Etiket Arşivi: Nûr

«Dua» Güneş Gibi Nûrlandır Bizi Allah’ım!

En- Nûr: Âlemleri, bütün kâinâtı nûrlandıran, aydınlatan, Nûr olan; istediği bütün simalara, zihinlere ve gönüllere Nûr, aydınlık ihsan eden, göklerin ve yerin Nûrudur.
“Allah göklerin ve yerin nurudur.
O’nun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvası gibidir.
Kandil cam içindedir.
Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır.
Ne tam doğuda ne de tam batıda olan mübarek bir zeytin ağacının yağıyla tutuşturulur.
Yağ neredeyse ateş değmeden bile tutuşup ışık verecek olan bir zeytin ağacından yakılan sanki bir inci yıldızı gibidir.
Bu, nûr üstüne nûrdur.
Allah dilediğini nûruna kavuşturur.
Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir” (Nûr Suresi 35. Ayet Meali)

Ey yerlerin ve göklerin Nûru olan Allah’ım!
Ey sonsuz Nûr’un kaynağı,
Ey bütün Nûrların Nûru olan Allah’ım!
Sen Nûrsun!
Ve biz Nûr’a talibiz Allah’ım!
Gönlümüzü nûrlandır bizim !
Nûrlandır ki gönlümüzü, yüreğimizin en derin yerinde yalnız Seni bulalım Allah’ım!
Gözümüzü nûrlandır bizim!
Nûrlandır ki gözümüzü, Senin her an yenilenen mucizelerini görebilelim Allah’ım!
Ruhumuzu nûrlandır bizim!
Nûrlandır ki ruhumuzu ışık olup Sana akalım Allah’ım!
Sen ki Nûrsun Allah’ım;
İman nûruyla nûrlandır kalplerimizi bizim!
İmbikten süzülen dupduru bir suyla yıkanır gibi yıkansın kalplerimiz imanla!
İlmin Nûruyla nûrlandır bizi!
Ve bize indirdiğin ilimle amel etmemizi nasip et hepimize!

Devamı »

Peygamber Efendimiz’in İsimleri

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in İsim­le­ri


Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bir­çok mü­bâ­rek is­mi var­dır. Bun­la­rın en baş­ta ge­len­le­ri, Kur’ân-ı Ke­rîm’de ifâ­de edi­len “Mu­ham­med” ve “Ah­med”dir. Mu­ham­med, çok­ça övül­müş olan; Ah­med ise, çok­ça hamd eden de­mek­tir.

Kur’ân-ı Ke­rîm’de Mu­ham­med is­mi dört de­fâ, Ah­med is­mi bir de­fâ zik­re­dil­miş­tir. İn­cîl’de ise bu isim­ler­le ay­nı mâ­nâ­ya ge­len “Fa­rak­lit” ke­li­me­si kul­la­nıl­mış­tır.

Pey­gam­ber Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- bir ha­dîs-i şe Devamı »

Ulvî Teşrif ve Bu Esnâda Vukû Bulan Hârikulâde Hâller

Ul­vî Teş­rîf ve Bu Es­nâ­da Vu­kû Bu­lan Hâ­ri­ku­lâ­de Hâl­ler

Ni­hâ­yet bek­le­nen Nûr, mi­lâ­dî 571 yı­lı­nın 20 Ni­san’ına te­sâ­düf eden 12 Ra­bî­ulev­vel Pa­zar­te­si sa­ba­hın­da tan ye­ri ağa­rır­ken zu­hûr âle­mi­ne te­nez­zül ede­rek Ab­dul­lâh ve Âmi­ne’nin iz­di­vac ku­ca­ğın­da dün­yâ­mı­zı şe­ref­len­dir­di.

Bu teş­rîf ile âde­ta bü­tün var­lık­lar di­le ge­lip:

“Hoş gel­din yâ Ra­sû­lal­lâh!” di­ye­rek sü­rû­ra gark ol­du­lar.

Sü­ley­man Çe­le­bi, ci­han­da bü­tün zer­re­le­rin bu ul­vî teş­rîf kar­şı­sın­da­ki se­vinç ifâ­de­le­ri­ni mıs­râ­la­rın­da şöy­le di­le ge­ti­rir: Devamı »

Hazret-i Peygamber’in Babası Abdullah İle Annesi Âmine’nin İzdivâcı

Haz­ret-i Pey­gam­ber’in Ba­ba­sı Ab­dul­lâh ile An­ne­si Âmi­ne’nin İz­di­vâ­cı

Haz­ret-i Pey­gam­ber’in bi’se­ti­ne ya­kın dö­nem­de tev­hîd inan­cı yi­ti­ril­miş, Kâ­be ka­vim ve ka­bî­le­le­re âit put­lar­la dol­du­rul­muş, Zem­zem ku­yu­su da ip­tal edil­miş bu­lu­nu­yor­du.

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in de­de­si Ab­dül­mut­ta­lib, bir­gün Hicr’de uyur­ken rü­yâ­sın­da ken­di­si­ne Zem­zem ku­yu­su­nu ka­zıp or­ta­ya çı­kar­ma­sı söy­len­di. Da­ha son­ra da bir işâ­ret­le ka­zıl­ma­sı ge­re­ken yer ken­di­si­ne gös­te­ril­di.

Ab­dül­mut­ta­lib ka­zı işi­ne baş­la­dı­ğın­da Ku­reyş­li­ler:

“–Mâ­be­di­mi­zin ya­nı­nı kaz­dır­ma­yız.” di­ye­rek ona mâ­nî ol­du­lar. Ab­dül­mut­ta­lib’in he­nüz on­la­ra kar­şı du­ra­cak gü­cü yok­tu. Bu­nun üze­ri­ne Ab­dül­mut­ta­lib, Al­lâh ken­di­si­ne on ev­lât ve­rir ve bun­lar da onu ko­ru­ya­cak ça­ğa eri­şir­ler­se, on­lar­dan bi­ri­si­ni Kâ­be’nin ya­nın­da kur­bân et­me­yi ada­dı.

Bir müd­det son­ra Ku­reyş­li­ler, Ab­dül­mut­ta­lib’de gör­dük­le­ri bâ­zı hâ­ri­ku­lâ­de hâl ve işâ­ret­ler se­be­biy­le yu­mu­şa­dı­lar ve ona mü­sâ­ade et­ti­ler. Ab­dül­mut­ta­lib ku­yu­yu kaz­dı ve Zem­zem’i or­ta­ya çı­kar­dı. Za­man­la on ev­lâ­dı dün­yâ­ya gel­di ve ken­di­si­ni ko­ru­ya­cak ça­ğa eriş­ti­ler. Bu­nun üze­ri­ne rü­yâ­sın­da: Devamı »

Peygamber Efendimiz’in Pâk Nesebi

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in Pâk Ne­se­bi

Pey­gam­be­ri­miz’in ba­ba­sı Haz­ret-i Ab­dul­lâh, an­ne­si Haz­ret-i Âmi­ne’dir. O’nun mü­bâ­rek so­yu Haz­ret-i İs­mâ­îl’in oğ­lu Kay­zar sü­lâ­le­si­nin en şe­ref­li­si olan Ad­nân’a ka­dar uza­nır.33

Pey­gam­be­ri­miz’in bü­yük de­de­si olan Ad­nân, İs­mâ­îl -aley­his­se­lâm-’ın so­yun­dan­dır.34 Ad­nân’ın oğ­lu Me­add’ın Îsâ -aley­his­se­lâm-’ın mu­âsı­rı ol­du­ğu nak­le­di­lir.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ku­reyş ka­bî­le­si için­de, ge­rek ba­ba ve ge­rek ana yö­nün­den, en te­miz ve en şe­ref­li bir âi­le­ye men­sup­tur. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ne­se­bi­nin ne­zîh ve pâk olu­şu hak­kın­da şöy­le bu­yur­muş­tur: Devamı »

Nûr-i Muhammedî

Nûr-i Mu­ham­me­dî

Al­lâh Te­âlâ için za­man ve me­kân dü­şü­nü­le­mez. O, za­man ve me­kân ka­yıt­la­rın­dan mü­nez­zeh­tir.29 Ezel­de yal­nız ken­di­si var olan ve var ol­mak için baş­ka bir var edi­ci­ye muh­taç ol­ma­yan Ce­nâb-ı Hak, bi­lin­me­yi ve bu bi­lin­me­nin îcâ­bı ola­rak ibâ­det­ler­le tek­rîm olun­ma­yı mu­râd et­ti­ğin­den, “âlem-i kes­ret” (çok­luk âle­mi yâ­ni kâ­inât) de­ni­len mâ­si­val­lâ­hı30 ya­rat­mış­tır. Bu ya­ra­tış­ta, ilk ön­ce hu­sû­le ge­len, bir “nûr”dur. O nûr da, “Ha­kî­kat-i Mu­ham­me­di­yye”nin özü, as­lı ve ma­ya­sı­dır.

Na­sıl ki kıy­met­li bir mü­cev­her, çıp­lak bir sû­ret­te tak­dîm edil­mez ve et­râ­fı­na bir­ta­kım süs­lü am­ba­laj­lar ko­nur­sa, bü­tün var­lık­lar da “Nûr-i Mu­ham­me­dî” kar­şı­sın­da o mev­kî­de­dir. O’nun iz­ze­ti hak­kı için ya­ra­tıl­mış­tır. Bu­na gö­re var­lı­ğın ilk se­be­bi Ce­nâb-ı Hakk’ın biz­zat Zât-ı Ulû­hiy­ye­ti, ikin­ci se­be­bi ise “Nûr-i Mu­ham­me­dî”yi, şe­re­fi ve kıy­me­ti se­be­biy­le sâ­ir var­lık­lar ile zarf­lan­dır­mak ve tez­yîn et­mek ge­re­ği­dir. Devamı »

Nûr Sûresi Meali

Bismillahirrahmanirrahim
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

 
24.1. (Bu) Bizim inzâl ettiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik âyetler indirdik.

24.2. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.

24.3. Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.

24.4. Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.

24.5. Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

Devamı »