmiştir:

Devamı »

Hazret-i Şuayb Aleyhisselâm

İbrâhîm -aleyhisselâm- veya Sâlih -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Anne tarafından Hazret-i Lût’un kızına ulaştığı ve Eyyûb -aleyhisselâm- ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kayınpederidir.

Dağlık ve ormanlık iki komşu ülke olan Medyen ve Eyke halkına gönderilmiştir. (Hâkim, Müstedrek, II, 621/4075)

Medyen’de doğup büyüyen Şuayb -aleyhisselâm-, o kavmin asîl bir âilesine mensuptu. Gençliği Medyen kavminin arasında geçti. Bu bölge halkı sapıtıp azıtmıştı. Şuayb -aleyhisselâm- ise, onların kötülüklerinden uzak, temiz ve nezih bir hayat yaşardı. Bu nezih hayâtı ve nasîhatleri ile insanlara numûne olurdu.