Kur'an'ın Işığında…
Fâsığın Haberini Tahkîk Edin!
Hicretin dokuzuncu senesinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mustalikoğulları’na zekât toplamak için gönderdiği Velîd bin Ukbe, kendini karşılamak üzere toplanan kalabalığı görünce korktu, câhiliye döneminde onlarla arasındaki bir sürtüşme dolayısıyla kendisini öldüreceklerini sandı. Dönüp Medîne’ye geldi ve durumu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olduğundan farklı bir şekilde, yâni onlara iftirâ ederek anlattı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar dinlerinden dönmüşler. Zekât vermediler. Neredeyse beni de öldüreceklerdi.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mustalikoğulları’na göndermek üzere askerî bir birlik hazırladı. Benî Mustalik bunu haber alınca, Velîd’i karşılamak üzere toplanan heyet, acele Medîne’ye geldi. Medîne’de, kendilerine gönderilmek üzere bulunan İslâm birliğiyle karşılaştılar. İşin aslı öğrenildi. Bu esnâda Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlere herhangi bir hususta tahkîkat yapmadan hüküm vermemelerini ihtâr etmek üzere vahyini gönderdi:
(6)
(7)
“Ey îmân edenler! Eğer bir fâsık size herhangi bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın! Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişmân olursunuz. Hem bilin ki, içinizde Allâh’ın Rasûlü vardır. Şâyet O, pek çok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allâh, size îmânı sevdirmiş ve onu sizin gönüllerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (el-Hucurât, 6-7)
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Ey Abbâd! Onlarla birlikte git! Zekâtlarını al! Mallarının en iyilerini seçip almaktan sakın!” buyurdu. Abbâd bin Bişr, Mustalikoğulları’nın yanında on gün kaldı. Onlara Kur’ân-ı Kerîm okuttu, İslâm’ı öğretti. (Ahmed, IV, 279; İbn-i Hişâm, III, 340-341; İbn-i Sa’d, II, 161)
Bâzen de menşei bir fâsık olan yanlış haber, ağızdan ağıza intikâl ede ede sonunda fâsık olmadığı muhakkak bulunan, belki biraz saf birine intikâl eder ve o da bu haberi iyi niyetle size kadar ulaştırmış olabilir. Bu durumda bilmelidir ki, söyleyen fâsık olmasa da asılsız rivâyete dayanan bir habere inanıp onu yaymak da mes’ûliyeti mûciptir. Çünkü haberin müsbet olması hâlinde bundan bir mahzur doğmasa da, menfîlikte kul hakkına tecâvüz ve gıybet gibi kebâire (büyük günahlara) sürüklenme tehlikesi vardır. Bu sebeple kavl-i mücerrede dayalı ve rivâyet yoluyla gelen menfî haberlere karşı dâimâ ihtiyatlı olmak lâzımdır.