Etiket Arşivi: ilahi

Gül Sultan – Mustafa Cihad

gul-sultan-mustafa-cihad

Go get Adobe Flash Player!

Sen yoksan, firakınla
Yanar özler, yanar gözler,
Sen yoksan, firaridir,
Divanedir, solar yüzler.

Gül Sultan, El aman !
Halimiz pek yaman,
Gül Sultan, Gül Sultan,
Merhamet diler bu can.

Sen yoksan, hazan olur,
Viran olur, susar diller,
Tek derman sözün olur,
Deva bulur açar güller,

Gül Sultan, El aman !
Halimiz pek yaman,
Gül Sultan, Gül Sultan,
Merhamet diler bu can.

Mustafa Cihad

Ben Seni Görmeden Sevdim – Umut Mürare

ben-seni-gormeden-sevdim-umut-murare

Go get Adobe Flash Player!

Ben Seni görmeden sevdim
Yorgun gecelerde titreyen bir yetim bir öksüz yüregimle sevdim Seni
Ey gönül bahcemde büyüttügüm nazli cicek,
Ey sevdamin adi, askin gercek anlami
Bu hasret, bu gurbet söyle, söyle ne zaman bitecek

Ben Seni görmeden sevdim

Yolunu gözledim bir Medine sabahi
Ellerimde güller,
Güllerki kokunu aldigim,
Kokunu alip yandigim
Yanip yanip agladigim…

Ben Seni görmeden sevdim
Gözlerini gözlerime degdir efendim, ellerini ellerime
Sevmeyi Senden ögrendim ilkin, sevilmesi gereken herseyi Senden
Sefkat Seninle mana buldu, buz cöllerini Seninle aştım
Ab-ı hayat sundun sıcak ikliminle
Gözlerini gözlerime degdir, ellerini ellerime Efendim

Ben Seni görmeden sevdim
Bahar yüzlü insanlar bildim etrafinda pervane
Onlardan biri olmak istedim hep, her emrine amade
Seninle yasamak Seninle ölmek,
Seninle ağlamak ve Seninle tebessüm etmek
Aynı sofrayı Seninle paylaşmak istedim
Ama en cok Seni Seni görmek istedim…
Göremesemde
Ben Seni görmeden sevdim, kokunu aldim güllerden,
Ben Seni görmeden sevdim, adini andim yürekten
Sevgili Sevgili en Sevgili!!!!!
Görmeden sevdim ben Seni

Ben Seni görmeden sevdim
Veysel Karani sabrıyla büyüttüm sevgimi
Hüznü yoldaş ettim
Kah yeller gibi estim Yemende
Kah Mecnun gibi düştüm çöllere
Bilki ölüm kapımı çalıp geldiğinde
Ne zaman nasıl kim bilir nerede
Ben Seni görmeden sevdim
Ben Seni görmeden sevdim
Rüyalarım var Sana dair
Özlemlerim var Sana
Al yüreğim Senin olsun Sultanım
Uyandır beni aşka
Ey gül-i vefaha
Ey rahmet sağnağı
Yağmur yağmur tane tane düştünde gönlüme
Kurak topraklarım hayat buldu gelişinle
Ben Leyla çölünde seraplar gördüm çok zaman

Boş hülyalara daldım kayboldum
Su içtiğim pınarlara ateşler dokundu
Ben aşkımın hicranını sırtımda taşıdım
Ben Seni görmeden sevdim
Seni görmeden seven milyonlarca sevdalı gibi
En berrak duyguları besledim sana
En nadide hisleri
Gel Efendim
Al götür beni uzaklara
Düşmeden gülüm tuzaklara
Gözlerimde yaş akar durur
Bu ayrılık beni yakar vurur
Gözlerini gözlerime Efendim, ellerini ellerime…

Umut Mürare

Yedi Beyza – Mustafa Demirci

mustafa-demirci-yedi-beyza

Go get Adobe Flash Player!

Çıkararak göğsümden günahkar ellerimi
Bir yed-i beyza gibi sunacağım kapına

Efsunkar iklimine bir karanfil olacak
Boynu bükük çaresiz duracağım kapına

İmbiklerden geçirip sevdalı yüreğimi
Topal karınca gibi varacağım kapına

Zindan nedir sevgili sürgün hangi sürgündür
Boğazımdan zincirli gireceğim kapına

Yeter ki kabul buyur yeter ki affettim de
Paramparça bir yürek ereceğim kapına

Günahkar insan gibi kupkuru ağaç gibi
Alev alev tutuşup yanacağım kapına

İstediğim sensin ey sevdalarım sanadır
Uzaktayım yakınım döneceğim kapına

Bir yed-i beyza gibi günahkar ellerimi
Çıkararak göğsümden sunacağım kapına Devamı »

Kur’an’ın Nasıl Bir İlâhi Kitab Olduğu

Kur’an’ın Nasıl Bir İlâhi Kitab Olduğu

       Kur’an-ı Kerîm, yukarda da söylediğimiz gibi, Yüce Allah’ın yeryüzüne şeref veren en kutsal kitabıdır. Bu öyle bir kitabdır ki, insanlar ancak onun gösterdiği yolda yürüdükleri takdirde mutluluğa kavuşurlar ve Allah’ın rızasına ererler. İnsanlar arasında her türlü iyi duygular ilerleyip yükselmeye başlar, kardeşlik ve beraberlik meydana gelir.
Kur’an-ı Kerîm’in hem manası ve hem de lafızları Allah’dandır. Yüce Allah’ın vahyi iledir. Vahy Cibril-i Emin aracılığı ile peygamberimize olmuştur. Onun için Yüce Kur’an’ın manası ile amel edilir. Kur’an müslümanların değişmez kanunudur. Lafızları da bir ibadet olmak üzere okunur, onunla sevab kazanılır. Bu lafızlar sayesinde Kur’an’ın manası anlaşılır, ruhlara tesir eder ve onunla Allah’ın rızası kazanılır. Devamı »

Tasavvufun Doğuşu

TASAVVUFUN DOĞUŞU

 

   Cenâb-ı Hak, insanoğluna ihsân ettiği sonsuz nîmetlerine ilâveten:

نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى

   “Rûhumdan (kudretimden bir sır) üfledim”(Hicr Sûresi, 29.) buyurarak, kendi katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini lutfetmiştir. Buna mukabil olarak da onun, Zât-ı Ulûhiyyet’ine muhabbet sûretiyle kullukta bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak, vuslata ermesini murâd etmiştir.
   Hak Teâlâ, kullarını hidâyete ulaştırmak için, insana birtakım üstün vasıflar lutfetmiştir. Buna ilaveten bir de, aralarından müstesna yaratılışlı, vahye mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu lutfunu devâm ettirmiştir.
   Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
   Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur peygamberle te’yîd ve takviye edile edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nûruyla Hazret-i Âdem’den önce, cismâniyetiyle bütün peygamberlerden sonra zuhur etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Yâni risâlet takvimi, varlığın ilki olan Nûr-i Muhammedî ile başlamış, son yaprağı da “Cismâniyet-i Muhammedî” ile nihâyet bulmuştur. Dolayısıyla O, zaman itibariyle son, yaradılış itibariyle ilk peygamberdir.
   Bütün mevcudâtın varlık sâikı, nûr-i Muhammedî olduğundan , Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber’i “Habîbim” hitabına mazhar olacak bir liyâkatte yaşatmıştır. Rabbimiz, O’nun müstesna ve mûtenâ hayatını zâhiren ve bâtınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, bütün insanlığa bir armağan olarak lutfetmiştir.
   Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezahürleri ile dahî, beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû- O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir “Üsve-i Hasene” yâni en mükemmel bir ahlâk numûnesi kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, O’nu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni devlet reisliği ve peygamberliğe kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan herkes, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp, kendi iktidar ve istîdâdı nisbetinde bunları gerçekleştirmeye meyledebilsin.
   Esâsen Cenâb-ı Hak, O’nun, bi’setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ

لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا الله َ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

   “Andolsun ki, sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mümin)’ler için Rasûlullâh’ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (el-Ahzâb, 21)
   Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir. Öğrendiklerini kendi istîdâdı nisbetinde taklîde yönelmeli ve zamanla tahkîke ulaşmayı hedeflemelidir. Bu ise, O’na duyulan muhabbet ve O’nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. O’nunla duygulanıp feyz-yâb olmada sayısız rûhânî nasip ve tecellîler vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek şahsiyet ve kalbî hayatından tâkatimiz kadar nasib alabilmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve âhiretteki şereflerin en yücesidir.
   Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp terbiye etmiştir ki O, bu ilâhî terbiyesini:
   “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) sözleriyle ifâde buyurmuştur. Devamı »

Dervişane – Sufi Music

Devamı »

Âd Kavmine İbret Dolu İlâhi Îkâzlar

İbret Dolu İlâhî Îkâzlar

Hûd -aleyhisselâm-, kavminin davranışlarına çok üzülmüştü. Ellerini hüzünle semâya kaldırıp Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti. Bunun üzerine, kavminin kadınları kısır kaldı; çocuk doğurmaz hâle geldi. Bu hâl on sene devâm etti.

Mecbûren Hûd -aleyhisselâm-’a geldiler. Ancak hâlâ gaflet içindeydiler. Şâhid oldukları mûcizeye rağmen yine:

“–Sen bize bir mûcize göster!” dediler.

Ardından daha da ileri giderek, Ahkâf Sûresi’nin 22. âyetinde bildirildiği gibi azar ve istihzâ ile azâb talebinde bulundular:

قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

“«Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Haydi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdîd ettiğin şeyi (azâbı) başımıza getir!» dediler.” (el-Ahkâf, 22)

Bunun üzerine pınarlar kurudu, bağlar-bahçeler sarardı. O güzel “İrem Bağları” yok oldu. İri cüsseli insanlar, bir lokmaya muhtaç duruma geldi.

Hûd -aleyhisselâm-, onları tekrar topladı. Yeniden kendilerine öğüt verdi: «Allâh’tan mağfiret dileyin!» dedi ve ardından küfr-i inâdîleri sebebiyle onları açık bir şekilde îkâz etti: Devamı »