<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; Adâb-ı Muaşeret</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/kategori/adabi-muaseret/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 16:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2010 12:29:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adâb-ı Muaşeret]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîsler Işığında]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Işığında]]></category>
		<category><![CDATA[Terbiyesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3942</guid>
		<description><![CDATA[Yüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2010/02/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-3941" title="hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2010/02/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi-150x150.jpg" alt="hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi" width="150" height="150" /></a>Yüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin karnından çıkardı ve size işitme(niz için kulaklar), (görmeniz için) gözler ve (anlayıp idrak etmeniz için de) gönüller verdi ki (bundan dolayı O’na) şükredesiniz”  (Nahl, 16/78) âyeti de, insana doğuştan İlâhî bir lütuf olarak kazandırılan cevherlerin varlığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla insan, hayatını idame ettirmek için herhangi bir terbiyeye ihtiyaç hissetmeden tabiî insiyakıyla yaşantısını sürdüren hayvandan farklı olarak, potansiyel hâldeki donanımını bir eğitim sürecinden geçirerek geliştirmek ve belli bir düzeye getirmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Yüce Allah, Kur’ân’da <span style="color: #008000;">“Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!”</span> (Tahrîm, 66/6) buyururken, çocukları dünyevî ve uhrevî hayata hazırlamanın önemli bir mesuliyet olduğuna işaret etmiştir. Keza Allah Resûlü de, <span style="color: #993300;">“Bir baba evlâdına güzel edep ve ahlâktan daha üstün bir miras bırakmış olmaz.”</span> (Tirmizi, Birr 33) ve <span style="color: #993300;">“Çocuklarınıza ikram edin ve onları güzelce terbiye edin.”</span> (İbn Mâce, Edeb 3) buyurarak bu vazifenin asla ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.</p>
<p>Ancak, günümüzde çocuk terbiyesi gibi fevkalâde hassas olan bu meselede inisiyatif, ya bütünüyle âdet ve geleneklere bırakılmış veya gelenekten kaynaklanan kimi yanlışlıkları düzeltmek adına Batı kültürünün şefkatli(!) kollarına terk edilmiştir. Dünden bu güne bazı yörelerde bir anne-babanın kendi anne-babasının veya kayınvalide ve kayınpederinin yanında çocuklarını kucağına almasının yadırgandığına dâir uygulamalar, her ne kadar gelenekten kaynaklanan katı âdetler ise de; bu gün artık geleneğin bu gibi yanlışlıklarını düzeltmek adına maalesef Batı kültürüne dayalı kimi esasların egemen kılınmaya çalışıldığını görmek gibi bir tali’sizliği de yaşıyoruz. Ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa mânevî değerlerimizden kopma ve yırtılma hâli istilâ etmiş, bu konuda ifrat ve tefritler yaşanır hâle gelmiştir. Öyle ki, anne-baba belli bir yaştan sonra çocuğunun sigarasına, uyuşturucu kullanmasına, akşamları eve geç gelmesine, hattâ geceleri sokakta geçirmesine, dinî vecibeleri yerine getirmesine dahi karışamamakta; oğluna veya kızına bir şey söylese on katıyla karşılığını almaktadır. Nesillerin gönlünden iffet ve hayâ perdesi sıyrılmış, saygısızlık ve yüzsüzlük âdeta zamane nesillerinin şiarı olmaya yüz tutmuştur.</p>
<p><strong>Çocuk Terbiyesine Dâir Esaslar</strong></p>
<p>Allah Resûlü, gerek çocuklarla olan ilişkilerinde ve gerekse çocuk terbiyesiyle alâkalı sözlerinde bu hususta hayatî öneme sahip esaslara işaret etmiş ve bu taze fidanların yetiştirilmesinde hataya düşülmemesi ve fıtratlarını koruyacak prensiplere mutlaka önem verilmesi ikazında bulunmuştur. Bir bütünlük içerisinde bakıldığında, Allah Resûlü’nün, fazilet timsali nesiller yetiştirilmesi konusunda bazı önemli esaslara dikkat çektiğini görmekteyiz:<span id="more-3942"></span></p>
<p><strong>1) Çocuk Terbiyesine Doğumla Birlikte Başlamak</strong></p>
<p>Resûlü Ekrem (as), gerek kendi çocukları ve gerekse yakın çevresindeki çocuklarla doğmadan önce ilgilenmeye başlar ve çocuk terbiyesinin doğumla birlikte ve hattâ daha öncesinde başlaması gerektiğine işaret ederdi. Kızı Hz. Fâtıma torunu Hz. Hasan’a hamile iken yanına uğrayıp hâlini hatırını sorar ve ‘çocuk doğunca kendisine haber verilmesini, haber vermeden de çocuğa hiçbir şey yapılmamasını’ tembih ederdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI/261-262.) Aynı alâkayı torunu Hz. Hüseyin için de göstermiştir.</p>
<p>Allah Resûlü, yeni doğan çocuğa verilen ilk gıdanın faziletli ve âlim bir şahsın elinden olmasına özen gösterirdi. Bu ihtimamı sadece kendi torunları için değil, bütün çocuklar için de gösterirdi. Nitekim Hz. Âişe, ‘doğduğu zaman çocukların Peygamber’e (as) getirildiğini, O’nun da bunlara hayır duada bulunup ‘tahnîk’1 yaptığını’ belirtmektedir. (Müslim, Âdâb 27) Müslüman eğitimciler, Allah Resûlü’nün çeşitli hikmetlere mebnî bu sünnetinin, yeni doğan çocuğun âlim ve fâzıl bir zâta götürülerek tahnîk ettirmek sûretiyle yaşatılmasını tavsiye etmişlerdir. (İbrahim Cânan, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, s.81.)</p>
<p>Hz. Âişe’nin ifadesine göre, yeni doğan çocuk için dua edip, Allah’tan ömrünün bereketli kılmasını talep etmek de, Peygamber’in (as) bir başka tavsiyesidir (Buharî, Daavât 31). Resûlüllah (as), çocukların kulağına ilk telkin edilecek şeyin ‘ezân ve ikâmet’ olmasını isterdi. Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduklarında, sağ kulaklarına ezan, sol kulaklarına da ikâmet okumuştu (Ebû Dâvud, Edeb 107). Bu telkin, çocuğun daha ilk günden ihmal edilmeyip, dinin mukaddesleriyle tanıştırılması gerektiğine önemli bir işarettir. Aynı zamanda bu uygulama, ‘Eğitim ve terbiyenin mevsimi beşikten mezara kadardır.’ kanaatini seslendiren Müslüman eğitimciler için de bir mihenk taşı olsa gerektir.</p>
<p>Allah Resûlü’nün, çocuğun doğumu sonrasında önemle üzerinde durduğu bir başka husus da onlara ‘güzel bir isim’ verilmesidir. O’nun <span style="color: #993300;">“Sizler kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. O hâlde isimlerinizi güzelleştirin.”</span> (Ebû Dâvud, Edeb 61) çağrısı, Asr-ı Saadet’te yankısını bulmuş ve güzel isimlerin seçilmesine ihtimam gösterilmiştir. Nitekim Hz. Fâtıma ilk çocuğunu dünyaya getirdiğinde, Hz. Ali ona ‘Harb’ adını koymak istemiş, ancak Peygamber (as) bu ismi beğenmeyerek torununa ‘Hasan’ adını vermiştir. (İbn İshâk, Sîret, s.231.) Keza oğlu İbrahim’in doğumu müjdelendiğinde: “Bu gece bir oğlum oldu; ona atam İbrahim’in adını verdim.” (Müslim, Fedâil 62) diyerek sevincini açıkça izhar etmişti.</p>
<p>Resûlü Ekrem (as), çocuklar doğduktan sonra ilk yedi gün içerisinde, başlarındaki tüyü tıraş ettirip ağırlığınca ‘sadaka’ vermek (Muvatta’, Akîka 2), Allah’a şükrün bir ifadesi olarak ‘kurban (akîka)’ kesmek (Buharî, Akîka 2), yakınlara ve eşe dosta ‘ziyafet’ tertip etmek (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, s.335) ve çocuğun doğumunu müjdeleyenlere ‘hediye’ takdiminde bulunmak (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, VIII/212.) gibi sünnetler koymak suretiyle, Allah’ın bir kimseye verdiği en önemli lütuflardan birinin çocuk olduğuna ve çocuk terbiyesi konusundaki yükümlülüklerin de doğumla birlikte başlaması gerektiğine dikkat çekmiştir.</p>
<p><strong>2) Terbiyede Şefkat-Ciddiyet Dengesini Korumak</strong></p>
<p>Allah Resûlü, tabiat itibariyle şefkat ve muhabbet dolu bir yücelik timsaliydi. Her zaman güler yüzlü, tatlı sözlü ve şefkatliydi. Torunlarını öpüp koklarken Peygamber’i (as) gören Akra’ b. Hâbis adlı sahabi bunu yadırgayarak: “Benim on çocuğum var ve şimdiye kadar hiç birini öpmüş değilim.” dediğinde; Allah Resûlü de onun bu tavrının hoş olmadığını, <span style="color: #993300;">“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”</span> veya bir başka vesileyle, <span style="color: #993300;">“Allah kalblerinizden şefkat duygusunu çıkardı ise, ben ne yapabilirim ki!”</span> demiştir (Buhârî, Edeb 18).</p>
<p>Hicretin 10. yılında oğlu İbrahim, 16 veya 18 aylıkken hastalanmış ve kucağında vefat etmişti. Bunun üzerine mübarek gözlerinden yaşlar boşalmış; bunu gören Abdurrahman b. Avf, hayretini gizleyememiş ve neden ağladığını sormuştu. Allah Resûlü, ağlamanın şefkat ve merhamet belirtisi olduğunu ifadeyle, oğlu İbrahim’e yönelerek duygularını şöyle ifade etmiştir:<span style="color: #993300;"> “Eğer tekrar buluşma vaadi olmasaydı… senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok mahzunuz ey İbrahim! Gözler yaş akıtır, kalb hüzünlenir, lâkin biz Allah’ın hoşlanmayacağı şeyi söylemeyiz.”</span> (Buharî, Cenâiz 43)</p>
<p>Resûlullah (as),<span style="color: #993300;"> “Bunlar benim dünyadaki iki reyhanım (kokuların en güzeli)”</span> (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 22) dediği torunlarını kucaklar, koklar ve bağrına basardı. O’nun (as) sevgisi sadece kendi çocukları ve torunlarına münhasır değildi; diğer çocukları da sever okşardı. Üsâme b. Zeyd’in anlattığına göre, Allah Resûlü onu bir dizine, torunu Hasan’ı da bir dizine oturtur, sonra ikisini de bağrına basarak: <span style="color: #993300;">“Allah’ım, ben bunları seviyorum; bunları Sen de sev!”</span> (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 18) diye dua ederdi. Bir namaz esnasında sırtına binen torunu kendiliğinden ininceye kadar secdeyi uzatmış, çocuğa müdahale etmemiştir. Hattâ namaz bitince cemaatten birinin, “Ey Allah’ın Resûlü, namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya Sana vahiy indiğini zannettik.” demesi üzerine: “Hayır! Bunların hiçbirisi olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden de sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım.” diye karşılık vermiştir. (Nesaî, Tatbîk 82)</p>
<p>Burada önemli bir hususa işaret etmek gerekir ki, Allah Resûlü’nde sevgi ve şefkat her zaman asıl olmakla birlikte; O (as), şefkat ve ciddiyet arasında belli bir denge de gözetmiştir. Zîrâ O (as), misyonu ve donanımı itibariyle bir ciddiyet ve vakar insanıydı. Ashab-ı Kirâm, derlenip toparlanmadan, huzuruna yakışır bir hâl almadan, hürmetsizlik edecekleri endişesiyle O’nun karşısına çıkmaya, yüzüne bakmaya cesaret edemezlerdi. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma da böyleydi. Onlardaki hürmet ifadelerine sürekli şahit olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de zamanla aynı ruh hâletine bürünmüşlerdi. Yaşları ilerledikçe onları tatlı bir mehâbet hissi sarıvermişti. Resûlullah (as), ne kadar yumuşak ve müşfik davranırsa davransın, muhatapları asla lâubaliliğe girmezlerdi.</p>
<p>Sevgiyle ciddiyeti dengeleme konusu, pedagojik açıdan da önemli bir husustur. Öğrencilerin hissiyatını gözetme, onların dertlerini dinleme, başlarını okşama, ellerinden tutma ve ihtiyaçlarını giderme mutlaka ehemmiyetlidir; fakat onlar karşısında ciddiyeti ve vakarı koruma da oldukça önemli bir husustur. Gerek anne-babalar, gerekse öğretmenler, çocuklarına veya öğrencilerine mutlaka sinelerini açmalı, her zaman onlarla ilgilenmeli, dertlerine ortak olmalı, gerekirse harçlık vermeli, hattâ onlar için canlarını bile feda etmeyi göze alabileceklerini göstermeli ve sevgilerini ortaya koymak için her vesileyi değerlendirmeli; ancak onlar karşısındaki konumlarını ve ciddiyetlerini mutlaka korumalıdırlar. Aksi hâlde, kontrolsüz sevgi ve alâkanın çocuğu şımartıp küstahlaştırması ve ukalalaştırması kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>Resûlullah (as), çocukların ve torunlarının henüz çok küçük oldukları bir dönemde, onları birer ikişer omuzlarına almış, öpmüş, sevmiş ve onlara dualar etmiştir. Bu vesileyle, hem şefkat ve merhametinin gereğini ortaya koymuş, hem hâdiseye şahit olan sahabilere bazı terbiye kaidelerini öğretmiş, fakat daha bilemediğimiz onlarca hikmeti gözeterek, torunlarını kucağına aldığı zamanlarda bile, O (as), daimî duruşunu, her zamanki tavrını ve ciddiyetini korumuştur.</p>
<p><strong>3) Çocuklara Değer Vermek, Onlarla İlgilenmek</strong></p>
<p>Allah Resûlü, çocukları en güzel dünya nimetlerinden biri olarak görür; onlara karşı ilgi ve alâkayı asla eksik etmez ve değerli olduklarını onlara hissettirirdi. O (as) bir gün evinden çıkmış, torunlarından birini bağrına basarak:<span style="color: #993300;"> “Siz çocuklar insanı(n) çok yaman imtihan vesilesisiniz; bu sebeple) bazen cimriliğe, bazen korkaklığa, bazen de cehalete müptelâ kılarsınız. Buna rağmen sizler Allah’ın en güzel kokulu nimetisiniz” </span>(Tirmizî, Birr 11) sözleriyle, onların nadide bir çiçek gibi olduklarına işaret etmiştir. Bu sebeple onların ağlamasına dayanamaz, ağlamalarına sebep olanları ikaz eder; namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi duysa, namazını kısaltır ve annesinin onunla ilgilenmesine fırsat verirdi (Buhârî, Ezân 65). Ashaptan Büreyde’nin (ra) naklettiğine göre, Allah Resûlü Mescid’de hutbe okurken, henüz çok küçük yaştaki torunlarının düşe kalka ilerlediklerini görünce hutbeyi yarıda keserek yanlarına gitmiş, onları kucağına alarak tekrar hutbeye çıkmış ve: “Allah Teâlâ, <span style="color: #008000;">‘Mallarınız ve evlâtlarınız (sizin için) bir imtihan (vesilesi)dir’</span> (Teğâbün, 64/15) derken ne kadar doğru söylemiş. Bunları öyle görünce sabredemedim.” buyurmuş ve hutbesine devam etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb 30)</p>
<p>Nebî (as), çocuklarla şakalaşır, onların anlayacağı dille konuşur, seviyelerine uygun espriler yapardı. Enes b. Mâlik’in üvey kardeşi Ebû Umeyr’in çok sevdiği kuşu ölünce, onu teselli etmek istemiş ve: “Ebû Umeyr! Serçeciğe ne oldu, serçecik ne yapıyor şimdi!” (Buhârî, Edeb 81) sözleriyle de acısına ortak olmuştu. Çocuklara “yavrum, evlâdım, oğlum” diye hitap edilmesini ister, kendisi de bu sözlerle gönüllerini alırdı. Yolda karşılaştığı çocukları bineğine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü (Buhârî, Libâs 98). Hasta olduklarını öğrendiğinde ziyaret eder, şifâ dileğinde bulunur, ashabın da böyle davranmasına örneklik ederdi. Nitekim Medine’de yaşayan bir Yahudî çocuğunu hasta yatağında ziyaret etmiş, ölmeden önce onun Müslüman olmasına vesile olmuştu. (Buhârî, Cenâiz 79)</p>
<p>Allah Resûlü, çocukların bir ihtiyacı olduğunda karşılar, isteklerini yerine getirirdi. Torunlarından birinin bir gün susadığını görmüş, hemen bir koyunun sütünü sağarak getirmiş ve ona içirmiştir (İbn Hanbel, Müsned, I/101). Çocukların tertemiz fıtratlarına işaretle, mevsimin ilk ürünü hasat edildiğinde, mahsulün bol ve bereketli olması için Allah’a dua etmiş ve oradaki topluluktan en küçük çocuğu çağırarak ilk meyveyi ona yedirmiştir (Muvatta’, Câmi’ 1). Çocuklarla selâmlaşmış, hâllerini hatırlarını sormuştur.</p>
<p>Resûlü Ekrem (as), çocukların şahsiyet sahibi olmaları için onlarla her ortamda ilgilenmiş, onlara değer vermiş, onları anlamak için söz hakkı verip dinlemiş, dünyalarına girmeye çalışmıştır. Çocuk yaşlardaki sahabilerden Râfi’ b. Amr’ın (ra) başından geçen bir hâdise bunun en güzel örneğidir. Hz. Râfi’, bir gün Medine’de Ensar’dan birinin bahçesindeki hurmaları taşlamış ve sahibi tarafından yakalanarak Allah Resûlü’nün huzuruna getirilmişti. Peygamber (as) ona önce: “Yavrum! Hurmaları neden taşladın?” diye sordu. Çocuk da: “Karnım açtı, yemek için taşladım.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Peki, o hâlde bir daha hurmaları taşlama, dibine dökülenlerden ye, olur mu?” diye tatlı bir şekilde uyarmış ve: “Allah’ım! Ona doyumluluk ver!” diye dua etmişti (Ebû Dâvud, Cihad 85). Allah Resûlü, çocuğun suç işlediğini öğrendiği hâlde önce onu konuşturmuş, niyetini ve düşüncelerini öğrenmek istemiştir. Çocuklar çoğu kez yanlış yaparlar, yaptıkları yanlışın farkında da olmayabilirler. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, karar vermeden önce onları dinlemek ve dünyalarına girip onları anlamaya çalışmak gerekir. Bu yaklaşım tarzı, çocuk terbiyesinde, çocuğa değer verip ilgi ve alâka duyulduğunu gösteren ve tesirli neticelerin alınmasını sağlayacak bir davranış tarzıdır.</p>
<p><strong>4) Dinî Değerleri Yaşayarak Kavratmak</strong></p>
<p>Allah Resûlü, çocuklara ‘dinî değerleri’ ve mânevî hakikatleri kavratma konusunda kolaydan zora, esastan furûâta doğru bir yol izlenmesi gereğine işaret etmiştir. Bu sebeple dinî hayatın esası olan ve temeli kalbî tasdikten ibaret bulunan iman esaslarının telkini, öncelikli olarak ele alınmıştır. Peygamber (as), huzuruna getirilen çocuklara ve gençlere, yaşlarına ve seviyelerine göre öncelikle iman hakikatlerini kavratırdı. Nitekim konuşmaya yeni başlayan akraba çocuklarına imanın esası olan tevhid hakikatinden bahseden âyetleri ve kelime-i tevhîdi yedi kez tekrar ettirerek kavratmaya çalışmış ve dolayısıyla ashaba da bu hususta yol göstermişti (Abdurrezzâk, Musannef, IV/334). Ashâptan Cündeb b. Abdullah’ın naklettiğine göre, bir grup genç Medine’ye gelmişler ve kısa bir süre Allah Resûlü’yle birlikte kalmışlardı. Hz. Cündeb, bu zaman zarfında Kur’ân’dan önce, iman hakikatlerini öğrendiklerini, bilahare Kur’ân’ı öğrendiklerini ve böylelikle imanlarının arttığını ifade etmektedir (İbn Mâce, Sünnet 9). Bunlar, iman hakikatinin çocuklara çok daha erken yaşlarda ve onların anlayabilecekleri ve kavrayabilecekleri bir dille ve bizzat yaşayarak öğretilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. İman hakikatleri her ne kadar mücerret bir olgu olsa da, bu tür hakikatleri kavratmanın da bir yolu ve yöntemi vardır ve bu hususta takip edilecek en etkili yol da, imana dair yaşanan tecrübelerin hâl ve kâl diliyle çocuğa kavratılmasıdır. İman hakikatlerini bütün hücrelerinde duyup hisseden bir müminin bu hakikatleri çocuklara kavratmakta zorlanmayacakları gün gibi aşikârdır.</p>
<p>Resûlullah (as), çocuklara Allah’ın kelâmı olan ‘Kur’ân-ı Kerîm’i öğretir ve ashabına da çocuklarına Kur’ân’ı öğretmeleri tavsiyesinde bulunurdu. Annesinin isteği üzerine sekiz yaşından itibaren çocukluğu Allah Resûlü’nün yanında geçmiş olan Enes b. Mâlik’e şunları tavsiye etmişti: <span style="color: #993300;">“Evlâdım! Kur’ân okumayı ihmal etme ve (unutma ki) Kur’ân ölü kalblere hayat verir; kötü ve çirkin şeylere, haddi aşmak gibi kusurlara karşı da insanı korur…” </span>( Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, II/377) Keza sahabeyi bu hususta teşvik etmek için de şöyle buyurmuştur:<span style="color: #993300;"> “Çocuklarınızı şu üç hususta yetiştirin! Bunlar: Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati. (Ömrünü Kur’ân’ı okuyarak, hatmederek ve anlayarak geçiren) Kur’ân hizmetkârlarına, hiçbir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde peygamberler ve salih kullarla birlikte Allah’ın gölgelikleri takdim edilecektir.”</span> (Münâvî, Feydu’l-Kadîr, I/225) Allah Resûlü’nün amcasının oğlu İbn Abbas (ra) da küçük yaşlarda başından geçen bir hatırasını şöyle nakleder: “Peygamber’in (as) vefatı esnasında on yaşındaydım. Ve ben (Kur’ân’dan) el-Muhkem’i okumuştum.” Kendisine ‘el-Muhkem’in ne olduğu sorulduğunda, onun el-Mufassal (yani Hucûrât Sûresi’nden sonra gelen 68 sûre) olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 25). Dolayısıyla Allah Resûlü’nün terbiyesi altında yetişen çocuklar, Kur’ân terbiyesiyle yetişmişler ve küçük yaşlardan itibaren de seviyelerine göre kulluk görevlerine hazırlanmışlardır.</p>
<p>İmandan sonra en önemli vecibelerden biri olan ‘namaz’ın çocuklara kavratılması ve namaz şuuruyla yetiştirilmesinin de çocuk terbiyesinde önemli bir yeri vardır. Kulluk görevleri için her ne kadar buluğ çağı öngörülmüş olsa da, Allah Resûlü, çocuklara yedi yaşına geldiklerinde alıştırmak maksadıyla namazın öğretilmesini, on yaşına geldiklerinde hâlâ namazın ifasında kusurlu davranıyorlarsa, ceza verilerek tedip edilebileceklerini ifade buyurmaktadır (Tirmizî, Mevâkîtü’s-Salât 183).2 Günümüz eğitimcileri tarafından da zorunlu öğrenme devresinin yedi yaş civarı olduğu kabul edilmektedir. Çocuk yedi yaşına girince, o devreye kadar, kendi gözlemleriyle yapılan şeyleri zaten kavramıştır. Artık bu aşamada sadece, onun elinden tutup o güne kadar gözlemleriyle algıladığı şeyleri açıklama, yerine göre teşvik (terğîb) ederek, yerine göre de korkutarak (terhîble) uyarılmalıdır. Öyleyse belli bir yaşa kadar hâl ile yani yaşayarak gösterme geçerli iken belli bir dönemden sonra artık fikrî seviyesine göre ve mantığına hitap edecek şekilde her konuyu açıklamak gerekecektir. Dolayısıyla çocuk, bazılarına göre Yüce Allah karşısında altı yaşında, bazılarına göre sekiz yaşında, bazıları için de en geç on yaşında bir yetişkin kabul edilerek onore edilmeli, izzetine ihtimam gösterilmeli ve her şey, ona peygamberâne bir azim ve iştiyakla anlatılmalıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Günümüzde çocuk eğitimine dâir yapılan ilmî araştırmalar gösteriyor ki, çocuk eğitimi ve terbiyesi çocuğun doğumuyla başlaması gereken bir süreçtir. Hadîs-i şerîflerde bu vetirede yapılması gereken yükümlülükler arasında, yeni doğan çocuğa mânevî şahsiyetinin kazandırılmasına matuf olarak âlim ve fâzıl bir zâta tahnik yaptırılarak dua ettirilmesi, kulağına ilk telkin edilecek sözlerin ezan ve ikamet olması, güzel bir isim verilmesi, doğumundan dolayı Yüce Yaratıcıya bir şükrün ifadesi olarak akîka kurbanın kesilmesi gibi tavsiyelerin bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Küçük yaşlarda sevgi ve şefkate büyük ihtiyaç duyan yavruların sevgi ve şefkat timsali ebeveynler tarafından muhabbetle kucaklanması, sevgiden yoksun bırakılmaması da çocuk terbiyesinin önemli esaslarındandır. Bununla birlikte ölçüsüz ve dengesiz bir sevginin zamanla çocuğun şımarmasına ve lâubalileşmesine sebep olacağından, şefkat-ciddiyet dengesinin korunması ve bu hususta dengeli olunması gerekmektedir. Çocukları hayata hazırlamak ve şahsiyetlerinin gelişmesine yardımcı olmak maksadıyla, onlara değer verip ilgilenmek, onların seviyelerine uygun espriler yapmak, ‘yavrum, evlâdım, çocuğum’ diye hitap ederek gönüllerini almak, herhangi bir suç işlediklerinde cezalandırmadan önce konuşmalarına fırsat verip dinlemek, yaşlarına uygun görevler vererek sorumluluk sahibi olmalarına, özgüven kazanmalarına yardımcı olmak gibi hususlar da hadîs-i şerîflerde öngörülen tavır ve davranışlardır. Çocuk terbiyesinde en önemli hususlardan biri de, onların kendi öz kültürümüzü ve mânevî değerlerimizi, en güzel yöntemlerle öğrenmelerini ve iyice kavramalarını sağlamaktır. Onlara, dinî ve millî değerlerimizi en tesirli biçimde kavratmanın yolu, bunları bizzat yaşamamızdır.</p>
<pre>Prof. Dr. Osman Güner</pre>
<pre>Ondokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi</pre>
<pre>Yeni Ümit dergisi</pre>
<blockquote><p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1. Tahnîk, hurma vb. gıdaları ağızda çiğnedikten sonra çocuğun damağını onunla ovmaktır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I/451)<br />
2. “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı öğretin, on yaşlarına geldiklerinde kılmazlar ise dövmek (tedip etmek) suretiyle namaz kılmalarını sağlayın.” (Bkz. Ebû Dâvud, Salât 26)</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kötü Ahlâkla İyi Müslümanlık Mümkün mü?</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kotu-ahlakla-iyi-muslumanlik-mumkun-mu.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kotu-ahlakla-iyi-muslumanlik-mumkun-mu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 11:45:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adâb-ı Muaşeret]]></category>
		<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[amel]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyâ]]></category>
		<category><![CDATA[dünyevileşme]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Huluk-i azim]]></category>
		<category><![CDATA[kötü ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Kötü Ahlâkla İyi Müslümanlık Mümkün mü]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlık]]></category>
		<category><![CDATA[nifak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3885</guid>
		<description><![CDATA[Müslümanlığımız önce hal ve gidişimizden bellidir. Yani insanlara karşı ne yaptığımız, nasıl davrandığımız. Dürüst ve güvenilir miyiz, menfaate göre dümen kırmak yerine yolumuzu ilkelerimiz mi belirler, sözümüzde durur, ahde vefa gösterir miyiz? Müslümanlığımız aklâkımızdan bellidir. Şimdi, yaşadığımız bu değişimler çağında müslüman ahlâkının da değişime uğradığından şikayet eder olduk. Dindarlığı sadece bir kimlik olarak taşıyan, hal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #003300;">Müslümanlığımız önce hal ve gidişimizden bellidir. Yani insanlara karşı ne yaptığımız, nasıl davrandığımız. Dürüst ve güvenilir miyiz, menfaate göre dümen kırmak yerine yolumuzu ilkelerimiz mi belirler, sözümüzde durur, ahde vefa gösterir miyiz? Müslümanlığımız aklâkımızdan bellidir.</span></p>
<p>Şimdi, yaşadığımız bu değişimler çağında müslüman ahlâkının da değişime uğradığından şikayet eder olduk. Dindarlığı sadece bir kimlik olarak taşıyan, hal hareketini, dükkânını ticaretini kişisel istek ve çıkar neyi gerektiriyorsa ona göre yürüten, hakkı hukuku gözardı eden müslüman modeli yaygınlaşıyor.</p>
<p><span style="color: #993300;">Unutmamak lazım, ahlâkımızın değişimi müslümanlığımızın değişimidir.</span></p>
<p>İslâm dünyası, kendisine hayat modeli olarak Batı’yı seçtiği, Batılılaşmaya azmettiği zamandan bu yana derin bir kimlik krizinin içine yuvarlanmış bulunuyor.</p>
<p>Bu süreçte en son ve en ekmel din olan İslâm’ı, ferdî ve toplumsal sahada gereği gibi idrak edip yaşama olgunluğu bakımından evvelki nesillerle aramızdaki makas hayli açılmış bulunuyor.</p>
<p>Oysa eski devirlere göre daha müreffeh yaşıyoruz. Her yeni yıl bize daha fazla maddî/dünyevî avantajlar getiriyor. Modern teknolojinin ve eğitim sisteminin sunduğu imkanlar sayesinde eskilere oranla çok daha fazla bilgiye, çok kısa sürelerde ulaşabiliyoruz. Her yeni nesil teknolojik alet-edevatla daha bir hız ve ustalıkla bütünleşiyor. Bunun adına “gelişme” diyorlar.</p>
<p>Fakat madalyonun öbür yüzünü çevirdiğimizde sarsıcı bir gerçekle yüz yüze geliyoruz. Bütün bu maddî/dünyevî imkanlar, dindarlığımızı, takvamızı, ahlâkımızı, kişisel ve toplumsal sorumlulukları yerine getirme hassasiyetimizi artırmadı.</p>
<p>Belki ibadetlerimizi aksatmıyoruz, hatta belki nafile ibadetlere, zikir ve virde devam edenlerimizin sayısı hayli fazla. Ama sorumluluk sahamızda bulunan insanlarla, bir şekilde temas ettiğimiz kişilerle ilişkimiz, yani ahlâkımız alarm veriyor!</p>
<p><strong>Dünyevî ahlâk ya da ahlâksızlaşma</strong></p>
<p>Adı konulmamış bir sekülerleşme/dünyevîleşme hali yaşıyoruz müslüman toplumlar olarak. Kapı komşumuzun ahvalinden habersiz yaşamak bizi rahatsız etmiyorsa, bir yolculuk esnasında yanımızdaki insanla birbirimize değmemek için çaba harcıyorsak, telefondaki sesin tonundan “Acaba bir şey mi isteyecek?” diye tahmin yapıp kapıları kapatma moduna geçiyorsak, çabamız emeğimiz sadece kendi refahımıza yönelikse ve infak ahlâkından uzaklaştıysak&#8230;</p>
<p>Evet bütün bu ve benzeri davranışlar günlük hayatımızın bir parçası oluvermişse, kalbimizi acilen yoklamanın vaktidir!<span id="more-3885"></span></p>
<p><strong>Yasak savma vicdan rahatlatma</strong></p>
<p>Fakat bu iç muhasebeyi yaparken kendimizi kandırmamamız lazım. Yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir engelliye yardım elini uzatmak, işin “gösteriş” boyutunu aşabilmişsek eğer, “anlık” ve –itiraf edelim– biraz da “rahatlatan” bir etki bırakır üstümüzde. Sonra daha bir enerjiyle döneriz kendi dünyamıza.</p>
<p>Dünyanın çeşitli yerlerinde haksızlığa, zulme, kıyıma uğramış insanların haberlerini izleyince, okuyunca tepki gösterir, hatta belki bunun için yapılan gösterilere katılırız. İslâmî hassasiyetimizi kaybetmediğimiz duygusunu pekiştirmiş oluruz içimizde böylece.</p>
<p>Evlad u ıyalinin geçimini en güzel şekilde temin etmek, onları başkasının eline bakar durumda bırakmamak her ebeveynin en tabii görevidir. Yani fazladan bir meziyet değil. Bizse bunu İslâmî görevlerini tam olarak yerine getirmek olarak anlar ve “bireysel müslümanlığımıza” giderek daha fazla tutunuruz.</p>
<p>Çalıştığımız işyerinde yükselmenin biricik yolunun “ehliyet ve liyakat” olduğunu unutarak torpile, kulise, tavassuta başvurmak ya da “ne yapalım, işler böyle yürüyor” düşüncesiyle sessiz kalarak adaletsizliklerin devamına katkıda bulunuruz, sonra kendi vazifemizi yapmakla avunuruz.</p>
<p>Oysa ahlâk sahibi olmak, hele de “ahlâk-ı hamide” sahibi olmak anlık vicdan rahatlatmalardan, yanlışı kendi içinde normalleştirip öylece yoluna devam etmekten çok daha fazlasıdır. Bu tarz avunmalar ahlâka değil, olsa olsa ahlâk zafiyetine işaret eder. Unutmamak lazım, “din güzel ahlâktır.”</p>
<p><strong>Savrulmanın kaynağı</strong></p>
<p>Bütün bunların ve benzeri davranış ve algı biçimlerinin aslında bizim din anlayışımızdaki bir kırılmadan kaynaklandığını fark etmek durumundayız. Hayatı şu veya bu oranda bizim dışımızda oluşmuş, yerleşmiş bakış açılarıyla algılayıp yaşamaya başladığımızda bu türden savrulmalar kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>İş ortamlarında, ticaret ve alışveriş ilişkilerinde ve hayatın diğer alanlarında dinden kopuk/bağımsız bir hayat yaşamanın mümkün olduğu şeklindeki düşünce bize ait değildir. Bu kapitalist/pozitivist hayat tarzının benimsenmesiyle ortaya çıkmış hastalıklı bir hayat algısının sonucudur.</p>
<p>Batılı toplumlarda, bilhassa Protestanlığın hakim olduğu ülkelerde yaşandı önce bu savrulma. Zira protestanlık, insanlara şunu öğütlüyordu: Manastırlara kapanıp kendini ayine vermek suretiyle iyi hıristiyan olunacağı düşüncesi artık devrini kapatmıştır. Şimdi iyi hıristiyan çok çalışan, çok üreten, rekabet eden hristiyandır. Kim cennette en iyi yere sahip olmak istiyorsa, hayatın içine girsin, rekabet etsin, başarılı olsun.</p>
<p>Evet, protestanlığın hristiyan topluma telkini buydu ve bu telkin kısa bir süre sonra “kapitalizm” dediğimiz canavara vücut verdi. Bencil, kendi menfaatlerinden başka bir şeyi önemsemeyen, hatta bunun için en yakınlarına dahi acımasız davranabilen insan tipi protestanlığın cennette en iyi yere sahip olmayı vaat ettiği insan tipidir.</p>
<p>Burada dikkat etmemiz gereken bir nokta var: Protestanlığın doğurduğu kapitalist anlayış insanları maddeye öylesine bağımlı hale getirdi ki, kapitalistleşen toplum bir süre sonra protestanlığı dahi tanımaz hale geldi. İnsanlar kendi haz ve çıkarlarını din edindiler, kişisel istekler yani heva-yı nefs de bu “yeni din”in tanrısı oldu! Tam da Yüce Kitabımız’ın, <span style="color: #993300;">“Hevasını ilâh edineni gördün mü…”</span> (Furkan, 43) dediği durum yani.</p>
<p><strong>Ahlâk-Din ilişkisi</strong></p>
<p>Bu savrulmanın müslümanlığımız açısından ne ifade ettiği noktasında acil ve esaslı bir sorgulamaya ihtiyacımız bulunduğu açık. Aynı süreci neden biz de yaşamak zorundayız? Üstelik bunca dindarlık iddiasıyla birlikte&#8230; Bu müslümanlık algısının bizi kurtuluşa götürüp götürmeyeceğinin muhakemesi artık ertelenemez bir noktaya gelmiştir.</p>
<p>Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v.,<span style="color: #003300;"> “Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim.”</span> (Muvatta) buyurmuştur. Bu, Efendimiz s.a.v.’in peygamberliğinin temel anlamını ifade etmesi bakımından son derece önemli bir hadis-i şeriftir. Efendimiz s.a.v., insanlara dinin temel mükellefiyetlerini öğretirken, şüphesiz sadece bireysel ibadetler üzerinde durmuyordu. Hatta O’nun, dürüstlük, yardım, ahde vefa gibi toplumsal görevlere yaptığı vurgunun, kişisel ibadetlere kıyasla hiç de az olmadığını görüyoruz.</p>
<p>Temizliğe riayet etmek, ibadetlerini aksatmamak, haramlardan uzak durmak&#8230; gibi hususlar ne kadar önemliyse, yalan söylememek, hangi durumda olursa olsun haktan ve haklıdan yana olmak, sözünde durmak&#8230; gibi hasletler de en az onlar kadar önemlidir.</p>
<p>Şimdi ise bu gibi hususların “imanın kemalinden” sayıldığı, daha doğrusu “olsa da olur, olmasa da” kabilinden şeyler olduğu şeklinde yaygın bir kanaat bulunduğu malum. Oysa Efendimiz s.a.v. bu gibi hususları ashabına –dolayısıyla bizlere– “imanın aslından” olarak öğretmiştir.</p>
<p>Yüce Kitabımız’da, <span style="color: #993300;">“Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin” </span>(Mâide, 1) buyurulmuştur. Bu ayetteki emir, müminlere, hangi sahada ve kiminle olursa olsun, ahit yaptıkları, sözleştikleri zaman sözlerinin gereğini mutlaka yerine getirme sorumluluğu yüklemektedir. Bir kez söz verince artık kâr zarar hesabının kapandığını, sözün namus olduğunu hatırlıyor mu şimdi müslüman toplumlarımız.</p>
<p>Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: <span style="color: #003300;">“Şu dört özellik kimde bulunursa münafık olur. Kimde bu özelliklerden birisi bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklık özelliklerinden birisi var demektir:</span></p>
<p>Konuştuğu zaman yalan söyler.</p>
<p>Söz verdiği zaman sözünde durmaz.</p>
<p>Birisiyle çekiştiğinde yalana başvurur.</p>
<p>Sözleşme yapınca ihanet eder.” (Bir başka rivayette buradaki son madde, “kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” şeklindedir.) (Buharî, Müslim)</p>
<p>Hadis-i şerife dikkatle bakınca, Efendimiz s.a.v.’in, saydığı o dört özellik her kimde bulunursa o kimse münafık olmuştur şeklinde kesin bir ifade kullandığı görülür. Dolayısıyla bu dört hastalığa yakalanmış bir kimsenin namazı, orucu, sair ibadetleri ve kişisel erdemleri kendisine iman safiyeti sağlayamamış demektir.</p>
<p><strong>Büyük nifak küçük nifak</strong></p>
<p>Yukarıdaki hadis-i şerif, “Kendisinde bu ahlâk düşüklükleri bulunan kimse, Kur’an ve Sünnet’te yerilen din düşmanı münafıklarla aynı safa mı düşmüştür?” şeklinde bir soruyu akla getirebilir.</p>
<p>Burada hemen belirtelim ki ulema, nifakın iki türlü olduğunu beyan etmiştir. Bunlardan birincisi “büyük nifak”tır ki, dinde iki yüzlülüğü, iman etmediği halde iman etmiş görünmeyi ve gizli din düşmanlığını ifade eder. (İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm ve’l-Hikem)</p>
<p>İkincisi ise imanında samimi olduğu halde münafıklara mahsus hastalıklara müptela olma durumudur. Yani böyle hastalıklara yakalanmış kimseler, o amellerinde münafıklara benzemektedirler. Bu durumdaki kişi, bir kısım işlerinde münafıklara mahsus davranışlar sergilemekle, o işlerinde imandan kaynaklanan bir safiyet ve samimiyet içinde bulunmadığını, bir kısım işlerine nifaktan bir parçanın karıştığını ortaya koymuş olur.</p>
<p>Alimlerin bu izahını, “nasıl olsa bu hastalıklar imanın özüne tesir etmiyormuş, dolayısıyla endişe etmek için bir sebep yok” diye düşünmek son derece tehlikelidir. Zira müslümanlık davamızın, özellikle başkalarının hakkına hukukuna giren konularda kırılmalar yaşadığı bu dönemde, dinimizin bu yönünün daha bir hassasiyetle yaşanması bize sadece toplumsal faydalar sağlamakla kalmaz. Bundan daha önemlisi, başkalarıyla ilişkilerimize taalluk eden hususlar, ahirette göreceğimiz karşılığın belirlenmesinde son derece önemli bir rol oynar.</p>
<p><strong>Kalbimize ve amellerimize bakılacak</strong></p>
<p>Efendimiz s.a.v.’in bu doğrultudaki sarsıcı ikazlarından birisi şöyledir:</p>
<p><span style="color: #003300;">“Allah Tealâ kıyamet günü şu üç kişi ile konuşmaz ve onların yüzüne bakmaz:</span></p>
<p>Verdiği sadakayı başa kakan,</p>
<p>Malını müşteriye yalan yere yemin ederek satan</p>
<p>Elbisesini kibirli kibirli sallayarak dolaşan.” (Müslim)</p>
<p>Bu hadis-i şerifte, kimselerin bilmediği, sadece Allah Tealâ’nın ve kendimizin bildiği en gizli hastalıklardan üçüne dikkatimiz çekiliyor.</p>
<p>Bize emanet edilen maldan Allah Tealâ’nın emri doğrultusunda muhtaçlara yaptığımız yardım, ahiret gününde aleyhimize işleyen bir delil oluyor. Malımızda sadece Allah Tealâ’nın ve bizim bildiğimiz bir kusur üzerine bina ettiğimiz bir cürüm, ahiret gününde bütün çirkinliğiyle önümüze çıkıyor. “Ben hak ettim, ben kazandım” edasıyla insanlara gösteriş yaptığımız varlık ve servet bizi ilâhi iltifattan mahrum ediyor!</p>
<p>Bu sebeple Efendimiz s.a.v., <span style="color: #003300;">“Allah sizin mallarınıza ve dış görünüşlerinize bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.</span>” (Müslim) buyurur.</p>
<p>Bu sebeple müslümanın “ahlâk zaafı” sayılan hususları kendinde barındırmamak gibi temel bir görevi vardır. Zira yerine getirmekle mükellef olduğumuz farzlar kişisel ibadetlerden ibaret değil. Başkalarıyla ilgili hükümler, emirler ve yasaklar arasında da farzlar, vacipler vardır.</p>
<p><strong>Huluk-i azim</strong></p>
<p>Kur’an’da Efendimiz’in “huluk-i azim” (büyük, sağlam bir ahlâk) üzere bulunduğu haber verilmiştir (Kalem, 4). Bu, Efendimiz s.a.v.’in ümmetine öğrettiği, emrettiği ve yasakladığı bütün hususlar kapsamında bizlere de tebliğ edilmiş bir durumdur. Yani Efendimiz s.a.v.’i “huluk-i azim” üzere tutan her ne varsa, yine bizzat Efendimiz s.a.v. tarafından bizlere ulaştırılmış, öğretilmiştir.</p>
<p>Bu durum, O’na layık ümmet olmanın yolunun, bu nebevî öğretilere tam olarak uymaktan geçtiğini göstermektedir.<br />
Söz gelimi Efendimiz s.a.v.:<br />
<span style="color: #003300;"><br />
“Birbirinizi kıskanmayın,<br />
Birbirinizin aleyhine fiyat kızıştırmayın,<br />
Birbirinize buğzetmeyin ve birbirinize sırt çevirmeyin.<br />
Biriniz başka birinin yaptığı alışveriş üzerine (o alışverişi bozarak) başka bir alışveriş yapmasın.<br />
Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!”</span> (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurmuştur.</p>
<p>Bu hadis-i şerifte emredilen ahlâk bizde bir şuur ve tabii bir davranış haline gelene kadar müslümanlığımızın kıvamından emin olmamız mümkün değildir. Nasıl ki Sahabe-i Kiram yalan söylemek nedir bilmezdi, aynı hasletlerin bizim de ruhumuza sinmesi, kişiliğimizin bir parçası olması gerekir.</p>
<p>Şu hadis-i şerifte çizilen müslüman portresine bir bakınız:</p>
<p><span style="color: #003300;">“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez ve onu yüz üstü bırakmaz. Her müslümanın ırzı, malı ve kanı diğer müslümana haramdır. (Eliyle kalbini işaret ederek) takva şuradadır. Bir müslümana kötülük olarak kardeşini düşük görmesi yeter.” </span>(Tirmizî)</p>
<p>Son devirlerde Ümmet-i Muhammed’e ârız olan “kabuk müslümanlığı” ile Efendimiz s.a.v.’in burada çizdiği mümin portresi arasındaki farka dikkat etmek gerekir. Müslümanlığı kılık kıyafette, maddi başarıda, hayat standartlarının yüksekliğinde aramaya başlayan, hatta müslümanlığı neredeyse bunlara indirgeyen anlayışla yukarıdaki nebevî ikaz arasında ne büyük uçurumlar var!</p>
<p>Ebubekir Sifil / Semerkand Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kotu-ahlakla-iyi-muslumanlik-mumkun-mu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnfakta Edeb</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/infakta-edeb.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/infakta-edeb.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 17:51:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adâb-ı Muaşeret]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah için harcamak]]></category>
		<category><![CDATA[cömerlik]]></category>
		<category><![CDATA[dua]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyâ]]></category>
		<category><![CDATA[dünya malı]]></category>
		<category><![CDATA[edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Emânet]]></category>
		<category><![CDATA[gönül zenginliği]]></category>
		<category><![CDATA[hasenat]]></category>
		<category><![CDATA[hayır]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak]]></category>
		<category><![CDATA[İnfakta Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[mal]]></category>
		<category><![CDATA[Mülk]]></category>
		<category><![CDATA[sadaka]]></category>
		<category><![CDATA[Sadakaları Allâh alır]]></category>
		<category><![CDATA[şükür]]></category>
		<category><![CDATA[vakıf]]></category>
		<category><![CDATA[Zekât]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1954</guid>
		<description><![CDATA[İnfakta Edeb İnfakta edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onun, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcu olan mâlî bir ibâdeti îfâ etmesine vesîle olup, onu ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyetini tebârüz ettirmek için mecâzen: “Sadakaları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>İnfakta Edeb</strong></p>
<p>İnfakta edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onun, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcu olan mâlî bir ibâdeti îfâ etmesine vesîle olup, onu ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyetini tebârüz ettirmek için mecâzen: “<em>Sadakaları Allâh alır</em>” (et-Tevbe, 104) buyrulmaktadır.</p>
<p>İnfakta gözetilmesi gereken edebi Kur’ân-ı Kerîm şöyle belirtiyor:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ</h2>
<p><em>“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!)…”</em> (el-Bakara, 264)<span id="more-1954"></span></p>
<p>Bu âyetlerde hayır ve hasenatta bulunmak teşvîk edilmekle birlikte, hayır işlerken riâyet edilmesi gereken edeb, açık bir sûrette ortaya konulmaktadır. Buna göre, kalb kırarak, fakiri küçümseyerek, eziyet ederek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allâh indinde hiçbir kıymeti yoktur. Doğrusu böyle hayırlar, kulu azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalbler, nazargâh-ı ilâhîdir. Mevlânâ Hazretleri:</p>
<p>“Sen, varlığını, malını, mülkünü güzel bir şekilde infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”buyurur.</p>
<p>Yine Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, hikmet dolu beyitlerinde, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcunun îfâsına vesîle olmaları sebebiyle yoksul ve muhtaçların cömertler için bir nîmet olduğunu, sehâvetin ancak onlar üzerinde tezâhür edebildiğini, bu yüzden de onların gönüllerini incitmemek gerektiğini şu şekilde anlatır:</p>
<p>“Yoksul kişi, cömertlerin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı sözler söyleyerek onu buğulandırma! (Yâni yoksulun gönlüne karşı hassas ol! Çünkü gönül nazargâh-ı ilâhîdir.)”</p>
<p>“Allâh’ın cömertlik tecellîsinin tezâhürü, fakirlerdir. O fakirler ki, ancak kerem sâhiplerine mürâcaat ederler. Dertlerini onlara açarlar. Böylece hamiyetli zenginler için saâdet yollarını hazırlarlar.</p>
<p>Zenginlerin hayır ve infak yoluyla yoksulların gönlüne girmesinin bir başka bereketi de, muzdarip gönüllerde kendilerine karşı sevgi ve merhamet filizlerinin tomurcuklanmasıdır.”</p>
<p>“Şu hâlde yoksullar, Hakk’ın cömertlik aynalarıdır. Varlıklı olanlar, kendi cömertliklerini orada seyrederler. Hak’ta fânî olan sâlih zenginler, servetlerinin bir emânet olduğunu idrâk ederek Hak karşısında nefislerini tanımışlar ve ilâhî cömertliğin ma’kesi olmuşlardır. Hakk’ın cömertliğinden bir nasîb alarak sehâvette fânîleşmişlerdir.”</p>
<p>“Az veya çok sâhip olduğu varlığına kalbini esir etmeyip onu gönlünün dışında taşıyanlardan başkaları, bedbahtlar ve âhiret fukarâlarıdır. Bu tip insanlar, Hak kapısında değildir. Varlıkları izâfîdir. Kapı dışındaki nakış ve sûretten ibârettir.”</p>
<p>“Bunlar, gönülleri Allâh’tan uzak düşen gerçek zavallı ve rûhâniyet fakirleridir. Zâhirî varlıkları ise, bedbahtlıklarının cansız bir nakşı, solgun bir resmidir. Bunlar, hakîkatten habersiz, ruhsuz kişilerdir ki, sen bunlara yakınlık gösterme! Sakın ha köpek resmine kemik atma!..”</p>
<p>“Böyle kişiler, menfaat esîridir. Hak susuzluğundan habersizdirler. “</p>
<p>“Dikkatli ol; bu ölülerin önüne yemek tabağı koyma! Yâni onlara iltifat edip yakınlık gösterme! Öyle varlıklılar, mahşerin sefil dilencileri olacaklardır!”</p>
<p>“Böyleleri, mânâ değil, ekmek dervişleridir. Onlar toprak balığına benzerler; şeklen balığa benzeseler de, denizden ürker ve kaçarlar.”</p>
<p>“Onlar, sefaletlerini saâdet sanırlar, kendilerine göre güzel yemekler yer, tatlı şerbetler içerler. Gerçekte ise, ilâhî lokmadan nasipsizdirler.”</p>
<p>“Ey bu hüsrâna düşmek istemeyen! Sen mahlûkâtı cömertliğinle kuşat ki, âriflerden olasınl..”</p>
<p>Cömertliğin aynası olan fakirlere yapılacak infaktaki en güzel edeb, “sağ elin verdiğini sol eline bile fark ettirmemek” şeklinde milletimizin darb-ı mesel hâline getirdiği bir ölçüdür ki, bir hadîs-i şerîfe nazaran, bu şekilde infâk edenler, Arş’ın gölgesi altında bulunacak olan mes’ûd kimselerdendir. Bunun gerçekleşebilmesi için ecdâdımız, sayısız vakıflar kurmuştur. Bu vakıflardan yapılan infaklar, gayr-i muayyen şahıslardan geldiği için riyâ musîbetinden izâle olunmuştur. Alan, vereni bilmeden ona duâ hâlindedir. Fâtih Sultan Mehmed’in şu vakfiyesi buna ne güzel bir misâldir:</p>
<p>“Ben ki İstanbul fâtihi, Allâh’ın âciz kulu Fâtih Sultan Mehmed; alın terimle mâliki bulunduğum 136 dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakfeyledim:</p>
<p>…Külliyemde binâ ve inşâ eylediğim aşhânede şehîdlerin hanımları, yetîmleri ve İstanbul fukarâsı için yemek yapılsın! Ancak yemek yemeye veya almaya gelemeyen mâzeretlilerin yemekleri, hava karardıktan sonra kapalı kaplar içinde gözlerden ırak olarak evlerine götürülsün!..”</p>
<p>Vakfiyede görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edep ölçüleriyle kâideler koymuştur.</p>
<p>Pâdişâhı böyle bir edep sergileyen cemiyetin fertleri de, zekâtlarını bir zarf içinde câmîlerdeki zekât taşlarına bırakırlar, muhtaçlar da oradan, veren şahsı görmeksizin ihtiyaçları kadar alırlardı.</p>
<p>Diğer taraftan, iffeti dolayısıyla hâlini arz edemeyenlere infakta bulunmak da çok mühimdir. Cenâb-ı Hak buyurur:</p>
<h2 style="text-align: right;">لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ</h2>
<p><em>“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetleri sebebiyle onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.”</em> (el-Bakara, 273)</p>
<h2 style="text-align: right;">الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ</h2>
<p><em>“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allâh katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.”</em> (el-Bakara, 274)</p>
<p>Dînin asıl gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdîkten sonra, zarîf, hassas, derin insan yetiştirmek ve bu sûretle huzurlu bir cemiyet ortamı husûle getirmektir. Bu tekâmül de ancak gönülde zuhûr eden şefkat ve merhamet hissi ve bunların en güzel bir tezâhürü olan zekât ve infâk ile mümkündür. Bir mü’min yüreğinin, Rabbin bütün mahlûkâtını şefkat ve merhametle kuşatması îcâb eder.</p>
<p>Rabbimizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler, acabâ kimin malını, kimden esirgediklerini hiç düşünmüyorlar mı?</p>
<p>Sevmenin netîcesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Bu, âşığın, mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Allâh’ın mahlûkâtına olan infak, sevenin sevilene karşı en güzel bir muhabbet tezâhürüdür. Çünkü zekât ve sadakanın Allâh için verilmiş olmasından dolayıdır ki, bunları “Allâh alır” şeklinde bir ifâde vârid olmuştur. Âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ</h2>
<p><em>“…Hiç şüphesiz ki Allâh, kullarının tevbesini kabûl eder, (ihlâsla, gönülden verdikleri) sadakaları (zekât ve infakları) alır (geri çevirmez)!..”</em> (et-Tevbe, 104)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/infakta-edeb.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/kalbi-olduren-ates-kiskanclik.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/kalbi-olduren-ates-kiskanclik.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Nov 2008 14:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adâb-ı Muaşeret]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbi Öldüren Ateş]]></category>
		<category><![CDATA[kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kıskançlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1438</guid>
		<description><![CDATA[Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar ve: إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ (8) اقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُواْ مِن بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (9) “«Yûsuf ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık</strong></p>
<p>Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar ve:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ</h2>
<p>(8)</p>
<h2 style="text-align: right;">اقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُواْ مِن بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ</h2>
<p>(9)</p>
<p>“«Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir.» dediler.</p>
<p>(Yine aralarında:)</p>
<p>«–Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!» (dediler).” (Yûsuf, 8-9)</p>
<p>Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti daha da ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, iptilâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun « oÖ«pbsôdnG » yâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.</p>
<p>Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu husûsî meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı, iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.</p>
<p>Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.</p>
<p>Kalb, Allâh yoluna temâyül ettirilmez ve zikir ile temizliğe tâbî tutulmaz ise, kararır, kötülüğü emreder hâle gelir. <span id="more-1438"></span></p>
<p>Âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ</h2>
<p>“…İyi bilin ki gönüller ancak Allâh’ın zikri ile huzur bulur.” (er-Ra’d, 28)</p>
<p>Zikir, Allâh’ı idrâk etmenin kalbde şuûr hâline gelmesidir. Ancak böyle hakîkî zikir sâyesinde kalb mâsiyetten kurtulabilir. Kalb, beytullâhtır ve muhabbetullâhın mekânıdır. Şâyet orada zikir yoksa, bir müddet sonra nefsin arzularına râm olarak kararır ve sonunda ölür.</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“Bir kulun kalbinde îmân ile hased bir araya gelmez.” (Müslim, İmâret, 130, 131/1891) buyurur. Diğer bir rivâyette ise hased edenlerin, hesâba çekilmeden cehennem ateşine atılacaklar zümresinden olduğu bildirilir.</p>
<p>Kibir, hırs ve hased, bütün günahların kaynağıdır. Hadîs-i şerîfte kıskançlığın vahâmeti husûsunda şöyle buyrulur:</p>
<p><em>“Üç şey vardır ki, bütün günahların kaynağıdır; bunlardan muhakkak sakınınız!:</em></p>
<p><strong>1. Kibir:</strong> İblîs’i Âdem -aleyhisselâm-’a secde etmemeye sevk eden şey, kibirdir.</p>
<p><strong>2. Hırs:</strong> Âdem -aleyhisselâm-’ı cennetteki yasak ağaçtan yemeye sevk eden şey de hırstır.</p>
<p><strong>3. Hased:</strong> Âdem -aleyhisselâm-’ın iki oğlundan (Kâbil’in), kardeşi (Hâbil’i) öldürmesine sebep olan da haseddir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 101)</p>
<p>Hased eden kimse, takdîr-i ilâhîye îtirâz etmiş olur. Çünkü hased, Allâh’ın başkasına nasîb ettiği nîmetin, kendinde olmadığı gerekçesiyle o kişiden de izâlesini istemektir. Fakat gıpta böyle değildir. Zîrâ gıptada maddî veya mânevî nîmete hem kendisinin hem de başkasının sâhip olmasını istemek esastır. Bu sebeple İslâm’da gıpta medhedilmiş, fakat hased, şiddetle men edilmiştir.</p>
<p>Hased, kıskanılan kimseden ziyâde hased edenin kendisine zarar verir. Bu, başkasını taşlayan, fakat attığı taşın geri dönmesiyle kendi gözü kör olan kimsenin hâli gibidir. Kin ve öfkeden başka bir netîcesi yoktur ki, sonunda kişiyi rezil ve rüsvây eder. Nitekim kardeşlerinin Yûsuf -aleyhisselâm-’a hasedlerinden dolayı yaptıkları kötü fiiller, sonunda kendilerine dönmüştür.</p>
<p>Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîme ile mü’minleri hasedden men etmiştir:</p>
<h2 style="text-align: right;">أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ</h2>
<p>“Yoksa onlar, Allâh’ın lutfundan verdiği şeyler için insanları kıskanıyorlar mı?..” (en-Nisâ, 54)</p>
<p>Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Hased etmekten sakının. Zîrâ hased, ateşin odunu</p>
<p>yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 44/4903; İbni Mâce, Zühd, 22)</p>
<p>Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır. Meselâ Nûh -aleyhisselâm-, kâfirlerin helâki için bedduâ ettiği hâlde, müşrik olan oğlunun da suya gark olduğunu görünce sabredemeyip:</p>
<h2 style="text-align: right;">رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي</h2>
<p>“…Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir…” (Hûd, 45) demişti.</p>
<p>Nûh -aleyhisselâm-’ın bu niyâzına Cenâb-ı Hak şu şekilde karşılık verdi:</p>
<h2 style="text-align: right;">قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ</h2>
<p>“Ey Nûh! O kesinlikle Sen’in ehlinden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan (kötü, çirkin) bir amelin sâhibidir…” (Hûd, 46)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/kalbi-olduren-ates-kiskanclik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

