HACDA TAKVÂ

Hac, hem malî hem de bedenî yönü bulunan yorucu bir ibadettir. Fakat müttakî bir kulun haccında, beden ve maldan başka rûhun orada olması, oradan bir şeyler alması lâzımdır.

Kefene benzeyen ihram ile geçirilen o birkaç günden sonra kefen iklimini hiçbir zaman unutmamak da zarurî. Şeytanı taşlarken, Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın fedakârlığını düşünmek gerekli. Aynı şekilde hayatın her safhasında sâlih amellerle şeytanı taşlamayı unutmamalı. “  / Eûzu billâhi mine’ş-şeytânirracîm” lâfzındaki hikmeti yaşamalı.

Yine; “Hacda refes yok, fısk yok, cidal yok!” buyuruluyor. Fıska, Allâh’tan uzaklaştıracak şeylere; cidale, mücadele ve kavgaya meyil olmamalı. Bunları bütün hayatımıza teşmil edebilmek ise hacda takvâya erebilmenin neticesidir.

Hacda yaş bir dalı koparmak da yok, avlanma da yok. Hattâ avcıya avı göstermek de yok. Böylece nezaket, zarafet, incelik, hassasiyet, merhamet, şefkat kazanmak ve bunları hayatın her safhasına yaygınlaştırabilme eğitimi var.

Dolayısıyla namaz, oruç, zekât ve hac gibi bütün ibadetlerde takvâ ufkunu gerçekleştirmek, ihlâs ve samimiyet, belli bir zaman için değil her vakit kalbimizin değişmez vasfı olmalıdır.

Böyle değilse kalp takvâ derecesine varamamış demektir.

 

-yüzakı dergisinden alıntıdır-