Kategori Arşivi: Esmâ’ül Hüsnâ

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Cebbar

Mübalâğalı ism-i fâildir. CEBR ( جبر  ) kelimesi kırığı yerine getirip iyice sarmak, eksiği ıslah edip tamamlamak anlamındadır. Fıkıhta CEBÎRE bâbı vardır, sargılar, kırıkla üzerine abdest almanın şeklini anlatır. Ayrıca bu kelimede zor kullanarak iş yaptırmak anlamı da vardır. Araplar toplamak için yetişilemeyecek kadar yüksekteki hurmaya cebbâre (erişilemez, el uzatılamaz) derler. İbn Abbas (r.a) büyük padişah, melik anlamına da geldiğini söylemiştir.
Bu kelimenin Allah’a (c.c) isim olarak verilişinde şu anlamlar mülâhaza edilmiştir:
1–İnsanların eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını gören, işlerini düzelten, bu konuda gerekli işlemleri gereği gibi yapmakta çok muktedir olan demektir. Esma-i Hüsna müfessirlerinin çoğu bu anlamı tercih etmişlerdir.
2–Dilediğini zorla yaptıran, halkı kendi iradesine mecbur eden ,dilediğini ister istemez yaptıran, hükmüne karşı gelinmek ihtimali bulunmayan demektir. Bu anlamıyla bu ismin, kullara hiç irade vermez şeklinde anlaşılmaması lâzımdır.
Allah’ın (c.c) teşriî emirleri kulların irade-i cüz’iyeleri ile meşruttur. Ama Allah (c.c), kulların bütün irade ettiklerini infaza mecbur da değildir. Kulun her istediğinin infazına Allah’ın (c.c) mecbur olmayışı da aslında kulların menfaatinedir. Allah (c.c) kullarını istediklerinin kendi menfaatine uygun olmadığında infaz etmediği gibi, menfaatlerine uygun olduğu halde istemediklerini de cebren infaz eder. İstemedikleri halde kulların karşılaştığı felâket, dert, belâ …. Gibi durumlar böyledir.
Ayrıca Allah (c.c) kendi istediklerini, kullarını da istekli hale getirerek infaz eder. Hayırların tümünü bu bağlamda örnek verebiliriz.
Allah (c.c) dilerse kulların iradelerini ellerinden alarak da kendi iradesini Cebbâriyeti gereği infaz eder

“Allah (c.c) kaza ve takdirini gerçekleştireceği zaman akıl sahiplerinin akıllarını alır da kazası ve takdirini öyle infaz eder. İş bitince da akıllarını iade eder ve pişmanlık gerçekleşir.”
Dilerse iradelerini almamakla beraber, isteklerinin hilafına olarak kendi hüküm ve iradesini kahr ve zor ile üzerlerinde infaz ve icrâ eder. Asiler azaba ve cezaya yaklaşmadıkları halde zamanı gelince cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Aziz

İzzet veya İzz’den türemiştir. Güçlü ve üstün olmak, galip gelmek, güç, şiddet ve üstünlük, eşi ve benzeri bulunmayacak derecede değerli olarak anlamlarındadır. Azîz hiç bir zaman mağlup edilemeyen, eşi ve benzeri bulunmayan demektir.
Gazalî’ye göre azîz, benzeri az bulunur, kendisine çok ihtiyaç duyulur, kendisine ulaşılması güç olur özelliklerine sahip olması lâzımdır. Bu üç manayı kendinde toplamayana azîz demek mümkün olmaz. Benzeri az bulunan nice şeyler vardır ki kadri büyük olduğu halde faydası azdır. Kadri büyük, faydası çok, benzeri de bulunmayan nice şeyler vardır ki ulaşılması güç olduğundan azîz ismini alamazlar. Güneş ve dünya gibi ki faydası çok, kendilerine ihtiyaç şiddetli, ama ulaşmak zor değildir, her an seyredilebilir. Bu üç özelliğin kemâli de sözkonusudur. Benzerinin az bulunuşunun kemâli tek oluşudur. Bu da Allah (c.c ) olabilir. Kendisine ihtiyacın şiddetli olmasında kemâl, her hususta var oluşta, varlığın devam ve kemâlinde onsuz olmamasıdır ki bu da Allah’tır (c.c). O ulaşılamazdır, kendisi kendisini bilebilir. Biz onu onun bize anlattığı şekliyle bilebiliriz. O halde hakikatte azîz Allah’tır (c.c), başkası değil.
İzzet, bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, statü gibi yönlerden güçlü, baskı altın alınamaz konumda bulunması, saygın olmasıdır. Alçaklık, âcizlik anlamındaki zilletin karşıtıdır.
İzzet şekil olarak kibre benzerse de mahiyet olarak ayrıdır. İzzet, insanın nefsinin hakikatini, kendi hakikatini tanıması, onu âcil kısmetler için hakarete düşürmeyip kerim ve kıymetli tutmasıdır. Kibirse kendini bilmemesi, kendisini bulunduğu konum üstünde tutmasıdır.
İzzet, insanın başkalarınca mağlup edilmesine mani olan hal demektir. Bu “başkaları”, ihtiyaçları, ihtirasları, nefsi, hevası, alışkanlıkları, düşkünlükleri, hoşlandıkları, şeytan, nefis, diğer insanlar olabilir. Bunlara karşı yenilmemesidir. Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Müheymin

Bu ism-i şerif ile ilgili olarak söylenenler daha çok Kur’ân-ı Kerîm’de, Maide Sûresi 48. âyeti ve sözlük anlamından hareketle ulaşılanlardır. Biz de önce sözlük olarak anlamından sonra da Maide 48. âyetiyle ilgili olarak yapılan yorumlardan sözederek başlayalım.
Bir gurup dil bilimcisine göre bu kelime HEYMENE “ هيمن ” dendir. Bir kimsenin bir şey üzerinde gözcü ve murakıp olması anlamında olan bir kelimedir.
Diğer bir gurup dilbilimcisine göre ise bozulmuş bir kelimedir. Aslı  E’MENE-YÜE’MİNÜ-MÜE’MİNÜN olup bozularak MÜHEYMİN olmuştur.
Bunlardan başka sözlüklerde duadan sonra âmin demek, kuş cinsinin yavrusu üzerine kanat germesi, bir nesneyi korumak gözetmek gibi anlamları da vardır.
Mâide Sûresi âyetine gelince : Âyet Yahudilerden söz edildiği bir bağlamda gelmiştir. Rasûlullah’a (s.a.v) , Yahudiler kendine bir sorun getirdiklerinde hükmetme konusunda muhayyer olduğu, hükmettiğinde adaletle hükmetmesi gerektiği (42) belirtilerek asılda yanlarında Tevrat gibi bir kitabı bulunduranların Rasûlullah’ı (s.a.v) hakem tayin etmesinin tuhaflığı (43) anlatılıyor. Sonra kendisinde hüda ve nûr bulunan Tevrat’ı indirdiğini, onunla nebîler, rabbânîler ve ahbârın hükümde bulunduklarını, aynı zamanda ona şahitler olduklarını, Allah’ın (c.c) indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kâfirler olduklarını (44) anlatır. Tevrat’ta kısasın yazılı olduğunu kim kısas hakkından vazgeçerse onun için bunun keffâret olacağı ve indirdikleriyle hükmetmeyenlerin zalimler oldukları anlatılır. (45) ardından yanarlında bulunan Tevrat’ı tasdikleyici olarak Meryem oğlu Îsâ’nın (a.s)  gönderildiğini, ona İncil verildiğini, İncil’de hüdâ ve nûr bulunduğu, Tevrat’ı tasdikleyici olduğu, müttekiler için hüda ve mev’ize olduğu anlatılır (46). Ehl-i İncil’in de Allah’ın (c.c) indirdikleriyle hükmetmesi gerektiği, hükmetmediği takdirde fâsıklardan olacakları ifade edilir (47). Ardından da Rasûlullah’ın (s.a.v) kendisinden öncekileri tasdikleyici ve onlara müheymin olan kitabı indirdiğini, indirdiğiyle hükmetmesi, hak geldikten sonra hevâlarına tâbi olmaması gerektiği, hevâ için bir şir’a ve minhâc belirlediğini, dileseydi herkesi tek bir ümmet yapabilecek durumda olduğunu, ama verdiği şeyler konusunda bir imtihan için böyle yapmadığını anlatır ve ardından da hayırlara koşun, dönüşünüz Allah’adır (c.c) der (48). Aralarında Allah’ın (c.c) indirdikleriyle hükmet ve hevâlarına tâbi olma. Allah’ın (c.c) indirdiklerinden bir kısmından da seni şaşırtmalarından da sakın (49) der.
Rasûlullah’a (s.a.v) indirdiği kitabın iki özelliğinden söz eder, Musaddık, ve Müheymin.

Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Mü’min

Emn, ve emân masdarından. Kur’ân-ı Kerîm’de yalnız bir yerde geçer. Kelimenin bütün sözlük anlamları ve bunların çağrışımları dikkate alınarak anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Genel olarak da İNANAN (taşdik eden) ve GÜVEN VEREN anlamları etrafında yoğunlaşılmıştır. Her iki anlamla ilgili olarak Allah (c.c) hakkında ifade ettikleri hususlar şunlardır :
GÜVEN VERİCİ : Bu  da umûmî ve hususi olmak üzere ikiye ayrılır. Umumîsinde hak ediş sözkonusu olmaksızın varlığın istifadesi sözkonusudur. Hususisindeyse insanın hak edişi ile istifadesi sözkonusudur.
1–Allah (c.c), umumî olarak her varlığa bir güven vermiştir. Göğün üzerlerine düşmesinden, yerin yarılmasından, yıldızların düşmesinden, vahşi hayvanların saldırısından…
2–İnsana, zulmetmeyeceğine dair bir gücen vermiştir. “Ey kullarım zulmü kendime haram kıldım, siz de birbirinize zulmetmeyin.” (Kudsi Hadis)
3–Sünnetullah’ı  belirleyerek güven vermiştir.
4–Ahirette kendisini tevhid eden kullarını azaptan uzak tutacağına dair güven vermiştir.
TASDİK EDEN :
1–Allah (c.c) kullarına olan va’dini, dünyada aynen gerçekleştirerek tasdik eder.
2–İnanan kullarının kendisi hakkındaki ümitlerini gerçekleştirerek tasdik eder.
3–İnanan kullarının imanlarını tasdik eder.
4–Kendisi, kendisinden başka ilâh olmadığını tasdik eder.

5–Peygamberleri vahyi ve mücizeleriyle tasdik eder.
6–Hesap günü Ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetler hakkındaki şahitliklerini tasdik eder.
Mutlak mümin (emin kılan) Allah’tır (c.c). bütün emn ü eman O’na râcidir. O vermedikçe kimse emniyet bulamaz. O, emniyet sebeplerini ve yollarını açıklamış, korku yollarını da kapatmıştır. “Lâilâhe illallah sözü benim kalemdir, her kim kaleme girerse azabımdan emîn olur” sözü ile insanı asıl korku olan ahiret korkusundan kurtaracak siperi de göstermiştir.
Allah’ın (c.c) en büyük nimeti iman, sonra da emniyettir. İnsanın her an canı, malı, ırzı için korku ve endişe içinde olması insan için en büyük azap ve huzursuzluk olurdu. İnsanın kendisi gibi insanların hatta bütün varlıkların paylaştığı nimetleri nimet saymamak, nimet olduğunu fark etmemek gibi bir gafleti var. Halbuki O, mümin-i mutlaklığından bizi boşlukta duran bir dünyada, boşlukta duran sema ve yıldızların altında, dağların dibinde, denizlerin kıyısında bunların hiçbirisinin korkusunu duymaksızın emîn bir şekilde yaşatıyor. Yaşadığımız bir deprem korkusu bu emniyetin ne büyük bir nimet olduğunu bize göstermeye yeter. Nasıl kâinatta canlı, cansız bütün varlıklar O’nun verdiği emniyetten istifade ediyorlarsa, dünyada da halifesi olarak yarattığı insanın emniyetinden de herkes ve her şey istifade etmelidir. Mümin kelimesinin inanan insanı ifade eden anlamından çok güven veren anlamının gündeme getirilmesi bugün açısından oldukça önemlidir. Emniyet sosyal bir erdemdir, sosyal ilişkilere ortaya çıkar. Canlı ve cansız varlıklarla ilişkilerimiz emin olup olmadığımızı da yansıtırlar. İnsanın eminliği dürüstlüğü ile çok yakından ilgilidir. Kendi çıkarlarını öncelememek, başkalarının sahip olduklarına göz dikmemek, insanın güven verici olmasını da sağlar. Diliyle kendisine güvenilebileceğini ifade etse bile, diğer insanlar bu sözün doğruluğunu niyet ve yapıp ettikleriyle test ederler.

İmanın gereği, müminlerin birbirlerini sevmeleri, seleflerine dil uzatmamaları, kusurlarına bakmayıp mağfiretleri için duâ etmeleri, hiçbir mümine kin beslememeleridir.
Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – Es-Selam


Asılda masdardır. Ayıplardan, âfetlerden uzak ve salim olmak anlamındadır. Masdarın lâzımî veya müteaddi oluşuna göre ayrı anlamları vardır. Kimisi lâzımî anlamı üzerinde kimisi de müetaddi anlamı üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Müteaddi olarak kullanıldığını gösteren âyetler:

“Denildi ki : Ey Nuh sana ve seninle beraber olan ümmetlere bizden selâm ve bereketlerle in. Kendilerini faydalandıracağımız sonra da bizden kendilerine elem verici bir azabın dokunacağı ümmetler de olacaktır.”  (Hud 11/48)
“Ey ateş, İbrahim için serinlik ve esenlik ol dedik.”  (Enbiya 21/69)
Müteaddi olarak düşünüldüğünde selâm kullarını her türlü tehlikelerden selâmete çıkaran selâmet arayanları selâmete erdiren, kendisinden selâmet beklenilen, her türlü selâmetin menbaı olan demektir.
Allah’ın (c.c) ismi olarak SELÂM, ayıplardan, âfetlerden, kusurlardan, eksikliklerden, fena ve zevalden salim ve uzak olan, kullarını her türlü tehlikeden salim kılan, selâmete çıkarandır.
Zât-ı ilâhî ayıp ve noksanlıklardan, sıfât-ı ilâhî mahlukatın sıfatlarına benzemekten, ef’âl-i ilâhî abesten, zulümden, hikmetsiz olmaktan salimdir.
Allah’ın (c.c) selâm diye isimlendirilmesi salim diye isimlendirilmesinde daha beliğdir. Selâm ismi mahlukatını, zulmünden selâmetini gerektirmektedir. Böyle olunca da yüce Allah (c.c) zulmü ve şerri irade etmekten, onlarla isimlenmekten, o tür fiillerden ve onlara nisbet edilmekten selâmdır. Mahlukatını zulümden selâmete çıkarandır. Bundan dolayı yüce Allah (c.c) kadir gecesini selâm, cenneti dârüsselâm, cennet ehlinin birbirine tahiyyesini selâm diye vasıflandırmış ve velî kullarını selâm sözü ile övmüştür.
Allah’ın (c.c) selâm ile isimlendirilmesinin şu şekilde izahı yapılmıştır ;
1–Zâtı gereği vâcibü’l-vücûd olunca yok olmaktan, değişikliğe uğramaktan, zâtı ve sıfatları hususunda başkasına muhtaç olmaktan uzak ve salimdir. Böylesi bir sıfat ancak Allah’a (c.c) aittir.
2–Mahlukatı O’nun zulmünden salim ve uzaktır. Kendisi dışındaki her şey aslında O’nun mülkü ve milkidir. Failin kendi mülkündeki tasarrufu asla zulüm olmaz. Halbuki zulüm ya âciz, ya câhil ya da muhtaç olandan sadır olur. Allah (c.c) ise bunlardan selîm ve uzaktır.
3–Müberred der ki: Allah Teâlâ “selâm sahibi” manasına selâm ismini almıştır. Bu selâma kâdir olan sadece O’dur demektir. Binaenaleyh Hak Teâlâ ayıplıların ayıplarını örten, darda kalanların duâsına icabet eden ve mazlumların intikamını zalimlerden alandır.

Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Kuddüs

Temiz olmak manasında 5. bâbtan ( ) KDS masdarından türemiş, mübalağa bildiren bir sıfattır. Pak, temiz, kusurlardan arınmış anlamındadır. Gözlerle görülebilen pisliği gidermek anlamındaki tathirden farklıdır.

Kuddûs isminin sadece zât-ı ilâhî için kullanılabileceği ve her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olma manasına geldiği konusunda görüş birliği vardır.

Zât-ı ilâhînin takdis yoluyla tenzih edilmesi: O’nun kemâle aykırı olan özelliklerden (nekâis) ve erdemliliğin zıddı bulunan niteliklerden (uyûb) uzak olması ve yüce tutulması demektir. Bu tenzih alanına bütün yaratılmışlık vasıfları dahil olduğu gibi Allah’ın şerîki, benzeri, ayrıca çocukları olması gibi tevhidi bozan özellikler de dahildir.

Takdis, tef’il bâbından olup teksir ifade eder. Pislikten çok uzak tutmak, pek temiz tutmak manasındadır.

Cenâb-ı Hakk, insanın yaratacağında meleklere:


Hatırla ki Rabbın meleklere Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Onlar, bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis esip dururken, yeryüzünde fesat çıkartacak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? Dediler. Allah da onlara sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi. Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin dedi. (2 – Bakara: 30-31)

Devamı »

Esmâ’ül Hüsnâ – El-Melik

Kuvvet manasında ortak olan mülk veya milk masdarındandır. Mülk hükümranlık anlamında olup, memleketinde hükmünü yürütmek, istediği şekilde tasarruf etmek demektir. Melik de bu mülk masdarından sıfat-ı müşebbehedir. Bağımsız bir hükümranlık (velâyet-i âmme) ifade eder. Umum faydasına olacak şekilde hak ve yetki sahipliği ile aklı olan insanlar üzerinde tasarruf ve hükmederek toplumu düzene sokmak ve o toplumu bir tek kişi örneğinde temsil eden bağımsız, genel nitelikli bir yönetim gücünü ifade eder. Bizzat insanların canları üzerinde tasarrufu ifade eder.
Milkse sahiplik anlamındadır. Mâlik milk masdarından ism-i faildir. Özel yetki gücü (velâyet-i hâssa) ifade eder. Her türden mal varlıkları ve hisseleri üzerinde kişinin özel faydası için, başlıbaşına elde tutma, tasarruf etme hak ve yetkisi demektir. Malların kendisi ve faydaları üzerinde tasarruf gücünü ifade eder. Melîk (    مليك    ) şeklinde mübâlağa ve sübut ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbı ise tam bir kudretle güçlü olan hükümdar anlamında olup yalnızca bir Mekkî âyette:

(Kamer 54/55)   şeklinde gelmiştir. Bu kullanımların hepsi de kudret ve kuvvet anlamıyla ilgilidirler.
Mutlak, kayıtsız şartsız meliklik ve mâliklik Allah’a (c.c) mahsustur. Hayatı bile kendi elinde olmayan bir varlığın bu vasıflarla nitelenmesi izafidir, niyabîdir (vekâletendir), iğretidir. böyle olmakla beraber bugün insanlığın gururunu teşkil eden de yalnızca izafî ve niyabî ve iğreti milk ve mülktür. Azanlar, azgınlaşanlar bu milk ve mülk dolayısıyla azmışlardır. çünkü milk ve milk dünya hayatında yaşamak ve mutlu olmanın en önemli temel şartlarındandır. Yaşamak ve mutlu olmak bir memleketi gerektirir. memleket de milk ve mülk yeri demektir.

Bir memlekette hayat ve şahsî milk ve malîk ile yani ferdî mülkiyet ile ayakta durur. Bunun bir gereği olarak hayat ve kamu yararı da milk ve melik ile yani sosyal düzeni temin eden devlet ve devlet reisi ile sağlanır. Bunların kıvamı da her ikisinin zatî ve aslî olmayıp yekdiğerinin desteğine kefaletine ihtiyaç duyduklarını bilmek ve aralarında hakka nisbete uygun düşen bir tenasip âhengini bulmakla mümkündür. (Kişi ve kişisel mülkiyeti boğan sosyalizm, bütün hisleri felce uğramış, hiç bir harekette bulunamayan, yalnızca gönlü heyecanlı hatıralarla kıvranabilen bir bedene benzer. Toplumu ve sosyal mülkiyeti bozan liberalizm ise canlılığı gitmiş, canı boğazına gelmiş ve gözlerini havaya dikmiş, ölüme hazır birinin sekerât buhranının yaşayan boğazını hatırlatır.)

Devamı »