<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; İslam&#8217;da Evlilik ve Aile</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/kategori/evlilik-ve-aile/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 16:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Müslüman Kadının Rehberi : Hz.Fatıma(as)</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/musluman-kadinin-rehberi-hz-fatimaas.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/musluman-kadinin-rehberi-hz-fatimaas.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2011 11:04:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>baysal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Âile İlmihâli]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Îslâm - Îmân - Îbâdet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Evlilik ve Aile]]></category>
		<category><![CDATA[fatıma (as)]]></category>
		<category><![CDATA[hz fatima]]></category>
		<category><![CDATA[hz.fatıma (as)]]></category>
		<category><![CDATA[müslüman kadın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=5378</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Rahman, Rahim Allah’ın adıyla &#160; “Şüphesiz, biz sana Kevseri verdik. Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu asıl ebter(soyu kesik) olan sana kin duyandır.” &#160; Bir makinenin kolay ve bozulmadan çalışmasını sağlamak için, nasıl sürekli bakımı yapılırsa, insan beyni denilen düşünme mekanizmasınında bakımı sürekli okuma ile olur. &#160; Okunan kitabın çekici [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.islamiyol.com/musluman-kadinin-rehberi-hz-fatimaas.html/i-2" rel="attachment wp-att-5380"><img class="alignleft size-full wp-image-5380" title=",i," src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/08/i1.gif" alt="" width="100" height="75" /></a></p>
<p>Rahman, Rahim Allah’ın adıyla</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şüphesiz, biz sana Kevseri verdik. Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu asıl ebter(soyu kesik) olan sana kin duyandır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir makinenin kolay ve bozulmadan çalışmasını sağlamak için, nasıl sürekli bakımı yapılırsa, insan beyni denilen düşünme mekanizmasınında bakımı sürekli okuma ile olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Okunan kitabın çekici olması; şahsın, zekasına,bilgisine, inançlarına, kültürüne ve değer yargılarına göre değişir. Ama kitabın değerli olup olmayışı tamamiyle, kitabın yazarına ve içeriğine bağlıdır. Bazı kitapları bir kere okumak yeterlidir. Bazı kitaplar ise o kadar değerlidirki, insan daha çok şey almak için bir kaç kere daha okur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşünün ki elinizde öyle değerli bir kitap varki, bu kitap yaşam rehberiniz olacak niteliktedir. Her okuyuşunuzda yeni ufuklara kavuşursunuz, yüreğiniz aşkla dolar. Bir ömür okusanızda bitiremeyeceğiniz, yaşamınıza, gönlünüze, ruhunuza hitap etmekle kalmayıp cennetin anahtarını sunar size. Ne yaparsınız? Bu kitabı mutlaka elde eder, gözünüz gibi korur, defalarca okursunuz değil mi? Evet doğrusuda budur zaten.<br />
<span id="more-5378"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bahsedilen kitap, beşerin yazdığı somut bir kitap değildir elbette. Yaşamının her ayrıntısı, gönüllere kazınılması gerekilen Hz. Fatima-ı Zehra’dır. O alemlere nur olarak gönderilen Kur’an’ı kendi yaşamına geçirmiştir. Bir başka deyişle Fatıma Kur’an’ın pratiğe geçirilmiş hali yani yaşayan Kur’an’dır. Bu yüzden Allah’ın övgüsüne nail olmuştur. Resulullah (s.a.a) Hz. Fatıma’yı şöyle tanımlar: “<strong>Kızım Fatıma (s.a) geçmiş gelecek bütün kadınlardan üstündür. O vücudumun bir parçasıdır, gözümün nuru ve kalbimin meyvesidir. O benim ruhumdur. O insanlardan olan bir huridir. Rabbinin huzurunda ibadete durduğunda yıldızların yer ehli için parladığı gibi, onun nuru da gökteki melekler için parlar ve Allah Teala meleklerine şöyle hitap eder. “Ey melekler, bakın benim cariyem (kulum) Fatıma’ya; o benim huzurumda durmuştur, korkudan titriyor; kalbiyle benim ibadetime yönelmiştir. Sizleri şahit kılıyorum ki, ben onun takipçilerini ateşten koruyacağım.</strong>”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öyleyse Allah’ın merhametine, sevgisine muhtaç olan bizler, Allah’a götüren rehber olarak Fatıma’yı izlememiz gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ilahi aydınlığa koşmak isteyen kadınların Fatıma’dan daha aydınlık bir nurları yoktur. Onun hayatına baktığımızda kısacık ömründe iman, takva, ilahi aşk ve ilimle; fedakarlık, iffet, mazlumiyet ve sabrın birleştiği mükemmel bir şahsiyetin, asırlara nasıl ders verdiğini görürüz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fatıma’yı örnek almak, rehber seçmek kolay değildir. Onun taraftarı, takipçisi olabilmek için,ilk önce onu tanımak gerekir. Zira tanımadığımız bir Fatıma’yı sevmek kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Onu bir evlat, bir eş, bir ana ve bir mumine olarak tanıyıp idrak etmek ve yaşamımıza geçirmek gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fatıma’yı anlamadan dinleyenler, onun ismini duyunca ağlayıp sızlarlar ama yaşamlarınada karıştırmazlar. Özlerinde Fatıma’dan bir şey yoktur aslında. Başörtüsünü en ufak bir zorlukta açan bir müslüman kadın, sizce” Kadının salahı, onun, yabancı bir erkeği görmemesi ve yabancı erkeğinde onu görmemesidir.” diyen ve vefatından sonra bile mübarek vucudunun hatları belli olmasın diye kendisi icin Umeys kızı Esma’ya özel tabut hazırlamasını vasiyet eden, Fatıma’nın iffet ve din anlayışını yeterince kavrayabilmişmidir.?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evini lüks eşyalarla döşeyip, marka düşkünü, bakışlarıyla bile fakirleri ezen bir kadın; yoksulluk içinde ömrünü geçiren, evde çalışmaktan elleri nasırlaşan, kendisi ve çoçukları aç iken, evindeki son yiyeceği bile fakirlere veren Fatıma’ın yaşam felsefesini idrak edebilmişmidir acaba?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fatıma taraftarı olabilmek , onu rehber, şefaatçi edinebilmek için, Fatımalaşmak, yani Fatıma gibi düşünmek, Fatıma gibi yaşamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimizde Fatıma’nın imanından, ilahi aşkından, yaşamımızda Fatıma’nın mücadelesinden, ibadetinden, fedakarlığından, iffetinden,merhametinden eser yoksa; çocuklarımızda Fatıma’nın çocuklarından izler yoksa; başımızda başörtü ama gönlümüzde sefa arzusu, kibir yada zulme duyarsızlık varsa biz Fatıma’nın taraftarları değiliz demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah’ın kadınlara verdiği en büyük lutuf, şeref ve izzet Fatıma gibi bir şahsiyetin kadın oluşudur. Bu değerleri göz önünde bulunduran aziz İmam (r.a.), günümüz dünya kadınlarına</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hz. Fatıma’nın viladeti münasebetiyle “<strong>Dünya Müslüman Kadınlar ve Anneler Günü</strong>”nü hediye ederek yılda bir kez de olsa kendimizi muhakeme etmemizi istemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu büyük kadına sarılıp onun değerlerine sahip çıktığımız müddetçe pusulamız hiç şaşmayacaktır. Allah bizleri gerçek Fatıma taraftarları olmayı ve onun şefaatine nail olmayı nasip etsin. (Amin)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.islamiyol.com/musluman-kadinin-rehberi-hz-fatimaas.html/i" rel="attachment wp-att-5379"></p>
<p></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/musluman-kadinin-rehberi-hz-fatimaas.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aile  Sevgisi.</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/aile-sevgisi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/aile-sevgisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jul 2011 18:20:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Âile İlmihâli]]></category>
		<category><![CDATA[Îslâm - Îmân - Îbâdet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Evlilik ve Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz (s.a.v)]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[aile kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[allah ın kullaru]]></category>
		<category><![CDATA[bağ]]></category>
		<category><![CDATA[help]]></category>
		<category><![CDATA[helpful]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi mihrab]]></category>
		<category><![CDATA[İnsân]]></category>
		<category><![CDATA[insan oğlu]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[islam dini]]></category>
		<category><![CDATA[kul]]></category>
		<category><![CDATA[kulların birbirine sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi bağı]]></category>
		<category><![CDATA[yardımlaşma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4993</guid>
		<description><![CDATA[İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhip kılmıştır Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde:&#8221;Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır&#8221; buyurmuşturRasûlullâh (sav) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda: &#8220;Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/07/aile1.jpg"><img class="alignnone size-large wp-image-4994" title="aile" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/07/aile1-350x229.jpg" alt="" width="350" height="229" /></a><br />
İslâm Dîni, kadın hakları üzerinde titizlikle durmuş ve kadını, hiçbir nizâm ve sistemin veremediği müstesnâ bir makâma sâhip kılmıştır Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’inde:&#8221;Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır&#8221; buyurmuşturRasûlullâh (sav) Efendimiz de erkekleri, kadınların hak ve hukûkunu gözetmeye dâvet etmekte ve bu konuda: &#8220;Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız&#8221; buyurmaktadırBaşka bir hadîs-i şerîflerinde de: &#8220;Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır Ve ben de ehline karşı en hayırlı olanınızım&#8221; buyururPeygamber (sav) Efendimiz, erkeklere, kadınlara dâimâ iyi davranmalarını tavsiye ederek:&#8221;Mü’minlerin îmân bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır&#8221; buyurmaktadırVedâ Haccı’ndaki meşhûr hutbesinde Peygamber (sav) Efendimiz: &#8220;Ey insanlar! Kadınlar hakkında Allâh’dan korkunuz! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardırBazı hadisler : (Hanımlarınızı üzmeyin Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir Onlara yumuşak olun, iyilik edin!) [Müslim](Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Hz Eyyüb gibi mükafatlara kavuşur Kocasının kötü huyuna sabreden kadın da, Hz</p>
<p>Asiye gibi sevaba kavuşur) [İGazali](Hanımı ile iyi geçinip şakalaşanı Allahü teâlâ sever, rızklarını artırır) [İLâl](En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir) [Tirmizi](En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır İçinizde, hanımına en iyi davranan benim) [Nesai](Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır) [RNasıhin](Hanımının haklarını ifa etmeyenin; namazları, oruçları kabul olmaz)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/aile-sevgisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlânâ’ya Göre Evlilik ve Aile</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/mevlana%e2%80%99ya-gore-evlilik-ve-aile.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/mevlana%e2%80%99ya-gore-evlilik-ve-aile.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 19:19:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'da Evlilik ve Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Boşanma Modası veya Hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Denklik]]></category>
		<category><![CDATA[Evliliğin Temel Prensipleri]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Ortak Âdeti]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlânâ’ya Göre Evlilik ve Aile]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3522</guid>
		<description><![CDATA[ Evlenirken gerekli tetkikâtı yapmamış veya yapma fırsatını bulamamış kimselere, iş gelip boşanma kertesine dayanınca, en âkilâne kriterlerin dahi hiçbir yararı olmayacaktır. Evet, mesele yuvadaki yangından az zararla kurtulmak değil; önemli olan, yangın çıkaracak unsurların yuvaya sokulmamasıdır. Aile,cemiyetin en önemli rüknüdür. Ailenin sağlamlığı millet ve insanlığın da sağlamlığı demektir. Bu konudaki bir ihmal bütün millet adına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Evlenirken gerekli tetkikâtı yapmamış veya yapma fırsatını bulamamış kimselere, iş gelip boşanma kertesine dayanınca, en âkilâne kriterlerin dahi hiçbir yararı olmayacaktır. Evet, mesele yuvadaki yangından az zararla kurtulmak değil; önemli olan, yangın çıkaracak unsurların yuvaya sokulmamasıdır.<br />
Aile,cemiyetin en önemli rüknüdür. Ailenin sağlamlığı millet ve insanlığın da sağlamlığı demektir. Bu konudaki bir ihmal bütün millet adına bir ihmal sayılır. Keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar ve gelip geçici hevesler üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vaat etmeyeceği gibi, millet bünyesinde de potansiyel bir huzursuzluk odağı olarak duracaktır. Zira o kurulurken, yümün ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır. Bu plânın vazgeçilmez temel taşı nikâhtır. Nikâha giden yolda nefsânîlik ve heveslerin bir yana bırakılarak mantığın, fikrin ve kalbin hâkim olması gerekir. Böyle bir izdivaçta dinî duygu ve düşüncenin esas alınmasının yararı ise tartışmadan varestedir. Zira kadın ve erkeğin Allah’la münasebeti yoksa onlardan meydana gelecek çocukların da şuurlu, hisli, dengeli, düzenli olmaları ve mesuliyet duygusu taşımaları da zor olacaktır.<span id="more-3522"></span></p>
<p>Temelinde yümün ve bereket olan bir ailede; yani sorumluluklarını yerine getiren kadın ve erkeğin beraberliği ile kurulan ve kuruluş aşamasında dikkat edilmesi gereken prensiplere riayet edilen bir yuvada, her şey yerli yerine oturacak ve bu yuva cennet köşelerinden bir köşe olacaktır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, mesut bir toplumu, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: <strong>“Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mü&#8217;min erkekler, mü&#8217;min kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”</strong> (Ahzab Sûresi, 33/35)</p>
<p>Âyet-i kerîmede üç temel unsura dikkat çekilmektedir: Sağlam inanç, engin ibadet ve güzel ahlâk… Öyle ise hem ferdin, hem ailenin, hem de toplumun huzur ve kurtuluşu ancak bu unsurlara riayetle olabilir. Dünya çapında ailenin sarsıntılar geçiriyor olması, bu prensiplere riayetteki ihmalin bir neticesidir.</p>
<p>Tarih boyunca birçok âlim, eğitimci, filozof ve idareci ailenin önemi üzerinde durmuş ve imkânları ölçüsünde bu konuda yazılar yazmış, projeler üretmiş, emirnâmeler çıkartmıştır. Çağları aşan düşünce ve yaklaşımlarıyla Mevlânâ da, işaret ettiğimiz temel prensipler muvacehesinde, aile ve evlilik konusunda açıklamalarda bulunan bir mürşid ve rehberdir.</p>
<p>Makalemizin başında, neden Mevlânâ’ya göre aile konusunu seçtiğimizi kısaca izah etmek istiyoruz: Mevlânâ, devrinin medreselerinde müderris olarak ders vermesine rağmen hep halk arasında, halkla beraber, bir halk adamı olarak yaşamıştır. Bu durum, onun hem sahih İslâm kültür ve yorumunu, hem de halkın örf ve âdetlerini eserlerine aktarmasını sağlamıştır. Mevlânâ bu arada aile konusuna da eserlerinde değişik yönlerden temas etmiştir.</p>
<p>Bu konuyu seçmemizde ikinci muharrik sebep şudur: Bilindiği gibi Batı’da Mevlânâ’nın eserleri zaman zaman çok satan eserler listesine girmektedir. Bu arada ailenin en çok sıkıntı yaşadığı yerler de Batı ülkeleridir. Elbette milletler arasında kültür farklılığı vardır; ancak evrensel prensiplerde insanlık birleşmektedir. Öyle ise, bu eserlerde bulunan aile ile ilgili evrensel bazı prensiplere dikkat çekmek önemlidir; zira ilgi ile okunan bu eserlerde aile problemlerine dair çözüm önerileri de bulunmaktadır. Aşağıda Mevlânâ’nın aile ve evlilik konusundaki bazı görüşlerini yorumlayarak sizlerle paylaşmak istiyoruz.</p>
<p><strong>İnsanlığın Ortak Âdeti: Evlilik</strong></p>
<p>Yüce Allah çift olarak yaratmış olduğu insanlara ‘biri diğerinin eşi’ anlamında ‘zevc’ adını vererek onları evliliğe teşvik etmiştir. Nitekim O, şöyle buyuruyor: <strong>“İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden evlenmeye müsait olanları evlendirin! Eğer fakir iseler, Allah lütfü ile onların ihtiyaçlarını giderir. Çünkü Allah’ın lütfü geniştir. Her şeyi hakkıyla bilir.”</strong> (Nur Sûresi, 24/32) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) evliliği teşvik etmiş ve kendisi de evlenmiştir. Zaten, Allah tarafından kadın ve erkeğin birbirlerine sevdirilmesinden ve evlilikteki peşin ücretlerden ötürü olmalı ki, insanlar ilk günden beri, zaruri birçok şeye gösterdikleri hassasiyetlerden daha fazlasını bu konuda göstermişler ve evliliği insanlığın ortak âdeti hâline getirmişlerdir. Konuyla ilgi sadece bir âyet ve bir hadîsi zikretmek istiyoruz: <strong>“O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır.”</strong> (Rûm Sûresi, 30/21) “Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümün nûru olan namaz.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1)</p>
<p>Evlilik beraberinde bir dizi mükellefiyet getirmektedir. Dolayısıyla hakkıyla bir evlilik herkes için mümkün olmayabilir. Kul hakkı, helâl kazanç, çocuk terbiyesi ve benzeri ailevî mükellefiyetleri gereğine uygun yerine getiremeyeceğini düşünen bazı kişilerin evlilik konusunda rahat davranmadıkları bilinmektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu mükellefiyetlere gücü yetmeyenlere oruç tutma gibi bazı tedbirlere müracaat etmelerini tavsiye etmiştir. (Buhârî, Nikâh 2) Az yeme, engin bir ibadet hayatı, boş vakitleri dolduracak meşru meşguliyetler de buna eklenebilir.</p>
<p>İslâm kültürü ve insanlığın ortak değerleriyle beslenen Mevlânâ konuyla ilgili şöyle demektedir: “Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolu, kıskançlığı törpüleme (def’ etme) zahmetini içerdiği, kadının yeme, giyme vb. isteklerine ve rencide edici söz ve davranışlarına katlanma zorluğunu taşıdığı için meşakkatli yoldur. Ama ancak bu yolla Muhammedî alamet ortaya çıkar.” (Mevlânâ, Fihi Mâfih s. 82) Evet, evlilik Efendimiz’in yoludur; ancak sorumluluk kadar fedakârlık da gerektirmektedir. Meselâ kişi kızını kıskanır, ama onu bir erkekle evlendirir ve onun eşinin bazı nahoş söz ve davranışlarına katlanır. Diğer taraftan özellikle erkeğin geçim masraflarını karşılaması noktasında zorluklara göğüs germesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Ama her şeye rağmen ya evlenmeli ya da engin bir ibadet ve zühd hayatı yaşamalı; üçüncü bir yol tercih etmek şehvete mağlubiyeti beraberinde getirecektir ki, o da şeytanın ağına düşmek demektir. Mevlânâ şehvet konusunu uzun uzun anlattıktan sonra sözünü şöyle bağlar: “Evlilik, (şeytanın ağına düşmemek için) ‘lâ havle’ çekmeye benzer; mademki yeme-içmeye düşkünsün vakit geçirmeden evlen de şehvet seni belâya düşürmesin. Aksi takdirde bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar.” (Mesnevî, 5/1375–1377) Yani şeytan günaha düşürmek için bekâr kimseyle çok uğraşır. Hele bu insan yeme-içmeye de düşkünse şeytanın işi daha da kolay olacaktır. Öyle ise aşılması zor işler karşısında ‘lâ havle…’ çekerek Rabbimize sığındığımız gibi, bu noktada da evlenerek O’na sığınmalı ve şeytanın oyununu boşa çıkarmalıyız. Aksi takdirde kedinin fırsat kollayıp ev sahibinin bir gafleti anında yağlı kuyruğu kapması gibi şeytan da ilk fırsatta bizi istenmeyen yollara sürükleyebilir.</p>
<p><strong>Evliliğin Temel Prensiplerinden: Denklik</strong></p>
<p>Evlilik, sadece bir kadın ve erkeğin nikâhlanıp yuva kurması değildir; o aynı zamanda birçok kişiden oluşan iki ailenin akrabalık bağlarıyla birbirlerine bağlanmaları, bazen birbirlerinden sorumlu olmaları, aynı tasa ve sevinci paylaşmaları, ortak veya sık sık çakışan bir hayat yaşamaları ve birbirleri yüzünden değer veya değersizlik kazanmaları demektir. Öyle ise evlilikte sadece kadın ve erkeğin bu işe karar vermeleri yeterli değildir. Ailelerin, özellikle de kız tarafının onayı alınmalıdır. Zira ortaya çıkacak yeni durum onları da yakından ilgilendirmektedir. İşte evlilikten söz eden İslâmî eserlerde dile getirilen denklik (küfüv) konusu bu meseleyi işlemektedir.</p>
<p>Denklik, evlenecek kız ve erkeğin din, ahlâk, karakter, soy, fizik, yaş, servet ve meslek gibi konularda mümkün mertebe birbirine yakın değerler taşıması demektir. İslâm hukukunda denklikten maksat, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de yeni akrabalar arasında saadet, huzur ve sevgiye vesile olacağı düşünülmüştür. Dikkat edilirse denklik, erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Öyle ise evlilikte denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yani bir erkeğin, evleneceği kadına, din, ahlâk, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması gerekir. Bu durum kadını korumak içindir; zira denkliğin olmamasından doğacak sıkıntılar daha çok kadını ve onun akrabalarını etkileyecektir. Nitekim Efendimiz de: <em>“Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velileri evlendirsin…”</em> (ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, 3/196) buyurmuştur.</p>
<p>Mevlânâ da kadın-erkek denkliğine kâinattan fıtrî misâller vererek güzel benzetmelerle vurguda bulunur:</p>
<blockquote><p>“Eşlerin birbirine benzemesi lâzım; ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!</p>
<p>Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.</p>
<p>Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu?</p>
<p>Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü?</p>
<p>Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç bineğin üstünde doğru duramaz.” (Mesnevî, 1/2309–2311.)</p></blockquote>
<p>Evet, hayatın bütününde bir denklik, bir ölçü, bir tenasüp bulunmaktadır. Ayağa giyilecek ayakkabının çiftlerinden, kapının kanatlarına varıncaya kadar bir tenasüp, bir uygunluk vardır. Hattâ denklik sadece ebatlarda değil kullanılan malzemede de olmalıdır: “Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden&#8230; Böyle şey olur mu hiç?”</p>
<p>Aslanın eşi de bir aslan olmalı, kim görmüş aslanın bir kurtla evlendiğini? Öyle ise, “Nikâhta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lâzım, yoksa iş bozulur, geçim olmaz.” (Mesnevî, 4/196, 197)</p>
<p>Evlenecek kişilerin karşı tarafta olmasını arzu ettiği özellikler konusu da denklikle ilgidir. Bu konuda da bazen yanlışlıklar yapılmakta ve neticede pişmanlıklar yaşanmaktadır. Zenginlik, güzellik, kariyer, şöhret vb. hususlar aranan şartlar arasında akla ilk gelenlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda da bize yol göstermekte ve zamanın eskitemeyeceği şu prensipleri emretmektedir: “Bir kadınla umumiyetle dört hasleti için evlenilir: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı tercih et…” (Müslim, Radâ 54) Öncelik sırası dindarlıkta olmakla beraber, diğer hasletlerin hiç hesaba katılmaması gerektiği anlaşılmamalıdır. Ancak bâki kalan ve çoğu zaman diğerlerinin yokluğunu aratmayan temel haslet dindarlıktır.</p>
<p>Mevlânâ, âdeta bu hadîs-i şerifi şerh mahiyetinde şu açıklamalarda bulunmaktadır:</p>
<blockquote><p>“Malın sebatı yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir.</p>
<p>Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile renk solup sararıverir.</p>
<p>Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler malla, mülkle gururlanır.</p>
<p>Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir âr olur.” (Mesnevî, 6/258).</p></blockquote>
<p>Evet, ne malın ne güzelliğin kararı var; ne de soy-sop yalnız başına yeterli bir fazilettir. Belki en güzeli dört hasletin de bir arada olmasıdır. Ancak bu da kolay bir şey değildir. Hele günümüz gibi asaletle bayağılığın birbirine karıştığı; zenginliğin çoğu zaman gayrimeşru yollarla elde edildiği ve güzelliğin de estetik ameliyattan farklı ilâçlar kullanmaya varıncaya kadar birçok yolla âdeta ayağa düştüğü bir dönemde dindarlığın tercihte en güzel vasıf olduğu bir kez daha tasdik edilmiş olmaktadır.</p>
<p><strong>Boşanma Modası veya Hastalığı</strong></p>
<p>Evlilik, birçok yanlarıyla farklı yaratılmış iki insanın ömür boyu ve her yönüyle ortak bir hayat yaşamak ve nesillerini devam ettirmek niyetiyle kurdukları tabiî ve insanî bir beraberliktir. Bu farklılıklarla birlikte söz konusu ortaklığın devam edebilmesi şahsî hayata sınır koymakla mümkün olabilecek, dolayısıyla fedakârlık gerektirecektir. Farklılıkların çokluğuna göre fedakârlık da artacaktır. Elbette iş çekilemez hâle geldiğinde yani karşılıklı olarak yapılacak fedakârlık kalmadığında son çare bu beraberliğin bozulması olacaktır. Ancak, daha önce sanayileşmiş Batı ülkelerinde, son zamanlarda da bizde boşanma oranları ciddi bir yükseliş göstermekte, fedakârlığın, ‘hayata sınır koymama’ prensipsizliğine kurban edildiği; bunun da aile kurumunu tahrip ettiği görülmektedir. 26 Aralık 2005 tarihli gazetelerde yayımlanan konuyla ilgili bir haber şu şekildedir: “Son 10 yıldaki boşanma oranları evlilikte bir yıl dolmadan ‘şipşak boşanmaların’ arttığını gösterdi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılından 2004 yılına kadar olan dönemin ekonomik ve sosyal göstergelerinden oluşturduğu ‘İstatistikî Göstergeler 1923–2004’ isimli yeni yayında Türkiye’deki boşanma istatistiklerine de yer verdi. TÜİK’in verilerine göre, 1993 yılında 27 bin 725 olan boşanma sayısı yüzde 80,7 oranında artarak 50 bin 108’e ulaştı… 2003 yılındaki 50 bin 108 boşanmadan yüzde 93’üne geçimsizlik gerekçe gösterildi.” Durumun vahametini ortaya koymak için başka söze gerek yok sanırım.</p>
<p>Mevlânâ’nın bir hikâye kahramanına söylettiği bu konudaki fikirleri ise kısaca şöyledir:</p>
<blockquote><p>“Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan! (terk eden)</p>
<p>Bana hiç bakmıyorsun, neden? Ne vakte dek bu horlukta kalacağım?”</p>
<p>Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum.</p>
<p>Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.”</p>
<p>Kadın, gömleğinin yenini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi.</p>
<p>Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi?”</p>
<p>Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor.</p>
<p>Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün!</p>
<p>Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı? Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı?” (Mesnevi, 6/1758–1768).</p></blockquote>
<p>Mevlânâ bu dizelerinde asırlar öncesinden boşanmaların en önemli sebebi olan geçim darlığına temas etmektedir. Günümüzde de moda, reklâm ve gelenek-görenek baskısı altında kalan birçok ailede, sonu boşanma ile biten huzursuzluklar baş göstermiştir. Oysa bir karar verilerek aile kurulmuş ve imkânlar ölçüsünde bir geçim sağlanmaktadır. Zaten evlilikte bereket de bulunmakta; hele çocuklar eklenince Rabbimiz onların da rızkını ayrıca göndermektedir. Öyle ise, evin geçiminden sorumlu olan erkeğin didinip çabalaması şartıyla, evde bazı eksikler olsa da buna elbirliği ile sabredilmeli, başka önemli sebepler olmadıktan sonra boşanma yoluna gidilmemelidir. Zira evlilik fedakârlık ister, zorlukları beraber göğüslemeyi gerektirir. Karşılıklı sevgi, saygı, güven ve işbirliği ile -bazı maddî imkânlar eksik olsa bile- atalarımızın deyimiyle, samanlık seyran olabilir. Suiistimaller olmadıktan sonra Mevlânâ’nın deyimiyle en kötü geçim en güzel zannedilen ayrılık ve boşanmadan daha evlâdır.</p>
<p>Mevlânâ bir evliliğin devam etmesi için asgarî geçim standardını da tespit etmiş gibidir: Lüks olmasa da yeme ve giyinme ihtiyacını karşılamak… Bu imkâna sahip kişiler, dediğimiz gibi başka bir mücbir sebep olmadıktan sonra, boşanmamalı ancak meşru dairede imkânların arttırılması gayreti içine girmelidirler.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi Mevlânâ’dan, sadece tasavvufî konular veya sema değil, günümüz insanlığının ana problemlerinden biri hâline gelen aile kurumunu ıslaha yönelik alacağımız dersler de vardır. Eserlerinde konuyla ilgili başka detaylar olmasına rağmen biz sadece birkaç meseleye temas ettik. İnşaallah Mevlânâ, bu ve benzeri konularda da kendisini sevenlerin ilgisini çeker ve yollarını aydınlatır.</p>
<p> <br />
* Y. Y. Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
<span style="text-decoration: underline;">Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE</span><br />
<a href="mailto:ayuce@yeniumit.com.tr">ayuce@yeniumit.com.tr</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/mevlana%e2%80%99ya-gore-evlilik-ve-aile.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah Resûlû&#8217;nün (s.a.s) Eşleri O&#8217;na Karşı Nasıl Davranırdı?</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/allah-resulunun-sas-esleri-ona-karsi-nasil-davranirdi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/allah-resulunun-sas-esleri-ona-karsi-nasil-davranirdi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 19:10:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'da Evlilik ve Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz (s.a.v)]]></category>
		<category><![CDATA[Sorularınız, Sorunlarınız]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Resûlû'nün (s.a.s) Eşleri O'na Karşı Nasıl Davranırdı?]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz eşlerine nasıl davranırdı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3518</guid>
		<description><![CDATA[Yüce Yaratıcı&#8217;nın insanlığa en son rehber olarak gönderdiği Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) ve ailesinin hayatı, Müslümanlar için güzel misâllerle doludur. Bu güzel misâllerden biri de ezvâc-ı tâhirâtın Efendimiz&#8217;e (s.a.s.) karşı davranışlarıdır. Zira onları eğiten, yetiştiren, onlara hayatın her alanında nasıl davranılması gerektiğini öğreten bizzat Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) kendisidir. Kendisidir; zîrâ O&#8217;nun en yakın ve müdavim talebeleri, o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yüce Yaratıcı&#8217;nın insanlığa en son rehber olarak gönderdiği Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) ve ailesinin hayatı, Müslümanlar için güzel misâllerle doludur. Bu güzel misâllerden biri de ezvâc-ı tâhirâtın Efendimiz&#8217;e (s.a.s.) karşı davranışlarıdır. Zira onları eğiten, yetiştiren, onlara hayatın her alanında nasıl davranılması gerektiğini öğreten bizzat Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) kendisidir. Kendisidir; zîrâ O&#8217;nun en yakın ve müdavim talebeleri, o kutlu hanenin sakinleri olan ezvâc-ı tâhirâttır. Bu makalede, Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in, annelerimiz olarak takdim ettiği Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) eşlerinin, O&#8217;na karşı davranışları, münasebetleri ve O&#8217;nunla nasıl geçindikleri gibi hususlar ele alınacak, böylece mü&#8217;min kadınlar için, ideal bir eş olmanın mükemmel örnekleri sergilenmiş olacaktır.</p>
<p><strong>1. Eşleri, Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) yakınlarına her türlü iyiliği yaparlardı</strong></p>
<p>Evlilik, sadece iki kişinin beraberliğini değil, en yakın ve dar daireden en uzak ve geniş daireye kadar pek çok insanın yakınlaşmasını, birbirleriyle akraba olmasını da temin eder. Eşlerin anne-babası, dayı, hala, teyze, onların çocukları… derken geniş bir aile meydana gelmiş olur. İşte bu geniş ailede her iki tarafın herhangi bir ayrıma gitmeden, birbirinin akrabasını kendi akrabası gibi bilmesi, saygı ve sevgi göstermesi gerekir. Günümüzde parçalanan evliliklere bakıldığında, bunun temel sebeplerinden birinin bu olduğu görülür. Hanım, eşinin baba ve annesini kendi öz baba ve annesi; bey de hanımının ebeveynini kendi baba ve annesi görmelidir. Böyle bir davranış, eşlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygılarının bir belirtisi olduğu gibi bu sevgi ve saygının daha da artmasına bir vesiledir. Zira bir kişinin sevdiğinin sevdiği, o kişinin de dostu ve sevdiği konumundadır.<span id="more-3518"></span></p>
<p>Bu konuda Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) vefalı eşi Hz. Hatice, Efendimiz&#8217;e (s.a.s.) sevgisini, O&#8217;nun yakınlarına gösterdiği iyiliklerle ortaya koymuş, O&#8217;nun hatırına akrabalarını da sevmiş, onların yardımlarına koşmuş ve onlara eşinden dolayı ayrı bir değer vermiştir.<br />
Vefa insanı Allah Resûlü (s.a.s.), düğününe süt annesi Halime&#8217;yi de davet etmeyi unutmamıştı. Bu buluşmada Hz. Hatice kayın validesi konumunda bulunan Halime&#8217;ye oldukça fazla ilgi göstermişti. Hattâ düğünden sonra süt oğlu Muhammed&#8217;i (s.a.s.) görmeye geldiği zaman, Hz. Hatice ona çok sayıda dişi deve hediye etmişti. Bu yüzden, yaşlı kadın yuvasına minnet ve şükran duyguları ile dönmüştü. Bu iyilik sadece o günden ibaret kalmamıştı. Halime, bir defasında kuraklık yüzünden çektiği sıkıntıları anlatmak için Hz. Hatice&#8217;nin yanına geldiğinde, bu defa da Hatice Vâlidemiz ona 40 koyun ile bir binek devesi hediye etmişti.1</p>
<p>Halime evine kendisine Hz. Hatice tarafından hediye edilen deve ve koyunlarla dönüyordu. Hz. Hatice&#8217;nin iyilik yaptığı, eşinin öz annesi değil, çocukken ücret karşılığında süt emzirdiği bir sütanneydi. Sütanneye bu kadar iyi davranan, hediye veren Hz. Hatice Vâlidemiz, kim bilir eşinin öz annesini görseydi, ona nasıl davranır, nasıl saygı gösterir ve eşine olan sevgisini ona karşı hangi iyiliğiyle zirveye taşırdı!</p>
<p>Hz. Hatice Vâlidemiz&#8217;in konuyla alâkalı diğer bir örnek davranışı da Hz. Ali&#8217;yi yanına almasıydı. Allah Resûlü (s.a.s.), dedesi Abbdulmuttalip vefat edince, Hz. Ali&#8217;nin de babası olan amcası Ebû Talip&#8217;in yanında hayatını geçirmişti. O Ebû Talip ki, maddî durumu çok da iyi olmamasına rağmen Resûlullah&#8217;ı (s.a.s.) yanına almış, O&#8217;na kendi evlâtlarından daha fazla alâka ve sevgi göstermiş, yetimliğin verdiği sıkıntıları yaşatmamaya son derece gayret sarfetmişti. Daha doğrusu candan bir baba ve hâmî olmuştu. Resûlullah (s.a.s.) evlenince, Hz. Hatice&#8217;nin servetiyle insanlara sahip çıkmak ve gönüllere girmek için geniş imkânlara sahip oldu. Vefa insanının kendisine gösterilen vefayı unutması zaten söz konusu olamazdı. Amcası oğlu Ali&#8217;yi yanına almayı, onun ihtiyaçlarını üstlenmeyi istiyordu. Böylece amcasının iyiliklerinin karşılığını vermiş, yakın bir akrabasının elinden tutmuş olacaktı. Allah Resûlü&#8217;nün bu niyetini öğrenen saygılı ve vefalı eş, gönülden bir istekle hemen Hz. Ali&#8217;yi evine getirmesini söyledi. Allah Resûlü de henüz küçük bir çocuk olan Hz. Ali&#8217;yi yanına aldı ve ona bir baba şefkatiyle hâmîlik yaptı.</p>
<p>Aslında, Hz. Hatice böyle bir durumu -gayet tabiî olarak- kabul etmeyebilirdi. Fakat karşılıklı sevgiye dayalı ve birinin sevdiğini diğerinin de sevmesine bağlı bir evlilik hayatının gereği olarak, o büyük kahraman hanım eşinin arzularını kendi arzularıyla aynileştiriyor ve bir mânâda onda fânî oluyordu. Pek çok faziletinin yanında bu davranışları da onu, dünyanın en şerefli makamına çıkarıyordu.</p>
<p><strong>2. Sevdikleri bir şeyi gördüklerinde hediye ederlerdi</strong></p>
<p>Hediyeleşme, eşler arasındaki sevgiyi ziyadeleştirir. Zaten Allah Resûlü (s.a.s.) de hediyeleşmeyi tavsiye ederek, dikkatleri onun sevgi arttırıcı rolüne çekmektedir. Hz. Hatice zengin olduğundan -o günün Arabistan&#8217;ında yaygın olduğu şekliyle- köleleri vardı. Bunlardan Zeyd b. Harise&#8217;yi Allah Resûlü (s.a.s.) çok sevmişti. Hz. Hatice, Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) Zeyd&#8217;i çok sevdiğini hissedince, ona hediye etti. Allah Resûlü de Zeyd&#8217;i hürriyetine kavuşturarak kendisine evlât edindi. Bundan sonra herkes Zeyd&#8217;e (r.a.) Resulullah&#8217;ın oğlu nazarıyla bakıyordu. Bu davranışıyla vefalı eş, sevgisini bir defa daha göstermiş oluyordu.</p>
<p><strong>3. Sıkıntılar karşısında teselli ederlerdi</strong></p>
<p>Hayat, imtihanlarla doludur. İnsan karşılaştığı sıkıntıları zaman zaman biriyle paylaşma ihtiyacı hisseder. Acılar paylaşıldıkça azalır, dertler teselli edilince diner. İmtihanların en ağırı, en büyüğü şüphesiz Hz. Peygamber&#8217;in imtihanıydı. Allah Resûlü (s.a.s.) gerek peygamberliğin başlangıcındaki sıkıntılarda, gerekse daha sonra kavmi tarafından değişik vesilelerle ağır hakaretlere maruz kaldığında, en sıcak ilgi ve teselliyi eşi Hz. Hatice&#8217;de buluyordu.</p>
<p>Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) Hira&#8217;da Cibril&#8217;le ilk defa karşılaşıp, &#8220;Oku!&#8221; emrini alınca, kalbi ürpererek eve dönmüştü. Allah Resulü, Hz. Hatîce&#8217;ye: &#8220;Kendimden endişe ediyorum.&#8221; deyince, o vefalı eş, Resûlullah&#8217;ı (s.a.s.) samimi ve güzel sözlerle teselli etmişti. (Buharî, Bed&#8217;ül-Vahy 7)</p>
<p>Efendimiz&#8217;in Peygamberliğin ağır yükü karşısında en büyük yardımcısı yine Hz. Hatice&#8217;ydi. O büyük hanım, Resûlullah&#8217;ı (s.a.s.) teselli ediyor, O&#8217;na büyük bir şefkatle yaklaşıyor ve devamlı O&#8217;nun yanında bulunarak ilk günlerdeki heyecan ve korkuyu atlatmasını sağlıyordu. Aslında bu, Hz. Hatice&#8217;nin büyüklüğünü gösteriyordu. Böyle bir durumda başka biri eşine karşı gelebilir, ondan uzaklaşabilir, hattâ onun karşısında yer alabilirdi.</p>
<p>Allah Resûlü (s.a.s.) hem risaletin ağır yükü hem de Mekkelilerin çeşitli sözlü ve fiilî sataşmaları karşısında sığınacak yer olarak Hz. Hatice&#8217;yi buluyordu. Zaten Allah Resûlü&#8217;ne ilk olarak o inanmıştı.</p>
<p><strong>4. Resûlullah&#8217;a (s.a.s.) maddî destek olurlardı</strong></p>
<p>Servet, Allah&#8217;ın insanlara imtihan için verdiği bir vasıtadır; bazı kimselerin Cennet&#8217;e girmesine vesile olduğu gibi, bazılarının da yerin dibine batmasına sebeptir. Hz. Hatice&#8217;nin serveti hayırlı bir yolda harcanıyordu. Allah Resûlü (s.a.s.) bu serveti önce İslâm&#8217;ı anlatmak için kurduğu ve insanları davet ettiği sofralarda, köleleri efendilerinden alıp hürriyete kavuşturmada, çoğu fakir olan Müslümanların ihtiyaçlarını gidermede, özellikle de zalim Mekkelilerin muhasara yapıp, her şeyi yasakladıkları yıllarda &#8220;Şi&#8217;b-i Ebi Talip&#8221; tepesinde mecburî ikamete maruz bırakılan Müslümanların yardımına koşmada harcadı. Allah Teâlâ, helâl olan bu serveti, belki de en mukaddes yolda harcatıyordu. Zaten haram olan bir servet, böyle mukaddes bir yolda harcanamazdı!</p>
<p>Hz. Hatice Vâlidemiz&#8217;in o büyük servetinden, peygamberliğin daha ikinci veya üçüncü senesinde, neredeyse bir şey kalmamıştı. O koca servet, İslâm&#8217;ı tebliğ yolunda âdetâ eriyip gitmişti.</p>
<p><strong>5. Üvey çocuklarına bir öz anne gibi bakarlardı</strong></p>
<p>Hz. Hatice Vâlidemiz vefat ettiğinde arkada yetimler bırakmıştı. Bu yetimlerin içinde gelecekte büyük velilere analık yapacak Hz. Fatıma da vardı. Daha sonra evlendiği eşleri, Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) yetimlerine kendi öz evlâtları gibi bakıyor ve ihtimam gösteriyorlardı.<br />
Meselâ Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) Sevde Vâlidemiz&#8217;le nikâhı Mekke&#8217;de iken kıyılmıştı. Aynı zamanda Sevde Vâlidemiz&#8217;in de yetimleri vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bu yetimlere, hiçbir ayırım yapmadan kendi öz çocukları gibi muamele ediyordu. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), eşlerinin yetimlerine öz evlât olarak baktığı gibi, onlar da Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) yetimlerine öz anne gibi davranıyor, onlara annelerinin yokluğunu hissettirmemeye gayret ediyorlardı. Sevde Vâlidemiz hayatı boyunca bu konuda örnek olmuş, Efendimiz&#8217;in (s.a.s.) çocuklarına annelik yapmış ve onlara asla annelerinin yokluğunu hissettirmemiştir. Zaten hissettirmesi de mümkün değildi. Zira onlar, Kâinat&#8217;ın Efendisi&#8217;nin evlâtlarıydı. O mübarek kadın, eşine olan sevgisini, belki de eşinin çocuklarına olan mükemmel şefkatiyle izhar ediyordu.</p>
<p><strong>6. Meydana gelen kırgınlıklarda hemen ayrılmayı düşünmezlerdi</strong></p>
<p>İnsanların söz veya tavırlarında zaman zaman nahoşluklar olabilmektedir. Sabır da, esasen böyle zamanlarda gösterilir. Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) eşleri arasında nadiren de olsa küçük memnuniyetsizlikler olabiliyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunu, uzun süreli kırgınlığa, meseleyi derinleştirmeye dönüştürmüyor; ayrılma gibi son derece sevimsiz bir noktaya taşımıyorlardı. Hangi mülâhaza ile olduğunu bilemediğimiz bir hâdise karşısında Allah Resûlü (s.a.s.), Sevde Vâlidemiz&#8217;i boşamak istemişti. Sevde Vâlidemiz bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Ve hemen Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) huzuruna koştu. Hattâ araya vasıtalar koydu ve yalvarırcasına şöyle dedi:</p>
<p><em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü! Sen&#8217;den dünyalık hiçbir şey beklemiyorum. Bana ayırdığın bir günü de Aişe&#8217;ye verdim. İstersen ömür boyu benim hatırımı sormak için dahi yanıma uğrama. Ama ne olur beni nikâhın altında bulunmaktan mahrum etme! Ben âhirete de Sen&#8217;in nikâhlın olarak gitmek arzusundayım. Başkaca da hiçbir düşüncem yok.&#8221;</em> (Heysemî, Zevâid, 7/246) Onun bu arzusu Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından kabul edildi ve Sevde Vâlidemiz ezvâc-ı tâhirâttan biri olarak kaldı.</p>
<p><strong>7. Resûlullah&#8217;a (s.a.s.) asla zorluk çıkarmazlardı</strong></p>
<p>Tevazu Âbidesi&#8217;nin evi, oldukça sadeydi. Zira O (s.a.s.), toplumundaki en sade hayatı yaşayan kişiydi. İsteseydi en lüks bir hayatı tercih edebilirdi. Ancak asıl yaşanacak yerin âhiret yurdu olduğunu çok iyi biliyor ve buna göre hayatını şekillendiriyordu. Bir de o kutlu ev, kıyamete dek gelecek bütün mü&#8217;minlerin örnek alması gereken bir ev olacaktı. Dolayısıyla oldukça sade ve basitçeydi. Bu mutlu ev -bizlerin bugün zannettiği gibi- fizikî bakımdan şatafatlı, içi değerli eşyalarla dayalı döşeli, içinde lüks ve konforun bulunduğu bir ev değildi. Duvarları kerpiçten, çatısı da hurma dallarındandı. Ancak içindekiler, dünyanın en mutlu insanıydı. Zaten saadet ve mutluluğun kaynağı da, sahip olunan kıymetli eşyalar değildi. Öyle olsaydı, günümüz dünyasının insanı, konforun her türlüsüne sahip olduğu hâlde, mutsuz olmazdı, evlilikler kısa bir süre sonra kâbusa dönmezdi, mahkemeler boşanma davalarıyla dolup taşmazdı.</p>
<p>Ümm-ü Seleme Vâlidemiz (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) ile evlendiğimde Zeynep binti Huzeyme&#8217;nin odasına yerleştim. Orada bir toprak çanak -içinde biraz arpa-, bir el değirmeni, taştan yapılmış bir çömlek ve ayrıca başka bir çömlek buldum. Çömleğin içerisinde erimiş birazcık yağ vardı. O arpayı alıp el değirmeninde öğüttüm. Sonra onu çömlekte bulamaç yaptım. Biraz da içine yağ katıp bir yemek yaptım. İşte bu yemek Resûlullah (s.a.s.) ile ev halkının düğün gecesi yemeği oldu.2</p>
<p>Hz. Ömer (r.a.), kızı Hz. Hafsa&#8217;ya Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) ev hayatını sormuştu:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;nün giydiği en kıymetli elbise neydi?&#8221;<br />
&#8220;İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri onlarla karşılar, cuma hutbelerini bunlarla okurdu.&#8221;<br />
&#8220;Peki yediği en iyi yemek neydi?&#8221;<br />
&#8220;Bizim yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi. Ekmek sıcak iken yağ sürer, yumuşatırdık. Bunu güzel bulduğumuz için misafirlerine de ikram ederdik.&#8221;<br />
&#8220;Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde yaygı olarak kullandığınız en geniş, en rahat yaygı neydi?&#8221;<br />
&#8220;Kalınca kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı. Yazın dörde katlar, altımıza yayardık. Kış gelince de, yarısını altımıza yayar, yarısını da üstümüze örterdik.&#8221;3</p>
<p>Mutluluk kanaatte, dünyaya dünya kadar ehemmiyet vermede, ebedî yurt âhirette de beraber olacaklarına inanmalarındaydı. Zaman zaman küçük bazı kırgınlıklar olsa da: &#8220;Önemli değil, bu da geçer! Bu da insandır!&#8221; deyip meseleyi büyütmemelerindeydi. İşte Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) o mümtaz eşleri, bu şartları paylaşıyorlardı; ama bir itirazları olmuyordu; kanaat, en büyük zenginlikleriydi. Zaten asıl zenginlik de kanaat değil miydi?</p>
<p><strong>8. O&#8217;nu kırmamaya özen gösterirlerdi</strong></p>
<p>Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) eşlerinin de birer insan olarak zaman zaman alındıkları durumlar oluyordu. Ancak onlar hiçbir zaman bunları kalblerinin derinliklerine gömmüyorlar ve kalıcı hâle gelmesine müsaade etmiyorlardı. Onlar bu durumdan hemen uzaklaşıyor, asla davranışlarına yansıtmıyorlardı. Fakat o engin firaset sahibi Allah Resûlü (s.a.s.) onların böyle zamanlardaki psikolojilerini çok iyi biliyordu. Bir defasında Resûlullah (s.a.s.): &#8220;Ey Ayşe! Ben senin benden ne zaman hoşnut olduğunu ve ne zaman da olmadığını çok iyi bilirim.&#8221; buyurdu. Hz. Ayşe (r.anhâ) de:</p>
<p>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü bunu nasıl bilirsin?&#8221; diye sorunca Resûlullah (s.a.s.), &#8220;Benden memnun olduğun ve kırgınlığını gizlemeye çalıştığın zamanlarda: &#8220;Muhammed&#8217;in Rabb&#8217;i hakkı için öyle değildir!&#8221; dersin. Benden memnun olmadığın zamanlarda da: &#8220;İbrahim&#8217;in Rabb&#8217;i hakkı için öyle değildir!&#8221; dersin ve adımı anmazsın.&#8221; Davranışlarındaki mânâları bile sezen firaset sahibi Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) bu mukabelesi karşısında Hz. Ayşe Vâlidemiz (r.anhâ):</p>
<p>&#8220;Evet, vallahi aynen dediğin gibidir ey Allah&#8217;ın Resûlü! Ancak ben sizden memnun olmadığım sıralarda bile sadece adınızı anmam, yoksa sevginiz daima içimde yaşamaktadır.&#8221; (Buharî, Nikah 108) buyurarak, sevgisinin hiçbir zaman kalbinden çıkmadığını ifade etmiştir.</p>
<p><strong>9. O&#8217;nu (s.a.s.) anne-babalarına tercih ederlerdi</strong></p>
<p>Peygamberini sevmek, O&#8217;na itaat etmek, O&#8217;na yapılan hakaretleri sanki kendisine yapılıyormuş gibi kabul etmek ve makul ölçüler çerçevesinde bunlara cevap vermek mü&#8217;min olmanın gereklerindendir. Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) eşleri bu konuda da örnek davranışlar sergilemişlerdir.</p>
<p>Bir Yahudi, Peygamber Efendimiz&#8217;in yanına gelerek &#8220;es-Selâmü aleyküm&#8221; der gibi yapmış, fakat, &#8220;es-Sâmü aleyküm&#8221; demişti. İbrânî dillerinde, &#8220;sâm&#8221; ölüm demekti; &#8220;es-Sâmu aleyküm&#8221; ise, &#8220;Ölüm sizin üzerinize olsun, canınız çıksın!&#8221; mânâsına gelmekteydi. Onun maksadını anlayan Hz. Ayşe Vâlidemiz duramayıp, &#8220;Ölüm, gazap ve lânet sizin üzerinize olsun; Allah canınızı alsın!&#8221; diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuştu. (Buharî, Edeb 35, 38)</p>
<p>Diğer bir örnek de Ümmü Habibe Vâlidemiz&#8217;in, babasına karşı Resûlullah&#8217;a (s.a.s.) gösterdiği sevgi ve saygıdır. Babası Ebû Süfyan, Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) Hudeybiye Anlaşması&#8217;nın süresini uzatması için Medine&#8217;ye gelir. Ancak haksız oldukları için hiç kimse onunla görüşmek istemez. Mekke&#8217;nin temsilcisi yalnız başına kalır. &#8220;Acaba kızım bana aracılık yapar da O&#8217;nunla (s.a.s.) görüşmemi sağlar mı?&#8221; düşüncesiyle kızının evine gider. Eve girince Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) üzerinde yattığı yatağın üzerine oturmak ister. Ancak hemen Ümmü Habibe Vâlidemiz yatağı toplar. Ebû Süfyan kızının bu davranışı karşısında şaşırır ve sorar:<br />
&#8220;Kızım yatağı mı babana layık görmedin, yoksa babanı mı yatağa layık görmedin?&#8221; Ümmü Habibe&#8217;nin (r. anha) cevabı müthiştir. Zira Resûlullah (s.a.s.), onun gözünde her şeyin ötesindedir. Şöyle der: &#8220;Bu yatak Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) yatağıdır. Sen ise müşrik bir insan olduğundan necissin.&#8221; Bu müthiş söz, Ebû Süfyan&#8217;ı beyninden vurmuş ve: &#8220;Kızım benden sonra ne kadar da değişmişsin!&#8221; demişti.4</p>
<p><strong>10. Dünyaya karşı O&#8217;nu tercih ederlerdi</strong></p>
<p>Dünya, evi olmayanın evi, malı olmayanın malıdır ve gerçek mânâda aklını kullanmayanlar, yatırımlarını ancak ona yaparlar. Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) mübarek eşleri, böyle bir dünya karşısında Resûlullah&#8217;ı tercih ediyorlardı. Zaman zaman dünyaya karşı içlerinde bazı istekler olsa da, Efendimiz&#8217;in (s.a.s.) gösterdiği ideal ufku hemen anlıyor ve durmaları gereken yerde duruyorlardı.</p>
<p>Hicretin 5. yılından sonra, Müslüman toplumunun maddî şartları nispeten iyileşmişti. Ezvâc-ı tâhirât da bu refahtan biraz istifade etmek istiyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) isteseydi bunları temin ederdi. Fakat o zühd prensibini ve yoksul Müslümanların hayat standartlarını esas aldığından, ilahî irşadla buna razı olmadı. Hattâ ciddî bir imtihan geçirdi. Âyetlerin talimatıyla bütün eşlerini boşamak durumu ile karşı karşıya geldi. Eşlerini, alışageldikleri sade hayata devamla boşanma arasında muhayyer bıraktı. Onlar neticede dünya refahını değil, Hz. Peygamber&#8217;le (s.a.s.) olan beraberliği tercih ettiler.</p>
<p>Hz. Cabir b. Abdullah&#8217;tan rivayet edilen bir hadîse göre: &#8220;Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.), Efendimiz&#8217;i (s.a.s.) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber&#8217;in de (s.a.s.) sessiz olduğunu gördüler. Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ömer&#8217;e (r.a.) hitaben: &#8220;Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar.&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) kızlarını azarladı ve: &#8220;Niçin, Nebî&#8217;yi (s.a.s.) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri O&#8217;ndan istiyorsunuz?&#8221; dediler.<br />
Allah Resûlü (s.a.s.) ilk defa Hz. Ayşe Vâlidemiz&#8217;i çağırdı ve ona: &#8220;Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama, baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.&#8221; dedi. Sonra da mevzunun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hz. Ayşe&#8217;nin cevabı tam sıddîk babanın, sıddîka kızına yakışır şekildeydi: &#8220;Ya Resulallah! Ben ana ve babamla bu mevzuda mı konuşacağım? Vallahi, ben Allah ve Resûlü&#8217;nü tercih ediyorum.&#8221; dedi.</p>
<p>Daha sonrasını Vâlidemiz şöyle anlatıyor: &#8220;Allah Resûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütalâa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler&#8230;&#8221;5</p>
<p>Rivayetten de anladığımız üzere Resulullah&#8217;ın (s.a.s.) eşleri, birer insan olmaları hasebiyle durumlarının iyileştirilmesini istemişler. Resûlullah (s.a.s.) da onların bu isteklerini uygun bulmamış, âyetlerle de olmaları gereken yerde durmaları istenmiştir.</p>
<p>Burada gerek Hz. Hafsa Vâlidemiz&#8217;in, gerekse babası Hz. Ömer&#8217;in (r.a.) durumu da oldukça önemlidir. Hafsa Vâlidemiz dünya karşılığında Resûlullah&#8217;ı (s.a.s.) tercih etmiştir. Çünkü o Hz. Ömer gibi bir babanın kızıdır. Hem öyle bir babadır ki, yukarıdaki rivayette de gördüğümüz gibi, kızını azarlamış, hattâ bir ceza verilmesi gerekirse bizzat kendisinin vereceğini bildirmiş ve Resûlullah&#8217;a (s.a.s.), boşayacaksa bile son derece rahat olmasını söylemiştir. Bu da ideal bir babanın göstermesi gereken son derece mükemmel ve örnek bir davranıştır; özellikle de günümüz insanının ders alması gereken bir davranış.</p>
<p>Hz. Meymune Vâlidemiz, kendisini Resûlullah&#8217;a (s.a.s.) hibe etmişti. Kâinatın İftihar Tablosu&#8217;nun ailesi içinde olma, onun için her şeyden daha kıymetli olduğundan Cenab-ı Hakk&#8217;ın kendisine verdiği en tabiî hak olan mehirden bile vaz geçmişti.</p>
<p><strong>11. Vefatından sonra da sevgileri aynen devam etti</strong></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün (s.a.s.) eşlerinin sevgileri, sadece hayattayken değil, aynı zamanda Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) vefatından sonra da devam ediyordu. Onlar, Efendimiz&#8217;in (s.a.s.) hayatında dikkat ettikleri şeylere vefatından sonra da dikkat ediyorlar, sevmediği şeyleri sevmiyorlar, sanki O (s.a.s.) hayattaymış gibi davranıyorlardı. Meselâ Hz. Ayşe Vâlidemiz, Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) vefatından sonra saçlarına kına yakmıyordu. Kendisine bunun sebebi sorulunca da: &#8220;Resûlullah (s.a.s.) hayatında kınanın kokusunu sevmezdi.&#8221; (Ebu Davud, Tereccül 4) cevabını veriyordu. &#8220;Peki şimdi vefat etti&#8221; denilince de: &#8220;Hayatındayken sevmediğini vefatından sonra yaparsam sadakatsizlik olur.&#8221; diyordu.</p>
<p>Netice itibariyle o eşsiz hânenin mümtaz sakinlerinin hayatlarına dikkatle baktığımızda, mutlu bir aile ortamının nasıl sağlanacağının, evliliklerin kırılmalara maruz kalmadan nasıl sürdürülebileceğinin örneklerini görmekteyiz. Günümüz mü&#8217;min hanımlarına düşen, bu Cennet sakinleri olan annelerimizin hayatlarını kendilerine örnek alarak, hayatlarını güzellikler içerisinde geçirmeleridir.</p>
<p> </p>
<p>Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
<span style="text-decoration: underline;">Doç. Dr. Muhittin AKGÜL</span><br />
<a href="mailto:makgul@yeniumit.com.tr">makgul@yeniumit.com.tr</a></p>
<p> </p>
<pre>Dipnotlar
1. Sübülü'l-Hedy ve'r-Reşâd, 1/341
2. İbn Sa'd, Tabakat, 8/92
3. Sübülü'l-Hedy ve'r-Reşâd, 7/97
4. İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, 7/116
5. Sübülü'l-Hedy ve'r-Reşâd, 11/154</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/allah-resulunun-sas-esleri-ona-karsi-nasil-davranirdi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/dinimizde-ve-orfumuzde-nisanlanma.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/dinimizde-ve-orfumuzde-nisanlanma.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Oct 2009 19:03:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam'da Evlilik ve Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Sorularınız, Sorunlarınız]]></category>
		<category><![CDATA[dinimizde nişan]]></category>
		<category><![CDATA[Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma]]></category>
		<category><![CDATA[nişan]]></category>
		<category><![CDATA[nişanlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Nişanlanmayla ilgili fıkhî hükümler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3514</guid>
		<description><![CDATA[Evlenecek kimseler, birbirlerinin üstlerine-başlarına, kılık ve kıyafetlerine, hatta servet ve dış güzelliklerine göre değil; bu en ciddî meselede, ruh güzelliği, namus ve ahlâk anlayışı, fezilet ve karakter yüksekliğine göre karar vermelidirler.   İslâm&#8217;a göre evlenmek, sadece zevk ve haz için değil; aile teşkili, milletin bekâ ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismânî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p style="text-align: center;">Evlenecek kimseler, birbirlerinin üstlerine-başlarına, kılık ve kıyafetlerine, hatta servet ve dış güzelliklerine göre değil; bu en ciddî meselede, ruh güzelliği, namus ve ahlâk anlayışı, fezilet ve karakter yüksekliğine göre karar vermelidirler.<br />
 </p>
</blockquote>
<p>İslâm&#8217;a göre evlenmek, sadece zevk ve haz için değil; aile teşkili, milletin bekâ ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismânî hazlarının zapturapt altına alınması içindir. Bu konuda zevk ve hazlar ise, fıtratın çok meselelerinde olduğu gibi, birer avans ve imrendirmeden ibarettir.</p>
<p>Fıkıh literatürümüzde evlenmenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma müstakil bir başlık altında incelenmez. Bu, nişanlanmayla ilgili hükümlerden bahsedilmediği mânâsına da gelmez. Meselâ nişanlanacak kişilerin görüşmelerinde riâyet etmeleri gereken mahremiyet sınırı, iddet süresi içerisindeki kadına evlenme teklifinde bulunma, nikâh kıyıldıktan sonra zifaf gerçekleşmeden boşanma ve halvet-i sahiha konuları çeşitli yerlerde anlatılmıştır. <span id="more-3514"></span>Nişanlanmayla ilgili hükümler ilk kez 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi&#8217;nde müstakil bir başlık altında incelenmiş, sonraki dönem eserlerde de, nişanlanma müstakil olarak anlatılmıştır.</p>
<p>Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve âdet, ahlâkî, dinî ve hukukî boyutları iç içedir. Elbette sosyal bir müessese olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girip girmediğinin iyi analiz edilmesi elzemdir. Bu analizden önce ise, nişanlanmayla alâkalı genel bilgiler vermek faydalı olacaktır.</p>
<p><strong>Nişanlanma<br />
Türkçede nişan;</strong> nişanlanma sırasında yapılan tören, evlenmek üzere birbirlerine söz verme, yüzük takmak için yapılan merasim gibi mânâlarda kullanılır. Nişanlı, parmağına yüzük gibi bir alâmet takılmış olan evlenecek adayı ifade eder. Nişanlanma terim olarak, bir kadın ile bir erkeğin ileride birbirleriyle evleneceklerini karşılıklı olarak vaat etmeleridir. Nişanlılık ise, nişanlanmayla başlayıp evliliğe kadar devam eden süreci ifade eder. Bu özellikleriyle nişanlanma, sevgili, yavuklu, sözlü, arkadaş olma, birlikte çıkma ve flört etme kelimelerinden tamamen farklıdır. Buna göre nişanlanma, söz kesme ile evlilik arasındaki ara dönemi ifade eder. Diğer bir özelliğiyle nişanlanma, evlilik öncesi süreci tanımladığı için nikâh da değildir.</p>
<p>Arapçada kıza tâlip olma ve nişanlanma mânâsına gelen &#8216;hıtbe&#8217; kelimesi Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de geçer. İlgili âyette iddet süresi içerisinde kadına evlenme teklifinde bulunmanın (hıtbe) hükmünden (Bkz. Bakara sûresi, 2/235) bahsedilir. Ayrıca Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de zifaf öncesi ayrılma durumunda mehrin yarısının ödenmesinden ve kadının iddet beklememesinden bahsedilir. (Bkz. Ahzab sûresi, 33/49)</p>
<p>Hadîs mecmualarında evlenme öncesi adaylarda bulunacak vasıflar, evlenecek erkek ve kadınların görüşmeleri, evliliğin ilân edilmesi, velîme verilmesi ve yeni çiftlere dua edilmesi gibi nişanlılık süresiyle ilgili hadîsler nakledilir. Ayrıca hem Peygamberimiz&#8217;in (s.a.s.) nişanlanması hem de kızlarını nişanlamasıyla alâkalı hadîsler rivâyet edilir.</p>
<p>İslâm Hukuku açısından kimlerle nişanlanılabilir meselesi tamamen nikâhı helâl ve haram olanlarla ilgilidir. Bunlara ek olarak, Peygamberimiz bir hadîslerinde:<em> &#8220;Kardeşinizin talip olduğu kişiye siz de talip olmayınız.&#8221;</em> (Buharî, Nikâh, 45) buyurur. Elbette başkasının talip olduğu bir kadına tâlip olma, İslâm ahlâkıyla ve erdemiyle bağdaşmaz. Dolayısıyla hadîste yasaklanan husus, kadının istenmesi safhasıyla kayıtlıdır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Nişanlanmayla ilgili fıkhî hükümler ise başlıca şunlardır:</span></p>
<ul>
<li>Nişan evlenme vaadidir;</li>
<li>Nişan mahremiyeti kaldırmaz;</li>
<li>Nişan mehre hak kazandırmaz;</li>
<li>Nişan hediyeleri, hibe hükmündedir. Bu makalede bu hükümler ana hatlarıyla değerlendirilecektir.</li>
</ul>
<p><strong>Nişan evlenme vaadidir</strong><br />
Bilindiği gibi nişanlanma tabiatı gereği geçici de olamaz ebedî de. Bu yüzden nişan ile evlilik arasındaki münasebeti hukukî ve ahlâkî olmak üzere iki kategoride değerlendirmek mümkündür. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Yani, nişanlanma hukuken bir sözleşme (akit) değil, ahlâken karşılıklı söz vermedir (vaad). Çünkü hukuken, nişan nikâh değildir, nikâhın herhangi bir şartı da değildir. Ayrıca hukuken nişan nikâhın doğurduğu neticeleri doğurmaz. (Bilmen, Kamus, 2/12) Nişanlanma sonucu nişanlılar arasında akrabalık, nafaka, miras vb. hükümler tahakkuk etmez. En önemli özelliğiyle nişanlanma, tarafları hukuken evlenmeye mecbur kılmaz.</p>
<p>Her ne kadar nişanlanma hukuken evlenmeyi zorunlu kılmasa da, elbette dinen ve ahlâken konuyu farklı değerlendirmek gerekir. Nişanlanma dînen, ahlâken ve örfen taraflara sadakat ve evlenme mükellefiyetini gerekli kılar. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de emir kipiyle; <span style="color: #008000;">&#8220;Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.&#8221;</span> (İsra sûresi, 17/34) buyrulur. Ayrıca mü&#8217;minlerin vasfı sayılırken, <span style="color: #008000;">&#8220;üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.&#8221;</span> (Mü&#8217;minun sûresi, 23/8) ifadesi yer alır. Âyetteki ahit ifadesi hem kendi aralarındaki akitleri hem de Allah Teâla&#8217;ya verdikleri ahitleri kapsar. Yine, <span style="color: #008000;">&#8220;sözleştiği zaman sözlerinde duran&#8221; </span>(Bakara sûresi, 2/177) gibi âyetlerde mü&#8217;minlerin dinî ve ahlâkî mesuliyetleri anlatılır.</p>
<p>Doğrusu, evlilik gibi önemli ve hayatî bir müessesenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma, basit bir hâdise değildir. Evliliğe mâni bir durum olmadıkça nişanlanma ile verilen evlenme vaadinîn yerine getirilmesi gerekir. Bu özelliğiyle nişanlanma her ne kadar bir söz verme kabul edilse bile, mü&#8217;min, sözünün eridir ve sözünün senet olduğunu unutmamalıdır. Dolayısıyla tarafların birbirlerini soruşturma, inceleme, huy ve karakter uyumlarını gözlemleme safhasını, nişan öncesinde olgunlaştırmaları gerekir. Bu safhada, sosyo-hukukî bir esas olan kefâet (denklik) meselesi de göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Nişan vaadi, ahlâkî ve dinî bir sorumluluktur. Bu yüzden, her ne kadar nişanlanma taraflara hukuken evlenme mecburiyeti yüklemese bile geçerli bir sebep olmadan meydana gelen ayrılmalarda dinî ve ahlâkî bakımdan tarafların mânevî mesuliyeti kalkmaz. Yani hukuken olmasa bile, mağduriyetin bulunması durumunda bir kul hakkı ihlâli olması sebebiyle haksız olan tarafın meşru bir gerekçesi bulunmadan böyle bir yola tevessül etmesi, örfî-ahlâkî yükümlülüğünü ve Allah katındaki sorumluluğunu kaldırmaz. Belki bunun tek istisnası, müteakip dönemlerdeki olumsuzlukların artması ihtimaliyle, boşanmalarına nispeten daha ehven olmasıdır.</p>
<p><strong>Nişan mahremiyeti kaldırmaz<br />
</strong>İslâm Hukuku&#8217;nda nişanlanma, taraflara eş statüsü kazandırmaz, dînen taraflara evliliğin verdiği beraber yaşama hak ve yetkisini vermez. Dolayısıyla evliliğe kadar nişanlılar, ileriye matuf iyi niyetli beklentilerine rağmen, mahremiyet bakımından, âdeta iki yabancı gibidirler. Bu sebeple tarafların mahremiyet sınırlarına dikkat etmeleri gerekir. Yani nişanlılık döneminde taraflar arasında örtünme, halvet hâli vb. dinî yükümlülükler aynen devam eder. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mahremiyet sınırına riâyet edilmesi, halvet hâlinin bulunmaması ve İslâmî adaba uygun olmasıdır. Elbette kız veya erkeğin yakınları gibi başka insanların da bulunduğu durumlarda halvet hâli gerçekleşmez. Bunlar dinî hükümlerdir. Dinî hükümler ise, içtimâî şartların değişmesiyle değişmez. Nişanlılık döneminde dinî hükümlere riâyet etmeyenler, elbette fiillerinin dünyevî riskine de uhrevî vebaline de katlanır.</p>
<p>İslâm Hukuku&#8217;nda özgürlük esas olmakla beraber, sınırsız da değildir. Kişi, başkalarının hakkını ihlâl edemeyeceği gibi, kendi bedenini de gayrimeşru bir şekilde kullanamaz. Aksi uygulamaların dinen ve hukuken hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü İslâm Hukuku&#8217;nda insan bedeni de emanet olarak değerlendirilir. Bu sebeple insan kendi bedeninde bile istediği gibi tasarrufta bulunamaz. &#8220;Kendimin&#8221; diyerek gayrimeşru bir şekilde vücudunu başkasına da kullandıramaz. Burası insanın özgürlük kapsamına girmez. İslâm&#8217;da erkek ile namahrem hür bir kadın arasındaki mahremiyetin kalkması ve kadının kadınlığından erkeğin meşru olarak yararlanabilmesi, ancak ve ancak nikâh akdiyle mümkündür.</p>
<p>Toplumumuzda zaman zaman nişanlılık döneminde daha ziyade nişanlılar arasında mahremiyet hükümlerinin meşrulaştırılmasına matuf olarak dinî nikâh kıyıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi nikâh akdi birçok dinî ve hukukî hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit niteliğindedir. Elbette dinî hükmünün bir sonucu olarak mahremiyet sınırları kalkar. Bunun yanı sıra, nikâh akdiyle, mehir tabiatıyla kadının hakkı olarak tahakkuk eder. Ayrıca nikâh akdine bağlı olarak hısımlık, nafaka, miras, talak, iddet vb. dinî ve hukukî hükümler de tabiî olarak doğar. Dahası nesep, hadane, velâyet gibi hususların temelini de nikâh akdi oluşturur. Bu dinî ve hukukî hükümler parçalanmaz bir bütündür. Başka bir anlatımla, dinen mahremiyet kalksın; ama hukukî hiçbir yükümlülük olmasın gibi bir nikâh akdi düşünülemez. Zaten İslâm Hukuku açısından nikâh akdi yapıldıktan sonra tarafların birbirini nişanlı kabul etmelerine dinen ve hukuken imkân yoktur. (Bilmen, Kamus, 2/12)</p>
<p>Özellikle günümüzde Türk Medeni Kanunu resmî nikâh öncesi dinî nikâhı yok hükmünde kabul ettiği için herhangi bir olumsuzluk durumunda dinî nikâh, hukukî müeyyidelerden yoksundur. Dolayısıyla taraflardan birinin mağduriyeti durumunda, mağduriyetin giderilmesi hukuken mümkün değildir. Nikâhın dinî hükümleri ise, tamamen kişilerin dinî duygu ve vicdanî sorumluluklarına bırakılmaktadır. Dinî duygu ve vicdanî sorumluluğu hassas olan dönemlerde ve kişilerde her ne kadar geniş ve yaygın bir problem olarak gözükmese bile dinî duygu ve vicdani sorumluluğun zayıfladığı dönemlerde ve kişilerde çeşitli problemlere sebebiyet vereceğini söylemek kehanet değildir. Hele hele nişanlılığın uzun sürdüğü durumlarda çeşitli problemlerle sıklıkla karşılaşılabilir. Pratikte mağdur olan taraf da genellikle kadınlar olmaktadır. Ayrıca kadının tek taraflı nişanı bozmak istediği durumlarda erkeğin talak hakkını kullanmaması gibi çeşitli problemlere de rastlanmaktadır.</p>
<p>Ailelerden bile gizli dinî nikâh kıyılması durumunda ise, erkek ile kadın arasında irade uyumu bulunsa, şahitlik şeklen var kabul edilse bile, şahitliğin temel esprisi itibariyle ilân, asla yerine getirilmiş kabul edilemez. Bu itibarla böyle bir nikâha nikâh denemez. Fıkıh kitaplarımızda şu bilgiler kayıtlıdır: İnsanlardan gizli olarak iki şahit bulunsa ve şahitlere nikâhı gizlemeleri şart koşulsa, nikâh in&#8217;ikad etmez. (Semarkandi, Tuhfe, 1/131) Yani, nikâh yok ve geçersiz kabul edilir. Esasen bu hüküm üçüncü şahıslar açısından düşünülmüştür. Ailelerden bile gizli nikâh kıyılması ise, evleviyetle bu hükme dâhildir. Hele hele nikâhın herhangi bir süreyle kayıtlanması, böyle bir nikâhı mut&#8217;a nikâhı statüsüne sokar ki, dört mezhebe göre de mut&#8217;a nikâhı bâtıldır, hükümsüzdür. Sonuç olarak toplumumuzda resmî nikâh öncesi dinî nikâh tasvip edilmez. Uygun olan ve tavsiye edilen, önce resmî nikâhın yapılması, peşine de dinî nikâhın kıyılmasıdır.</p>
<p>Burada dinî nikâh ve resmî nikâh ayrımına işaret etmekte fayda vardır. İslâm Hukuku&#8217;na göre nikâh, belli rükünleri ve rükünlere bağlı olarak belli şartları olan bir akittir. Bunun dinî ya da resmî olanı diye bir ayrımdan bahsetmek mümkün değildir. Buna göre; evlenen çift veya vekilleri, iki erkek şahit ve irade beyanı yani icab ve kabul, nikâhın rükünleri arasındadır. Mehir miktarının konuşulmaması Hanefi Mezhebi&#8217;nde akdin sıhhatine mâni değildir. Bu durumda &#8220;mehr-i misil&#8221; gerekir. Bu minval üzere kesilen nikâh akdi, ister camide, ister evde, isterse düğün salonunda gerçekleşsin, caizdir. Zaten nikâh akdi esnasında imamın veya belediye başkanının bulunması nikâhın ne rüknüdür, ne de şartı. Ecdadımız öteden bu yana belli İslâmî nasslara dayanarak, akdin yümün ve bereketi adına, nikâhlarını bir din adamının önünde kesmiş ve onun hayır duasını almıştır. Zamanla bu durum bir örf ve âdet olarak toplumumuza mal olmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla İslâm&#8217;ın künhüne vakıf olmayanların dediği veya daha doğru bir tabirle iddia ettikleri gibi, &#8220;Dinî nikâhı kesmeyenin nikâhı yoktur.&#8221; ifadesi, fıkhî dayanağı olmayan bir sözdür. Yukarıda şartlara riâyet edilerek kesilen nikâh akdi belediye veya düğün salonunda da gerçekleşse, o akid, İslâm Hukuku&#8217;na göre nikâh akdidir ve sahihtir.</p>
<p><strong>Nişan mehre hak kazandırmaz<br />
</strong>Nişan genellikle evlenme ile sona ermektedir. Ölüm de nişanın sona ermesinin diğer bir sebebidir. Bazen de tarafların karşılıklı anlaşmalarıyla, çoğu zaman ise tek taraflı irade beyanıyla nişanın bozulduğu görülmektedir. Bu durumda mehir ve hediyelerin iadesi meselesi önem arz etmektedir.</p>
<p>İslâm aile hukukunda mehir, erkeğin evlenirken kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya malı ifade eder. Mehir kadının öz malıdır ve kocanın üzerine bir borçtur. Nikâh ânında mehir miktarının belirlenmesi veya belirlenmemesi neticeyi değiştirmez. Mehrin belirlenmemesi durumunda bile emsal esas alınır. Tabiî ki emsal uygulamasında mehrin meblağı zaman ve mekân boyutuna, şahısların sosyal statüleri ve maddî imkânlarına göre değişkenlik gösterir. Ayrıca yeni kurulacak yuvanın çeyiz türü evliliğe hazırlık mahiyetindeki masrafları da kural olarak mehir bedelinin dışında düşünülür.</p>
<p>İslâm Hukuku&#8217;na göre nişanlanma, kadına mehir hakkını kazandırmaz. Bu sebeple nişanın bozulması durumunda, nişanlılık döneminde kadına ödenmiş olan mehrin, mislî mal ise mislen, aynî mal ise aynen veya kıymetiyle geri alınabileceği hususunda mezhepler arasında görüş birliği vardır. Zira mehir, evlilik akdinin hukukî sonucudur ve kadının bunu hak etmesi evlilik sebebine dayanır. Nişanlılık, evlilik ile tamamlanmayınca kadının önceden aldığı mehir üzerinde herhangi bir hak talebi söz konusu olamaz.<br />
<strong>Nişan hediyeleri hibe hükmündedir<br />
</strong>Detaylar farklı olsa bile, toplumumuzda yerleşik olarak nişan müessesesi çeşitli hediyeleşmeleri içerisinde barındırır. Nişan dönemindeki giysiler, takılar vb hediyeler taraflar arasında birleşmeyi, bütünleşmeyi ve kaynaşmayı sembolize eder ve daha ziyade evlenme bağını sağlamlaştırmayı gaye edinir.</p>
<p>Nişanın evlilikle neticelenmesi durumunda hediyelerle ilgili bir problem genelde gözükmez. Fakat nişanın çift taraflı veya tek taraflı bozulması durumunda ise hediyeler meselesinin hukukî sonuçlarının bilinmesi gerekir. İslâm Hukuku&#8217;na göre, nişanlılık döneminde tarafların birbirlerine verdikleri mehrin dışındaki eşyalar, hediye hükmünde değerlendirilir.</p>
<p>İslâm hukukçuları arasında iki tarafın birbirine verdikleri hediyelerin geri alınıp alınamayacağı konusunda fikir ayrılığı vardır. Hanefî Mezhebi&#8217;ne göre, hediyeler hakkında hibe hükümleri uygulanır. Tabiî olarak hibe ile ilgili hükümleri de ahlâken ve hukuken olmak üzere ayrı ayrı değerlendirmekte yarar vardır. Ahlâkî bir prensip olarak verilen hediyeler geri istenmez. Ancak hukuken verilen hediyeler karşı tarafın elinde aynen mevcutsa, yani tüketilmemiş, başkasına devredilmemiş veya değişikliğe uğramamışsa geri alınabilir. Sadece iadesi mümkün olmayacak bir şekilde hükmen ve vasfen bir değişikliğe uğramışsa hediyeler geri alınamaz. Şafiî Mezhebi&#8217;ne göre, hediyeler her hâlükarda geri talep edilebilir. Hediye edilen eşya karşı tarafın elinde aynen mevcutsa aynen, tüketilmişse, kıymeti geri istenir. Malikî Mezhebi&#8217;ne göre ise bu konuda nişanı kimin bozduğu dikkate alınarak hüküm verilir. Eğer nişanı bozan erkek ise, kadın tarafından hiçbir şey talep edemez. Kadın tarafına verilen hediyeler aynen mevcut olsa da olmasa da hüküm değişmez. Nişanı bozan kadın ise, erkek verdiği hediyeleri geri alabilir. Hattâ tüketilmiş ise kıymetini talep edebilir.</p>
<p><strong>Sonuç </strong><br />
Toplumumuzda genellikle evlilik öncesinde nişanlılık dönemi bulunmaktadır. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Başka bir anlatımla, nişanlanma hukukî anlaşma, bir sözleşme (akit) değil, ahlâkî mânâda karşılıklı söz vermedir (vaad). Bu niteliğine bağlı olarak temel özellikleri itibariyle nişanlılık, taraflara hukuken evlilik mecburiyeti yüklemez. Bununla beraber tarafların ahlâkî ve dinî mesuliyetini de kaldırmaz. Ayrıca nişanlanma taraflar arasında dinen mahremiyeti kaldırmaz. Nişanlılık döneminde mahremiyetin kaldırılmasına matuf dinî nikâh kıyılması ise tasvip edilmez.</p>
<p>İslâm Hukuku&#8217;na göre nişan, nikâh değildir. Mehir ise nikâh akdiyle alâkalıdır. Bu yüzden nişan, kadına mehir hakkı kazandırmaz.</p>
<p>Ayrıca nişan bozulması durumunda karşılıklı verilen hediyeler, hukuken hibe statüsünde değerlendirilir. Tüketilen hediyelerin iadesi gerekmez; hediyeyi veren kişinin hediyesini geri istemesi diyaneten mahzurlu bir durum olmakla birlikte, istenildiğinde mevcut hediyelerin iadesi hukuken zorunludur.</p>
<p>Netice itibariyle mutlu bir yuvanın temellerinin sağlam olması için fertlerin evlilikteki ulvî gayeler açısından şuurlandırılması ve dinî-ahlâkî terbiyelerinin elverdiğince kusursuz yapılması özel önem arz etmektedir. Bu istikamette, günümüz şartlarında en azından nişanlılık sürecinde evliliğin psikolojik, sosyo-kültürel, ahlâkî, dinî ve mânevî boyutlarının ele alındığı seminerler, kurslar, testler ve imtihanlar teşvik edilmeli, hattâ mümkünse, evlenecek adaylarda bu müesseseye ehil olduklarını gösteren sertifikaların bulunması mecburiyeti getirilmelidir. Bu uygulamanın nihâi bir çözüm olduğu söylenemese bile, aile mutluluğuna ve aile birliğine müspet katkı sağlayacağı kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p>Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi<br />
<a href="mailto:agunes@yeniumit.com.tr">agunes@yeniumit.com.tr</a></p>
<p><a href="http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=83&amp;konu_id=1249&amp;yumit=bolum2">Yeni Ümit Dergisi</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/dinimizde-ve-orfumuzde-nisanlanma.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

