<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; hadisler</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/etiket/hadisler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Feb 2012 16:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İmam Cafer Sadık(as)’ın Kısaca Hayatı</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/imam-cafer-sadikas%e2%80%99in-kisaca-hayati.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/imam-cafer-sadikas%e2%80%99in-kisaca-hayati.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Sep 2011 11:02:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>baysal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ehli Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Büyükleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[40 hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi halifesi Mansur]]></category>
		<category><![CDATA[abbasiler]]></category>
		<category><![CDATA[beşinci Ehl-i Beyt imamı]]></category>
		<category><![CDATA[Cabir b. Hayyan-i Sufi (kimya alimi)]]></category>
		<category><![CDATA[dünya müslümanları]]></category>
		<category><![CDATA[Eban b. Teğlib]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt aşıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt öğretileri]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Beyt taraftarları]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet âlimleri]]></category>
		<category><![CDATA[ehli beyt imamları]]></category>
		<category><![CDATA[ehlibeytten hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Gazi Ebu'l Bahteri]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Hişam b. Hakem]]></category>
		<category><![CDATA[Hişam b. Salim]]></category>
		<category><![CDATA[Hişam-i Kelbi Nessabe]]></category>
		<category><![CDATA[Hüreyz]]></category>
		<category><![CDATA[hz.cafer sadık(s.a.a)]]></category>
		<category><![CDATA[ilmi çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[ilmi mevkisi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cafer b. Muhammed (as)]]></category>
		<category><![CDATA[imam cafer sadık]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cafer Sadık(as)]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cafer Sadık(as)'ın Kısaca Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[imam ebu hanife]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Muhammed Bakır(as)]]></category>
		<category><![CDATA[imamlar ve sultanlar]]></category>
		<category><![CDATA[islam inkilabi rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[islami ilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı Sekuni]]></category>
		<category><![CDATA[kıyamlar]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. Müslim]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin-i Tak]]></category>
		<category><![CDATA[Sadık lakabı]]></category>
		<category><![CDATA[şehadet yıl dönümü]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyan-ı Sevri]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal mevki]]></category>
		<category><![CDATA[Ümeyye oğulları]]></category>
		<category><![CDATA[yas merasimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Zürare]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=5455</guid>
		<description><![CDATA[Sadık lakabıyla meşhur olan İmam Cafer b. Muhammed (as), beşinci Ehl-i Beyt imamının (İmam Muhammed Bakır(as)) oğludur. Hicretin 83. yılında dünyaya geldi ve 148. yılında Abbasi halifesi Mansur’un emriyle zehirletilerek şehit edildi. İmam Cafer Sadık(as)’ın imameti devrinde, İslam ülkelerinde çeşitli kıyamlar özellikle Ümeyye oğullarının hükümetini yıkma amacıyla düzenlenen kıyamlar, Ümeyye oğullarını hilafetten düşürüp, soylarını kesmekle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/imam-cafer-sadikas%e2%80%99in-kisaca-hayati.html/ssd" rel="attachment wp-att-5456"><img class="alignleft size-full wp-image-5456" title="ssd" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/09/ssd.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Sadık lakabıyla meşhur olan İmam Cafer b. Muhammed (as), beşinci Ehl-i Beyt imamının (İmam Muhammed Bakır(as)) oğludur.</p>
<p>Hicretin 83. yılında dünyaya geldi ve 148. yılında Abbasi halifesi Mansur’un emriyle zehirletilerek şehit edildi.</p>
<p>İmam Cafer Sadık(as)’ın imameti devrinde, İslam ülkelerinde çeşitli kıyamlar özellikle Ümeyye oğullarının hükümetini yıkma amacıyla düzenlenen kıyamlar, Ümeyye oğullarını hilafetten düşürüp, soylarını kesmekle sonuçlanan kanlı savaşlar ve İmam Muhammed Bakır(as)’ın yirmi yıl İslam ve Ehl-i Beyt öğretilerini yayması sonucunda meydana gelen ortam, İmam Cafer Sadık(as)’a İslami bilgileri yaymak için daha münasip bir zemin hazırladı.</p>
<p>İmam Cafer Sadık(as), Ümeyye oğulları hilafetinin son zamanlarına ve Abbas oğulları hilafetinin ilk zamanlarına rastlayan imameti devrinde hazırlanan fırsatları elden kaçırmayıp dini öğretileri geniş alanda yaymaya başladı. Çeşitli akli ve nakli fenlerde bir çok ilmi şahsiyetler eğitti. Bunların başlıcaları şunlardır: Zürare, Muhammed b. Müslim, Mümin-i Tak, Hişam b. Hakem, Eban b. Teğlib, Hişam b. Salim, Hüreyz, Hişam-i Kelbi Nessabe, Cabir b. Hayyan-i Sufi (kimya alimi) ; Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Süfyan-ı Sevri, İmam Ebu Hanife, Kadı Sekuni, Gazi Ebu’l Bahteri gibiler onun öğrenciliğini yapmakla övünüyorlardı. (Hazretin eğitim merkezinden dört bin mühaddis ve bilginin mezun olduğu meşhurdur.)</p>
<p>İmam Muhammed Bakır(as) ve İmam Cafer Sadık(as)’dan bir çok hadis rivayet edilmiştir.<br />
İmam Cafer Sadık (a.s) imametinin son yıllarında Abbasi halifesi Mansur’un baskılarına maruz kalarak zor günler geçirdi. Ümeyye oğulları tarafından Ehl-i Beyt taraftarlarına yapılmayan zulümler Abbasiler eliyle yapıldı. Onun emriyle Ehl-i Beyt taraftarları grup grup yakalanıp, karanlık hapislerde işkencelerle hayatlarına son verildi. Bir kısmının başını kesip bir kısmını diri diri toprağa gömdürdü. Bazılarını binaların temeline yahut duvarların arasında bırakarak saraylar yaptırdı.</p>
<p>Mansur, İmam Cafer Sadık(as)’ın Medine’de yakalanmasını emretti. (Daha önce Abbasi halifesi Seffah’ın emriyle de yakalanıp Irak’a götürülmüştü. Ondan daha önce İmam Muhammed Bakır(as)’la birlikte Şam’a götürülmüştü).</p>
<p>Bir süre İmam(as)’ı göz altında sakladılar. Defalarca onu öldürmek istediler ve ihanetler ettiler. Bilahare Medine’ye dönüş iznini verdiler. İmam(as) Medine’ye döndü. Geri kalan ömrünü inzivada geçirdi. Sonunda Mansur’un emriyle zehirlenip şehit edildi.</p>
<p>Mansur, İmam(as)’ın şehadet haberini alınca Medine’deki valisine mektup yazıp “Başsağlığı dilemek amacıyla İmam(as)’ın evine git, vasiyetnamesini oku, vasi olarak tanıttığı kimsenin mecliste başını vur” emrini verdi. Elbette Mansur bu oyunla imamet meselesine son vermeği ve Ehl-i Beyt adını kökten silmeyi amaçlıyordu. Fakat Medine valisi vasiyeti okuyunca Halifenin planının tam tersine beş kişinin vasi tayin edildiğini gördü. Bunlar, Halifenin kendisi, Medine valisi, büyük oğlu Abdullah Efteh, küçük oğlu Musa ve Hamide idiler. Böylece Halifenin planı suya düşmüş oldu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/imam-cafer-sadikas%e2%80%99in-kisaca-hayati.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yaratılışın Gayesi&#8221;Hakkında Bazı Hadis Ve Ayetler</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/yaratilisin-gayesihakkinda-bazi-hadis-ve-ayetler.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/yaratilisin-gayesihakkinda-bazi-hadis-ve-ayetler.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jul 2011 16:26:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim Meali]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz (s.a.v)]]></category>
		<category><![CDATA["Yaratılışın Gayesi"Hakkında Bazı Hadis Ve Ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[(sav)]]></category>
		<category><![CDATA[ahir zaman]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[Bazı Hadis Ve Ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[cinle]]></category>
		<category><![CDATA[cinler ve insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayattaki yaşama amacımız]]></category>
		<category><![CDATA[İnsân]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[islami davet]]></category>
		<category><![CDATA[islami yol]]></category>
		<category><![CDATA[nurlu yola davet]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaratılışın Gayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4873</guid>
		<description><![CDATA[Yaratılışın gayesi: Allah’ı bilmek ve O’nu ibadetlerle birlemektir Bu hususta Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan gayrı ilah olmadığını bil” Muhammed: 19 “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” Zâriyât: 56 “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık, onları gerçek bir sebeple yarattık Fakat onların çoğu bilmiyorlar” Duhân: 38, 39 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/07/son1.jpg"><img src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2011/07/son1-350x239.jpg" alt="" title="son" width="350" height="239" class="alignnone size-large wp-image-4877" /></a><br />
Yaratılışın gayesi: Allah’ı bilmek ve O’nu ibadetlerle birlemektir Bu hususta Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:<br />
“Allah’tan gayrı ilah olmadığını bil”<br />
Muhammed: 19<br />
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım”<br />
Zâriyât: 56<br />
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık, onları gerçek bir sebeple yarattık Fakat onların çoğu bilmiyorlar”<br />
Duhân: 38, 39<br />
Zâriyât suresi 56 ayette ifade edilen gerçek sebep Allah’a kulluk olduğu kesindir<br />
“Allah gökleri ve yeri gerçek olarak yarattı, ta ki her nefis kazandığının karşılığını alsın Onlara haksızlık edilmez” Casiye: 22 ayetinde de “her nefsin kazandığı” ifadesi kişinin kulluk edip etmemekle ilgili, kazandığı sevap veya günahı olduğuna şüphe yoktur Dolayısıyla kula gerekli olan, fıtratına uygun hareket edip Allah’a karşı ubudiyetini hakkıyla yerine getirmesidir Çünkü Allahu Teâlâ kuşların fıtratına uçma, balıkların fıtratına suda yaşama ve yüzme özelliği verdiği gibi insan ve cinlerin fıtratına da ibadet etme özelliği vermiştir Bu onlardan kaçınılmaz meydana gelecektir Bu nedenle onların bazısı Allah’a kulluk ederken diğer bazısı da ağaç, taş, kendi hevası vb Allah’tan gayrı şeylere kulluk etmektedir Bu tapınmaların yaklaşık hepsine Kur’an’dan delil bulmak mümkündür:<br />
“İbrahim dedi ki: Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yaptığınız (bu şeyler)i de Allah yaratmıştır”<br />
Sâffât: 95, 96<br />
“O gün, onların hepsini mahşerde toplar sonra meleklere: Bunlar size mi tapıyorlardı? deriz (Melekler): ‘Seni tesbih ve tenzih ederiz Bizim velimiz sensin onlar değildir Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı Çokları onlara iman ediyorlardı’ derler”<br />
Sebe: 40<br />
“Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü, onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?”<br />
Furkan: 43<br />
Yukarıda ifade edildiği gibi Allahu Teâlâ cin ve insanları kendisine kulluk etsin diye yaratmış ve kulluğu onların fıtratlarına bir özellik olarak nakşetmiştir Bunun akabinde onlardan fıtratlarının gereği kulluğu yerine getirmeleri için de mîsak almıştır:<br />
“Rabb’in Âdem oğullarından, bellerinden zürriyetlerini almış ve: Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? diye onları kendilerine şahit tutmuştu evet buna şahidiz dediler Kıyamet günü, biz bundan habersizdik demeyesiniz”<br />
A’raf: 172</p>
<p>Allah, cin ve insanlardan istediği kulluğu onlara izah edip göstermek için rasuller göndermiş ve kitaplar indirmiştir Dünya ve ahiretin yaratılışı, kıyametin kopuşu, amel defterlerinin düzenlenmesi, sırat köprüsünün ve terazinin kuruluşu gibi şeylerin hepsi, yapmakla mükellef olduğumuz bu kulluk içindir Dolayısıyla kulun ilk öğreneceği kulluğunu gerçekleştireceği şeylerdir Ancak bu mîsak, kulun ehli cennet veya ehli nar olması için yeterli değildir</p>
<p>                               Devamı Vardır&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/yaratilisin-gayesihakkinda-bazi-hadis-ve-ayetler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ahir Zamanla İlgili Bazı Hadisler</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/ahir-zamanla-ilgili-bazi-hadisler.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/ahir-zamanla-ilgili-bazi-hadisler.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Jul 2011 17:11:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dua,Niyaz,Münacaat]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz (s.a.v)]]></category>
		<category><![CDATA[ahir zaman]]></category>
		<category><![CDATA[ahir zaman ve alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=4825</guid>
		<description><![CDATA[Peygamberimiz bazı hadislerinde ümmetinin ömrünün binbeşyüz seneyi geçmeyeceğini söylüyor.Ve ahirzaman olarak belirtilen son safhada da yaşanacak kıyamet alametlerrini sıralıyor.Aşağıdaki yazıda,Peygamber Efendimiz(s.a.v.)&#8217;in 14 asır önce haber verdiği bu alametleri okuyacaksınız&#8230;&#8230;.. *İnsanların başına bir zaman gelecek ki ,onlardan faiz yemiyen kalmayacak yemese bile tozu mutlaka bulaşacaktır. *Bir çok kişi az bi dünyalık zarfında dinini feda edecektir. *Kazanç,belirli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberimiz bazı hadislerinde ümmetinin ömrünün binbeşyüz seneyi geçmeyeceğini söylüyor.Ve ahirzaman olarak belirtilen son safhada da yaşanacak kıyamet alametlerrini sıralıyor.Aşağıdaki yazıda,Peygamber Efendimiz(s.a.v.)&#8217;in 14 asır önce haber verdiği bu alametleri okuyacaksınız&#8230;&#8230;..</p>
<p>*İnsanların başına bir zaman gelecek ki ,onlardan faiz yemiyen kalmayacak yemese bile tozu mutlaka bulaşacaktır.</p>
<p>*Bir çok kişi az bi dünyalık zarfında dinini feda edecektir.</p>
<p>*Kazanç,belirli kişiler arsında dolaşacak,dar gelirliler açlık ve sıkıntıya düşecekler.</p>
<p>*Fitne her veve girecek ve tecrübesiz gençler başa geçecekler.</p>
<p>*Kur&#8217;an&#8217;dan bir resim,islam&#8217;dan bir isim,Müslümandan bir cisim kalacak.</p>
<p>*Üç şey çok kıymetlenecek;Helâl para,kendisiyle amel edinen sünnet ve candan bir dost.</p>
<p>*Ecnebiler çokğalacak ve müslümanlara galebe edecekler.</p>
<p>*Sonradan gelen nesiller ,önceden gelenlere sövüp sayacaklar.</p>
<p>*Mihnet,bela,musibet artacak,rahat ve huzur kalmayacak,kimse eliyle bunları önleyemeyecek.</p>
<p>*Köylüler şehirlere akın edecekler ve ne idüğü belirsiz deve çobanları,bina yaptırmakta birbirleriyle yarışacaklar.</p>
<p>*Bir Müslüman koyundan daha âciz olacak,hor ve hakir görülecek.</p>
<p>*İlim azalacak,cehalet,anarşi ve cinayetler artacak,adam öldürmek hafif bir suç sayılacak.</p>
<p>*Hilesiz iş yapılamayacak,tacirler ve yazrlar artacak kalem bollaşacak.</p>
<p>*Kişi elbisesini sakındığı kadar dinini sakınmayacak ve fakirler de namaz kılmayacak.</p>
<p>*Akrabalık bağları kopacak ve selam,sadece tanıdık olanlara verilercek.</p>
<p>*Zenginler ticaret için,hafızlar riya ve gösteriş için hacccca gidecekler.</p>
<p>*Büyükleri merhametsiz küçükleri hürmetsiz olacak;çocukları terbiye,köpekleri terbiyeden daha zor olacak.</p>
<p>*İnsanlar kötülüklerden birbirlerini sakındırmayacak ve iyiliği emretmeyecekler.</p>
<p>*Minareler çoğalacak,camiler süslenip ziynetlenecek(kkilise ve havralar gibi) ve içlerinden yüksek sesler gelecek.</p>
<p>*Hainlere emin,emin olanlara hain denilecek ve &#8221;şurada emin bir insan vardır&#8221;denilecek kadar emin insan sayısı azlacak.</p>
<p>*Kişiye ,şerrinden korkulduğu için ikramda bulunulacak.Görünüşte dost fakar esasında düşman sayısı artacak,sözler hep yalan ve birbirine muhalif olacak,amir ve memur çok ,doğru iş yapan az olacak.</p>
<p>*Yıldızlar(fal)doğrulanacak ve kader yalanlanacak.</p>
<p>*Allah ü Teâlâ apaçık inkar edilecek.</p>
<p>*Âlicenaplık,izzet-i ikram ve cömertlik duyguları kaybolacak ve haklar para karşılığı satılır hale gelecek.</p>
<p>*Cemaatin inanacı zayıf,ibadeti taklit olacak,hafızlar çok ama âlim bulunmayacak.</p>
<p>*Zenginlere itibar edilecek,cimrilik artacak,zekat ağır bir borç olarak kabul edilecek.</p>
<p>*Âlimler para ve dünyalık karşılığında ilim öğretecek,ahiret ameli ile dünyalık talep edecekler.</p>
<p>*Dinden garı hususlar için öğrenim yapılacak.</p>
<p>*Erkekler kendilerini kadınlara,kadınlar da erkeklere benzeyecekler.</p>
<p>*Erkekler erkeklerle ,kadınlar kadınlarla münasebetsiz alakalar kuracak.</p>
<p>*Her tarafta şarkıcı ve çalgıcı kadınlar zuhur edcek.</p>
<p>*Söz kadınlarda olacak ve zina yaygınlaşacak.</p>
<p>*Kadınlar,saçları deve hörgücü gibi ,sokaklarda dolaşacaklar.</p>
<p>*Haram işlemeyi kolaylaştıran imkanlar artacak,gençler günah işlemeye ve kötülük yapmaya çok meyledecekler.</p>
<p>*İmanı kalpte tutmak,kor ateşi elde tutmaktan daha zor olacak,kişi gece mü&#8217;min yatacak sabah kafir olarak kalkacak veya bunu tersi olcak.</p>
<p>*İçkiyi devletler teşkil edecekler ve muhteliif isimler altında içilecekler.</p>
<p>*Dünya işlerine dalıp ahiret işleri unutulacak,Allah&#8217;ın kitabıyla hükmetmek ayıp sayılacak.</p>
<p>*Büyük ve gösterişli binalar yapılacak ve bunlardan dolayı sokaklar daralacak.</p>
<p>*Yırtıcı hayvanların derileri tabaklanarak çeşitli giyim eşyası yapılacak.</p>
<p>*SAbah giyinen elbise başka akşam giyinen elbise başkaolacak.Önünüze yemeklerden biri gelip diğeri gidecek ve Kabe&#8217;nin örtüldüğü gibi evlerimizin duvarları da halılarla süslenecek.</p>
<p>*Ümmetimin erkekleri şişmanlayacak ve semizleşecekler.</p>
<p>*Dedikodu yaygın bir hal alacak.</p>
<p>*Herkes &#8221;kazanamadığından ve geçinemediğinden &#8221;şikayetçi olacak.</p>
<p>*Yalancı şahitlik ve boşanmalar artacak,ani ölümler sık görülecek.</p>
<p>*Mal çoğalıp sel gibi akacak,mal sahibi malına tapacak ve tüccarların çoğu hilekar olacak.</p>
<p>*Kişi karısına itaat edip anasına asi olacak ve arkadaşına yaklaşıp babasından uzaklaşacak.</p>
<p>*Gönüller birbirini sevmez olacak,dince ve dünyalık işlerde muhtelif görüşler belirlenecek,kardeşler bile dinde ve mezheplerde ihtilaf edecekler.</p>
<p>*İmar edilen şeyler harap edilecek,harap olanlar ise imar edilecek.</p>
<p>*Fazıklar başa geçecek ve konuşmasını bilmeyenler halka hitap edecekler.</p>
<p>*Arap arazisinin çölleri ,nehirlere ve çöllere kavuşacak.</p>
<p>*Faize alış-veriş;rüşvete hediye denecek,tefecilik artacak,helal-haram unutulacak,para gelsin de nerden gelirse gelsin dencek.</p>
<p>*Zaman kısalacak.Bir sene bir ay gibi,bir ay bir hafta gibi,bir hafta bir gün gibi geçecek,bir günün geçmesi ise bir yuaprağın yanması kadar çabuklaşacak,hiçbir şeyde bereket kalmayacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/ahir-zamanla-ilgili-bazi-hadisler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2010 12:29:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adâb-ı Muaşeret]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîsler Işığında]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Işığında]]></category>
		<category><![CDATA[Terbiyesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=3942</guid>
		<description><![CDATA[Yüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2010/02/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-3941" title="hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi" src="http://www.islamiyol.com/wp-content/uploads/2010/02/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi-150x150.jpg" alt="hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi" width="150" height="150" /></a>Yüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin karnından çıkardı ve size işitme(niz için kulaklar), (görmeniz için) gözler ve (anlayıp idrak etmeniz için de) gönüller verdi ki (bundan dolayı O’na) şükredesiniz”  (Nahl, 16/78) âyeti de, insana doğuştan İlâhî bir lütuf olarak kazandırılan cevherlerin varlığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla insan, hayatını idame ettirmek için herhangi bir terbiyeye ihtiyaç hissetmeden tabiî insiyakıyla yaşantısını sürdüren hayvandan farklı olarak, potansiyel hâldeki donanımını bir eğitim sürecinden geçirerek geliştirmek ve belli bir düzeye getirmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Yüce Allah, Kur’ân’da <span style="color: #008000;">“Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!”</span> (Tahrîm, 66/6) buyururken, çocukları dünyevî ve uhrevî hayata hazırlamanın önemli bir mesuliyet olduğuna işaret etmiştir. Keza Allah Resûlü de, <span style="color: #993300;">“Bir baba evlâdına güzel edep ve ahlâktan daha üstün bir miras bırakmış olmaz.”</span> (Tirmizi, Birr 33) ve <span style="color: #993300;">“Çocuklarınıza ikram edin ve onları güzelce terbiye edin.”</span> (İbn Mâce, Edeb 3) buyurarak bu vazifenin asla ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.</p>
<p>Ancak, günümüzde çocuk terbiyesi gibi fevkalâde hassas olan bu meselede inisiyatif, ya bütünüyle âdet ve geleneklere bırakılmış veya gelenekten kaynaklanan kimi yanlışlıkları düzeltmek adına Batı kültürünün şefkatli(!) kollarına terk edilmiştir. Dünden bu güne bazı yörelerde bir anne-babanın kendi anne-babasının veya kayınvalide ve kayınpederinin yanında çocuklarını kucağına almasının yadırgandığına dâir uygulamalar, her ne kadar gelenekten kaynaklanan katı âdetler ise de; bu gün artık geleneğin bu gibi yanlışlıklarını düzeltmek adına maalesef Batı kültürüne dayalı kimi esasların egemen kılınmaya çalışıldığını görmek gibi bir tali’sizliği de yaşıyoruz. Ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa mânevî değerlerimizden kopma ve yırtılma hâli istilâ etmiş, bu konuda ifrat ve tefritler yaşanır hâle gelmiştir. Öyle ki, anne-baba belli bir yaştan sonra çocuğunun sigarasına, uyuşturucu kullanmasına, akşamları eve geç gelmesine, hattâ geceleri sokakta geçirmesine, dinî vecibeleri yerine getirmesine dahi karışamamakta; oğluna veya kızına bir şey söylese on katıyla karşılığını almaktadır. Nesillerin gönlünden iffet ve hayâ perdesi sıyrılmış, saygısızlık ve yüzsüzlük âdeta zamane nesillerinin şiarı olmaya yüz tutmuştur.</p>
<p><strong>Çocuk Terbiyesine Dâir Esaslar</strong></p>
<p>Allah Resûlü, gerek çocuklarla olan ilişkilerinde ve gerekse çocuk terbiyesiyle alâkalı sözlerinde bu hususta hayatî öneme sahip esaslara işaret etmiş ve bu taze fidanların yetiştirilmesinde hataya düşülmemesi ve fıtratlarını koruyacak prensiplere mutlaka önem verilmesi ikazında bulunmuştur. Bir bütünlük içerisinde bakıldığında, Allah Resûlü’nün, fazilet timsali nesiller yetiştirilmesi konusunda bazı önemli esaslara dikkat çektiğini görmekteyiz:<span id="more-3942"></span></p>
<p><strong>1) Çocuk Terbiyesine Doğumla Birlikte Başlamak</strong></p>
<p>Resûlü Ekrem (as), gerek kendi çocukları ve gerekse yakın çevresindeki çocuklarla doğmadan önce ilgilenmeye başlar ve çocuk terbiyesinin doğumla birlikte ve hattâ daha öncesinde başlaması gerektiğine işaret ederdi. Kızı Hz. Fâtıma torunu Hz. Hasan’a hamile iken yanına uğrayıp hâlini hatırını sorar ve ‘çocuk doğunca kendisine haber verilmesini, haber vermeden de çocuğa hiçbir şey yapılmamasını’ tembih ederdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI/261-262.) Aynı alâkayı torunu Hz. Hüseyin için de göstermiştir.</p>
<p>Allah Resûlü, yeni doğan çocuğa verilen ilk gıdanın faziletli ve âlim bir şahsın elinden olmasına özen gösterirdi. Bu ihtimamı sadece kendi torunları için değil, bütün çocuklar için de gösterirdi. Nitekim Hz. Âişe, ‘doğduğu zaman çocukların Peygamber’e (as) getirildiğini, O’nun da bunlara hayır duada bulunup ‘tahnîk’1 yaptığını’ belirtmektedir. (Müslim, Âdâb 27) Müslüman eğitimciler, Allah Resûlü’nün çeşitli hikmetlere mebnî bu sünnetinin, yeni doğan çocuğun âlim ve fâzıl bir zâta götürülerek tahnîk ettirmek sûretiyle yaşatılmasını tavsiye etmişlerdir. (İbrahim Cânan, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, s.81.)</p>
<p>Hz. Âişe’nin ifadesine göre, yeni doğan çocuk için dua edip, Allah’tan ömrünün bereketli kılmasını talep etmek de, Peygamber’in (as) bir başka tavsiyesidir (Buharî, Daavât 31). Resûlüllah (as), çocukların kulağına ilk telkin edilecek şeyin ‘ezân ve ikâmet’ olmasını isterdi. Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduklarında, sağ kulaklarına ezan, sol kulaklarına da ikâmet okumuştu (Ebû Dâvud, Edeb 107). Bu telkin, çocuğun daha ilk günden ihmal edilmeyip, dinin mukaddesleriyle tanıştırılması gerektiğine önemli bir işarettir. Aynı zamanda bu uygulama, ‘Eğitim ve terbiyenin mevsimi beşikten mezara kadardır.’ kanaatini seslendiren Müslüman eğitimciler için de bir mihenk taşı olsa gerektir.</p>
<p>Allah Resûlü’nün, çocuğun doğumu sonrasında önemle üzerinde durduğu bir başka husus da onlara ‘güzel bir isim’ verilmesidir. O’nun <span style="color: #993300;">“Sizler kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. O hâlde isimlerinizi güzelleştirin.”</span> (Ebû Dâvud, Edeb 61) çağrısı, Asr-ı Saadet’te yankısını bulmuş ve güzel isimlerin seçilmesine ihtimam gösterilmiştir. Nitekim Hz. Fâtıma ilk çocuğunu dünyaya getirdiğinde, Hz. Ali ona ‘Harb’ adını koymak istemiş, ancak Peygamber (as) bu ismi beğenmeyerek torununa ‘Hasan’ adını vermiştir. (İbn İshâk, Sîret, s.231.) Keza oğlu İbrahim’in doğumu müjdelendiğinde: “Bu gece bir oğlum oldu; ona atam İbrahim’in adını verdim.” (Müslim, Fedâil 62) diyerek sevincini açıkça izhar etmişti.</p>
<p>Resûlü Ekrem (as), çocuklar doğduktan sonra ilk yedi gün içerisinde, başlarındaki tüyü tıraş ettirip ağırlığınca ‘sadaka’ vermek (Muvatta’, Akîka 2), Allah’a şükrün bir ifadesi olarak ‘kurban (akîka)’ kesmek (Buharî, Akîka 2), yakınlara ve eşe dosta ‘ziyafet’ tertip etmek (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, s.335) ve çocuğun doğumunu müjdeleyenlere ‘hediye’ takdiminde bulunmak (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, VIII/212.) gibi sünnetler koymak suretiyle, Allah’ın bir kimseye verdiği en önemli lütuflardan birinin çocuk olduğuna ve çocuk terbiyesi konusundaki yükümlülüklerin de doğumla birlikte başlaması gerektiğine dikkat çekmiştir.</p>
<p><strong>2) Terbiyede Şefkat-Ciddiyet Dengesini Korumak</strong></p>
<p>Allah Resûlü, tabiat itibariyle şefkat ve muhabbet dolu bir yücelik timsaliydi. Her zaman güler yüzlü, tatlı sözlü ve şefkatliydi. Torunlarını öpüp koklarken Peygamber’i (as) gören Akra’ b. Hâbis adlı sahabi bunu yadırgayarak: “Benim on çocuğum var ve şimdiye kadar hiç birini öpmüş değilim.” dediğinde; Allah Resûlü de onun bu tavrının hoş olmadığını, <span style="color: #993300;">“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”</span> veya bir başka vesileyle, <span style="color: #993300;">“Allah kalblerinizden şefkat duygusunu çıkardı ise, ben ne yapabilirim ki!”</span> demiştir (Buhârî, Edeb 18).</p>
<p>Hicretin 10. yılında oğlu İbrahim, 16 veya 18 aylıkken hastalanmış ve kucağında vefat etmişti. Bunun üzerine mübarek gözlerinden yaşlar boşalmış; bunu gören Abdurrahman b. Avf, hayretini gizleyememiş ve neden ağladığını sormuştu. Allah Resûlü, ağlamanın şefkat ve merhamet belirtisi olduğunu ifadeyle, oğlu İbrahim’e yönelerek duygularını şöyle ifade etmiştir:<span style="color: #993300;"> “Eğer tekrar buluşma vaadi olmasaydı… senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok mahzunuz ey İbrahim! Gözler yaş akıtır, kalb hüzünlenir, lâkin biz Allah’ın hoşlanmayacağı şeyi söylemeyiz.”</span> (Buharî, Cenâiz 43)</p>
<p>Resûlullah (as),<span style="color: #993300;"> “Bunlar benim dünyadaki iki reyhanım (kokuların en güzeli)”</span> (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 22) dediği torunlarını kucaklar, koklar ve bağrına basardı. O’nun (as) sevgisi sadece kendi çocukları ve torunlarına münhasır değildi; diğer çocukları da sever okşardı. Üsâme b. Zeyd’in anlattığına göre, Allah Resûlü onu bir dizine, torunu Hasan’ı da bir dizine oturtur, sonra ikisini de bağrına basarak: <span style="color: #993300;">“Allah’ım, ben bunları seviyorum; bunları Sen de sev!”</span> (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 18) diye dua ederdi. Bir namaz esnasında sırtına binen torunu kendiliğinden ininceye kadar secdeyi uzatmış, çocuğa müdahale etmemiştir. Hattâ namaz bitince cemaatten birinin, “Ey Allah’ın Resûlü, namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya Sana vahiy indiğini zannettik.” demesi üzerine: “Hayır! Bunların hiçbirisi olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden de sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım.” diye karşılık vermiştir. (Nesaî, Tatbîk 82)</p>
<p>Burada önemli bir hususa işaret etmek gerekir ki, Allah Resûlü’nde sevgi ve şefkat her zaman asıl olmakla birlikte; O (as), şefkat ve ciddiyet arasında belli bir denge de gözetmiştir. Zîrâ O (as), misyonu ve donanımı itibariyle bir ciddiyet ve vakar insanıydı. Ashab-ı Kirâm, derlenip toparlanmadan, huzuruna yakışır bir hâl almadan, hürmetsizlik edecekleri endişesiyle O’nun karşısına çıkmaya, yüzüne bakmaya cesaret edemezlerdi. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma da böyleydi. Onlardaki hürmet ifadelerine sürekli şahit olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de zamanla aynı ruh hâletine bürünmüşlerdi. Yaşları ilerledikçe onları tatlı bir mehâbet hissi sarıvermişti. Resûlullah (as), ne kadar yumuşak ve müşfik davranırsa davransın, muhatapları asla lâubaliliğe girmezlerdi.</p>
<p>Sevgiyle ciddiyeti dengeleme konusu, pedagojik açıdan da önemli bir husustur. Öğrencilerin hissiyatını gözetme, onların dertlerini dinleme, başlarını okşama, ellerinden tutma ve ihtiyaçlarını giderme mutlaka ehemmiyetlidir; fakat onlar karşısında ciddiyeti ve vakarı koruma da oldukça önemli bir husustur. Gerek anne-babalar, gerekse öğretmenler, çocuklarına veya öğrencilerine mutlaka sinelerini açmalı, her zaman onlarla ilgilenmeli, dertlerine ortak olmalı, gerekirse harçlık vermeli, hattâ onlar için canlarını bile feda etmeyi göze alabileceklerini göstermeli ve sevgilerini ortaya koymak için her vesileyi değerlendirmeli; ancak onlar karşısındaki konumlarını ve ciddiyetlerini mutlaka korumalıdırlar. Aksi hâlde, kontrolsüz sevgi ve alâkanın çocuğu şımartıp küstahlaştırması ve ukalalaştırması kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p>Resûlullah (as), çocukların ve torunlarının henüz çok küçük oldukları bir dönemde, onları birer ikişer omuzlarına almış, öpmüş, sevmiş ve onlara dualar etmiştir. Bu vesileyle, hem şefkat ve merhametinin gereğini ortaya koymuş, hem hâdiseye şahit olan sahabilere bazı terbiye kaidelerini öğretmiş, fakat daha bilemediğimiz onlarca hikmeti gözeterek, torunlarını kucağına aldığı zamanlarda bile, O (as), daimî duruşunu, her zamanki tavrını ve ciddiyetini korumuştur.</p>
<p><strong>3) Çocuklara Değer Vermek, Onlarla İlgilenmek</strong></p>
<p>Allah Resûlü, çocukları en güzel dünya nimetlerinden biri olarak görür; onlara karşı ilgi ve alâkayı asla eksik etmez ve değerli olduklarını onlara hissettirirdi. O (as) bir gün evinden çıkmış, torunlarından birini bağrına basarak:<span style="color: #993300;"> “Siz çocuklar insanı(n) çok yaman imtihan vesilesisiniz; bu sebeple) bazen cimriliğe, bazen korkaklığa, bazen de cehalete müptelâ kılarsınız. Buna rağmen sizler Allah’ın en güzel kokulu nimetisiniz” </span>(Tirmizî, Birr 11) sözleriyle, onların nadide bir çiçek gibi olduklarına işaret etmiştir. Bu sebeple onların ağlamasına dayanamaz, ağlamalarına sebep olanları ikaz eder; namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi duysa, namazını kısaltır ve annesinin onunla ilgilenmesine fırsat verirdi (Buhârî, Ezân 65). Ashaptan Büreyde’nin (ra) naklettiğine göre, Allah Resûlü Mescid’de hutbe okurken, henüz çok küçük yaştaki torunlarının düşe kalka ilerlediklerini görünce hutbeyi yarıda keserek yanlarına gitmiş, onları kucağına alarak tekrar hutbeye çıkmış ve: “Allah Teâlâ, <span style="color: #008000;">‘Mallarınız ve evlâtlarınız (sizin için) bir imtihan (vesilesi)dir’</span> (Teğâbün, 64/15) derken ne kadar doğru söylemiş. Bunları öyle görünce sabredemedim.” buyurmuş ve hutbesine devam etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb 30)</p>
<p>Nebî (as), çocuklarla şakalaşır, onların anlayacağı dille konuşur, seviyelerine uygun espriler yapardı. Enes b. Mâlik’in üvey kardeşi Ebû Umeyr’in çok sevdiği kuşu ölünce, onu teselli etmek istemiş ve: “Ebû Umeyr! Serçeciğe ne oldu, serçecik ne yapıyor şimdi!” (Buhârî, Edeb 81) sözleriyle de acısına ortak olmuştu. Çocuklara “yavrum, evlâdım, oğlum” diye hitap edilmesini ister, kendisi de bu sözlerle gönüllerini alırdı. Yolda karşılaştığı çocukları bineğine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü (Buhârî, Libâs 98). Hasta olduklarını öğrendiğinde ziyaret eder, şifâ dileğinde bulunur, ashabın da böyle davranmasına örneklik ederdi. Nitekim Medine’de yaşayan bir Yahudî çocuğunu hasta yatağında ziyaret etmiş, ölmeden önce onun Müslüman olmasına vesile olmuştu. (Buhârî, Cenâiz 79)</p>
<p>Allah Resûlü, çocukların bir ihtiyacı olduğunda karşılar, isteklerini yerine getirirdi. Torunlarından birinin bir gün susadığını görmüş, hemen bir koyunun sütünü sağarak getirmiş ve ona içirmiştir (İbn Hanbel, Müsned, I/101). Çocukların tertemiz fıtratlarına işaretle, mevsimin ilk ürünü hasat edildiğinde, mahsulün bol ve bereketli olması için Allah’a dua etmiş ve oradaki topluluktan en küçük çocuğu çağırarak ilk meyveyi ona yedirmiştir (Muvatta’, Câmi’ 1). Çocuklarla selâmlaşmış, hâllerini hatırlarını sormuştur.</p>
<p>Resûlü Ekrem (as), çocukların şahsiyet sahibi olmaları için onlarla her ortamda ilgilenmiş, onlara değer vermiş, onları anlamak için söz hakkı verip dinlemiş, dünyalarına girmeye çalışmıştır. Çocuk yaşlardaki sahabilerden Râfi’ b. Amr’ın (ra) başından geçen bir hâdise bunun en güzel örneğidir. Hz. Râfi’, bir gün Medine’de Ensar’dan birinin bahçesindeki hurmaları taşlamış ve sahibi tarafından yakalanarak Allah Resûlü’nün huzuruna getirilmişti. Peygamber (as) ona önce: “Yavrum! Hurmaları neden taşladın?” diye sordu. Çocuk da: “Karnım açtı, yemek için taşladım.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Peki, o hâlde bir daha hurmaları taşlama, dibine dökülenlerden ye, olur mu?” diye tatlı bir şekilde uyarmış ve: “Allah’ım! Ona doyumluluk ver!” diye dua etmişti (Ebû Dâvud, Cihad 85). Allah Resûlü, çocuğun suç işlediğini öğrendiği hâlde önce onu konuşturmuş, niyetini ve düşüncelerini öğrenmek istemiştir. Çocuklar çoğu kez yanlış yaparlar, yaptıkları yanlışın farkında da olmayabilirler. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, karar vermeden önce onları dinlemek ve dünyalarına girip onları anlamaya çalışmak gerekir. Bu yaklaşım tarzı, çocuk terbiyesinde, çocuğa değer verip ilgi ve alâka duyulduğunu gösteren ve tesirli neticelerin alınmasını sağlayacak bir davranış tarzıdır.</p>
<p><strong>4) Dinî Değerleri Yaşayarak Kavratmak</strong></p>
<p>Allah Resûlü, çocuklara ‘dinî değerleri’ ve mânevî hakikatleri kavratma konusunda kolaydan zora, esastan furûâta doğru bir yol izlenmesi gereğine işaret etmiştir. Bu sebeple dinî hayatın esası olan ve temeli kalbî tasdikten ibaret bulunan iman esaslarının telkini, öncelikli olarak ele alınmıştır. Peygamber (as), huzuruna getirilen çocuklara ve gençlere, yaşlarına ve seviyelerine göre öncelikle iman hakikatlerini kavratırdı. Nitekim konuşmaya yeni başlayan akraba çocuklarına imanın esası olan tevhid hakikatinden bahseden âyetleri ve kelime-i tevhîdi yedi kez tekrar ettirerek kavratmaya çalışmış ve dolayısıyla ashaba da bu hususta yol göstermişti (Abdurrezzâk, Musannef, IV/334). Ashâptan Cündeb b. Abdullah’ın naklettiğine göre, bir grup genç Medine’ye gelmişler ve kısa bir süre Allah Resûlü’yle birlikte kalmışlardı. Hz. Cündeb, bu zaman zarfında Kur’ân’dan önce, iman hakikatlerini öğrendiklerini, bilahare Kur’ân’ı öğrendiklerini ve böylelikle imanlarının arttığını ifade etmektedir (İbn Mâce, Sünnet 9). Bunlar, iman hakikatinin çocuklara çok daha erken yaşlarda ve onların anlayabilecekleri ve kavrayabilecekleri bir dille ve bizzat yaşayarak öğretilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. İman hakikatleri her ne kadar mücerret bir olgu olsa da, bu tür hakikatleri kavratmanın da bir yolu ve yöntemi vardır ve bu hususta takip edilecek en etkili yol da, imana dair yaşanan tecrübelerin hâl ve kâl diliyle çocuğa kavratılmasıdır. İman hakikatlerini bütün hücrelerinde duyup hisseden bir müminin bu hakikatleri çocuklara kavratmakta zorlanmayacakları gün gibi aşikârdır.</p>
<p>Resûlullah (as), çocuklara Allah’ın kelâmı olan ‘Kur’ân-ı Kerîm’i öğretir ve ashabına da çocuklarına Kur’ân’ı öğretmeleri tavsiyesinde bulunurdu. Annesinin isteği üzerine sekiz yaşından itibaren çocukluğu Allah Resûlü’nün yanında geçmiş olan Enes b. Mâlik’e şunları tavsiye etmişti: <span style="color: #993300;">“Evlâdım! Kur’ân okumayı ihmal etme ve (unutma ki) Kur’ân ölü kalblere hayat verir; kötü ve çirkin şeylere, haddi aşmak gibi kusurlara karşı da insanı korur…” </span>( Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, II/377) Keza sahabeyi bu hususta teşvik etmek için de şöyle buyurmuştur:<span style="color: #993300;"> “Çocuklarınızı şu üç hususta yetiştirin! Bunlar: Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati. (Ömrünü Kur’ân’ı okuyarak, hatmederek ve anlayarak geçiren) Kur’ân hizmetkârlarına, hiçbir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde peygamberler ve salih kullarla birlikte Allah’ın gölgelikleri takdim edilecektir.”</span> (Münâvî, Feydu’l-Kadîr, I/225) Allah Resûlü’nün amcasının oğlu İbn Abbas (ra) da küçük yaşlarda başından geçen bir hatırasını şöyle nakleder: “Peygamber’in (as) vefatı esnasında on yaşındaydım. Ve ben (Kur’ân’dan) el-Muhkem’i okumuştum.” Kendisine ‘el-Muhkem’in ne olduğu sorulduğunda, onun el-Mufassal (yani Hucûrât Sûresi’nden sonra gelen 68 sûre) olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 25). Dolayısıyla Allah Resûlü’nün terbiyesi altında yetişen çocuklar, Kur’ân terbiyesiyle yetişmişler ve küçük yaşlardan itibaren de seviyelerine göre kulluk görevlerine hazırlanmışlardır.</p>
<p>İmandan sonra en önemli vecibelerden biri olan ‘namaz’ın çocuklara kavratılması ve namaz şuuruyla yetiştirilmesinin de çocuk terbiyesinde önemli bir yeri vardır. Kulluk görevleri için her ne kadar buluğ çağı öngörülmüş olsa da, Allah Resûlü, çocuklara yedi yaşına geldiklerinde alıştırmak maksadıyla namazın öğretilmesini, on yaşına geldiklerinde hâlâ namazın ifasında kusurlu davranıyorlarsa, ceza verilerek tedip edilebileceklerini ifade buyurmaktadır (Tirmizî, Mevâkîtü’s-Salât 183).2 Günümüz eğitimcileri tarafından da zorunlu öğrenme devresinin yedi yaş civarı olduğu kabul edilmektedir. Çocuk yedi yaşına girince, o devreye kadar, kendi gözlemleriyle yapılan şeyleri zaten kavramıştır. Artık bu aşamada sadece, onun elinden tutup o güne kadar gözlemleriyle algıladığı şeyleri açıklama, yerine göre teşvik (terğîb) ederek, yerine göre de korkutarak (terhîble) uyarılmalıdır. Öyleyse belli bir yaşa kadar hâl ile yani yaşayarak gösterme geçerli iken belli bir dönemden sonra artık fikrî seviyesine göre ve mantığına hitap edecek şekilde her konuyu açıklamak gerekecektir. Dolayısıyla çocuk, bazılarına göre Yüce Allah karşısında altı yaşında, bazılarına göre sekiz yaşında, bazıları için de en geç on yaşında bir yetişkin kabul edilerek onore edilmeli, izzetine ihtimam gösterilmeli ve her şey, ona peygamberâne bir azim ve iştiyakla anlatılmalıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Günümüzde çocuk eğitimine dâir yapılan ilmî araştırmalar gösteriyor ki, çocuk eğitimi ve terbiyesi çocuğun doğumuyla başlaması gereken bir süreçtir. Hadîs-i şerîflerde bu vetirede yapılması gereken yükümlülükler arasında, yeni doğan çocuğa mânevî şahsiyetinin kazandırılmasına matuf olarak âlim ve fâzıl bir zâta tahnik yaptırılarak dua ettirilmesi, kulağına ilk telkin edilecek sözlerin ezan ve ikamet olması, güzel bir isim verilmesi, doğumundan dolayı Yüce Yaratıcıya bir şükrün ifadesi olarak akîka kurbanın kesilmesi gibi tavsiyelerin bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Küçük yaşlarda sevgi ve şefkate büyük ihtiyaç duyan yavruların sevgi ve şefkat timsali ebeveynler tarafından muhabbetle kucaklanması, sevgiden yoksun bırakılmaması da çocuk terbiyesinin önemli esaslarındandır. Bununla birlikte ölçüsüz ve dengesiz bir sevginin zamanla çocuğun şımarmasına ve lâubalileşmesine sebep olacağından, şefkat-ciddiyet dengesinin korunması ve bu hususta dengeli olunması gerekmektedir. Çocukları hayata hazırlamak ve şahsiyetlerinin gelişmesine yardımcı olmak maksadıyla, onlara değer verip ilgilenmek, onların seviyelerine uygun espriler yapmak, ‘yavrum, evlâdım, çocuğum’ diye hitap ederek gönüllerini almak, herhangi bir suç işlediklerinde cezalandırmadan önce konuşmalarına fırsat verip dinlemek, yaşlarına uygun görevler vererek sorumluluk sahibi olmalarına, özgüven kazanmalarına yardımcı olmak gibi hususlar da hadîs-i şerîflerde öngörülen tavır ve davranışlardır. Çocuk terbiyesinde en önemli hususlardan biri de, onların kendi öz kültürümüzü ve mânevî değerlerimizi, en güzel yöntemlerle öğrenmelerini ve iyice kavramalarını sağlamaktır. Onlara, dinî ve millî değerlerimizi en tesirli biçimde kavratmanın yolu, bunları bizzat yaşamamızdır.</p>
<pre>Prof. Dr. Osman Güner</pre>
<pre>Ondokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi</pre>
<pre>Yeni Ümit dergisi</pre>
<blockquote><p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1. Tahnîk, hurma vb. gıdaları ağızda çiğnedikten sonra çocuğun damağını onunla ovmaktır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I/451)<br />
2. “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı öğretin, on yaşlarına geldiklerinde kılmazlar ise dövmek (tedip etmek) suretiyle namaz kılmalarını sağlayın.” (Bkz. Ebû Dâvud, Salât 26)</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/hadisler-isiginda-cocuk-terbiyesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oruç, Fıtır Sadakası ve Zekât</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/oruc-fitir-sadakasi-ve-zekat.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/oruc-fitir-sadakasi-ve-zekat.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Sep 2008 18:54:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[ayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtır Sadakası]]></category>
		<category><![CDATA[fıtır sadakası ile ilgili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[fıtır sadakası ile ilgili haisler]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtır Sadakası ve Zekât]]></category>
		<category><![CDATA[hadisler]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kerim ışığında nebiler silsilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[orucun farz olunuş]]></category>
		<category><![CDATA[Zekât]]></category>
		<category><![CDATA[zekatla ilgili ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[zekatla ilgili hadisler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=864</guid>
		<description><![CDATA[Oruç, Fıtır Sadakası ve Zekât Yapılan harplerle bir taraftan siyâsî bünyesini sağlama alan İslâm, diğer taraftan da kendine has rûhânî hayâtını tedrîcî olarak tekâmül ettirmekteydi. Bu cümleden olarak “Ramazan orucu” mü’minlere farz kılındı. Oruç, Sevgili Peygamberimiz’in Medîne’ye hicretinin on sekizinci ayında, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden sonra, Şaban ayı içinde emredildi.83   Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu farz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Oruç, Fıtır Sadakası ve Zekât</strong></p>
<p>Yapılan harplerle bir taraftan siyâsî bünyesini sağlama alan İslâm, diğer taraftan da kendine has rûhânî hayâtını tedrîcî olarak tekâmül ettirmekteydi. Bu cümleden olarak “Ramazan orucu” mü’minlere farz kılındı. Oruç, Sevgili Peygamberimiz’in Medîne’ye hicretinin on sekizinci ayında, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden sonra, Şaban ayı içinde emredildi.83</p>
<p> </p>
<p>Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu farz kıldığını şu âyet-i kerîme ile bildirdi:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ</h2>
<p><em>“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”</em> (el-Bakara, 183)<span id="more-864"></span></p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îman 1, 2; Tefsîr 2/30; Müslim, Îman 19-22)</p>
<p>Rasûl-i Ekrem Efendimiz, orucun fazîletini şu hadîs-i şerîflerinde ne güzel ifâde buyurmaktadır:</p>
<p>“Azîz ve Celîl olan Allâh:</p>
<p>«İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, (bu yüzden onun) mükâfâtını da Ben vereceğim.» buyurmuştur.</p>
<p>Oruç kalkandır. Sizden biri oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şâyet biri kendisine söver ya da çatarsa:</p>
<p>«Ben oruçluyum.» desin.</p>
<p>Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allâh katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç ânı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)</p>
<p>“İnsanın her ameline kat kat sevap verilir. Bir iyilik, on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır. Allâh Teâlâ:</p>
<p>«Fakat oruç başka. O, Ben’im içindir, mükâfâtını da Ben veririm. (Zîrâ) oruçlu, şehvetini ve yemesini Ben’im için bırakır.» buyurmuştur.” (Müslim, Sıyâm, 164)</p>
<p>“Allâh yolunda çift sadaka veren (devamlı infâk eden) kimse, cennetin muhtelif kapılarından:</p>
<p>«Ey Allâh’ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır.» diye çağırılır.</p>
<p>Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücâhidler cihâd kapısından, oruçlular Reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) dâvet edilirler.”</p>
<p>Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:</p>
<p>“–Anam babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimsenin diğer kapılardan çağırılmaya ihtiyâcı yoktur ama, bu kapıların hepsinden çağrılacak kimseler de var mıdır?” dedi.</p>
<p>Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“–Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümîd ederim.” buyurdu. (Buhârî, Savm 4, Cihâd 37; Müslim, Zekât 85, 86)</p>
<p>Oruç, nâil olduğumuz sayısız nîmetlerin kadrini bildiren, o nîmetleri lutfeden Allâh’a karşı şükran hisleri uyandıran, nefsânî arzu ve temâyülleri bertarâf eden, gönlü maddenin esâretinden kurtarıp “sabır” denilen en yüksek ahlâkî meziyete eriştiren bir ibâdettir. Oruç, yoksulların ve çâresizlerin hâlini anlama şuûru verdiği gibi, kalbi merhamet duygularıyla da doldurur. Nitekim hazîneler emrine verilmiş olmasına rağmen Yûsuf -aleyhisselâm-, fakirlerin hâlinden gâfil kalmamak için hiçbir zaman doyasıya yememiştir.</p>
<p>Bütün bu hikmetleriyle oruç, sosyal hayattaki kin, haset, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertarâf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir. Fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç nîmeti ile kavuşulur. Bu ibâdet, nefsin; yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmek tükenmek bilmeyen arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyan bir kalkandır.</p>
<p>Gündüzleri oruçla ihyâ edilen Ramazan ayının gecelerini de terâvîh namazı ile bereketlendirmek, Varlık Nûru Efendimiz’in sünnetidir. Zîrâ O, bir hadîs-i şerîflerinde:</p>
<p>“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Salât, 173)</p>
<p>Ramazan’dan en güzel şekilde istifâde edebilmek için; gündüzleri oruç tutmanın yanında, geceleri de ibâdetlerle ihyâ etmek, her türlü mâlâyânîden sakınarak duâ ve zikir ile dilimizi, istiğfâr ve gözyaşı ile de kalbimizi yıkamak gerekir. Son on günde îtikâfa girmek ise mühim bir sünnet-i seniyyedir. Ramazan gecelerinin ihyâsı, rahmet ve mağfirete vesîle olur. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kim, inanarak ve sevâbını Allâh’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvîh, 46)</p>
<p>Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:</p>
<p>“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan ayında bir gece mescidde nâfile namaz kılmıştı. Birçok kimse de ona uyarak namaz kıldı. Sabah olunca ashâb:</p>
<p>«–Rasûlullâh geceleyin mescidde namaz kıldı.» diye konuştular.</p>
<p>Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ertesi gece de namaz kıldı. Halk, yine bunu konuştu; katılanların sayısı da iyice arttı. Üçüncü veya dördüncü gece insanlar yine toplandı. Öyle ki, mescid onları alamayacak hâle geldi. Ancak Allâh Rasûlü, sonraki gece onların yanına çıkmadı. Sabah olunca Efendimiz:</p>
<p>«–Yaptığınızı gördüm. Yanınıza çıkmaktan beni alıkoyan şey, bu namazın sizlere farz oluvermesinden korkmamdır.» buyurdu.” (Buhârî, Terâvîh, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177)</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, terâvîh namazını cemaat hâlinde kılmamıştır. Herkesin, gücü nisbetinde ibâdet etmesini daha münâsip bulmuştur. Terâvîh namazı, Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliği döneminde de ferdî olarak kılınmış, Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında ise cemaatle kılınmaya başlanmıştır.</p>
<p>Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, Ramazan aylarında bütün ibâdet ve ihsânlarını artırır, Rabbiyle doyumsuz bir mülâkât iklîmine girerdi. Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:</p>
<p>“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu zamanlar da Ramazan’da Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın, kendisi ile buluştuğu vakitlerdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cebrâîl ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fezâil 48, 50)</p>
<p>Orucun ardından “Bayram Namazı” ve “Sadaka-i Fıtr” emredildi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Sadaka-i Fıtr’ın müslümanlardan büyük-küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sâ’84 hurma veya bir sâ’ arpa olarak farz kılındığını bildirdi.85</p>
<p>İhtiyaç sâhipleri hakkında da:</p>
<p>“Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 248)</p>
<p>Fıtır sadakası, bayram namazından önce verilirse makbul bir sadaka olur, namazdan sonra verilirse fıtrın dışında bir sadaka yerine geçer.86</p>
<p>Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:</p>
<p>“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiğinde Medînelilerin iki (bayram) günü vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi. Allâh Rasûlü:</p>
<p>«–Bu iki gün(ün mânâ ve ehemmiyeti) nedir?» diye sordu.</p>
<p>Onlar:</p>
<p>«–Biz câhiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!» dediler.</p>
<p>Efendimiz:</p>
<p>«–Allâh, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban Bayramı ve Fıtır (Ramazan) Bayramı!» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 239/1134; Nesâî, Iydeyn, 1)</p>
<p>Peygamber Efendimiz, aynı sene Zilhicce ayının onuncu günü bayram namazını kıldırdıktan sonra müslümanlara kurban kesmelerini emretti. Peygamber Efendimiz, Medîne’de on yıl kaldı ve her sene kurban kesti.87 Allâh Rasûlü kurbanı çift keser, birisini kurban kesemeyen ümmeti için, diğerini de hem kendisi hem de ev halkı için keserdi.88</p>
<p>Haneş -radıyallâhu anh- der ki:</p>
<p>“Hazret-i Ali’yi, iki koç kurban ederken gördüm:</p>
<p>«–Niçin böyle yapıyorsun?» dedim:</p>
<p>«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtından sonra kendisi için de kurban kesmemi bana vasiyet buyurmuştu. İşte ben O’nun vasiyetini yerine getirmek üzere kesiyorum! Bundan sonra da kesmeye devâm edeceğim!» dedi.” (Ebû Dâvûd, Edâhî, 1-2/2790; Ahmed, I, 107)</p>
<p>Kurban Bayramı’nın Arefe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, 23 vakitte, yalnız başına veya cemaatle kılınan farz namazların arkasından birer defâ:</p>
<p>diyerek tekbîr getirmek, erkek-kadın, imam-cemaat, mukîm-misâfir her müslümana vâciptir. Buna teşrîk tekbîrleri denir.89</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Fıtır sadakasından bir müddet sonra da “Zekât” emri geldi. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:</span></p>
<h2 style="text-align: right;">وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ</h2>
<p><em>“Sâilin (isteyenin) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), servette mâlûm bir hakkı vardır.”</em> (ez-Zâriyât, 19)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ</h2>
<p><em>“Zekâtı verenler (de temizlenip felâh buldu.)”</em> (el-Mü’minûn, 4)</p>
<h2 style="text-align: right;">خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُم</h2>
<p><em>“(Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar için duâ et! Çünkü Sen’in duân, onlar için sükûnettir (huzur kaynağıdır)…”</em> (et-Tevbe, 103)</p>
<p>Zekât, Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi altı yerde namazla birlikte zikredilir. Dört yerde ise müstakil olarak geçer. Bunlardan Mü’minûn Sûresi’ndeki, namazdan ayrı olarak geçmekle birlikte orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyrulur. Bunun sebebi, “bedenî” ve “mâlî” olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde, bu ikisinin, birinci sırada ve eş değerli olarak yer almasıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:</p>
<p>“Namaz kıldığı hâlde zekât vermeyen kimsenin namazı(nda hayır) yoktur!” buyrulmuştur. (Heysemî, III, 62)</p>
<p>Zekât; mektep, kurs, hastahâne gibi hükmî şahıslara verilmez. Zîrâ o, Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi, sekiz sınıf muhtâca âit bir haktır.90 Böyle müesseseler, kendilerine verilen zekâtı fakirlerin aslî ihtiyaçları dışında sarf edemezler. Ancak kursta bulunan muhtaç öğrencilere ve i’lây-ı kelimetullâh maksadıyla ilim öğrenen talebelere harcayabilirler. Zîrâ zekâtın, geçiminden âciz fakirlerin aslî ihtiyaçlarını (havâyic-i asliye) karşılamak üzere verilmesi ve bunun araştırılması, onun sıhhat şartlarındandır. Bu sebeple kendilerine zekât tevdî edilen müesseseler bu prensibe hassâsiyetle riâyet etmelidirler. Aksi hâlde Hak katında mes’ûl olurlar.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de zekâtın hangi şahıslara verilebileceği şu şekilde tasnîf edilmektedir:</p>
<h2 style="text-align: right;">خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُم</h2>
<p><em>“Sadakalar (zekâtlar), Allâh’tan bir farz olarak ancak fukarâya (geçimini temin edemeyen, ya da çok zor temin edebilenlere), mesâkîne (hiçbir şeyi olmayanlara), onun üzerine âmil olanlara (zekât toplama memurlarına), müellefe-i kulûba (kalbleri İslâm’a ısındırılması gerekenlere), kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allâh yolundakilere (mücâhidlere, dînî ilim talebelerine vs.) ve yolda kalmışlara mahsustur. Allâh pek iyi bilendir, hikmet sâhibidir.”</em> (et-Tevbe, 60)</p>
<p>Dernek ve vakıf gibi hükmî şahıslara da ancak âyette buyrulan sekiz yere ulaştırmaları şartıyla zekât verilebilir. Bu, dikkat edilmesi gereken mühim bir husustur.</p>
<p>Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zekât hakkındaki ilâhî emir üzerine, zekâtın nelerden, ne miktarda verileceği ve ne kadar malı olana farz kılındığı hakkında bir yazı yazdırdı ve onu kılıcına bağladı. Vefâtına kadar bu yazıyı yanında bulundurdu ve ona göre amel etti. Allâh Rasûlü’nden sonra Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ve ondan sonra da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da ona göre amel ettiler.91</p>
<p>Zekâtın; varlıklı insanların servete râm olma netîcesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî temâyüllerle dolmalarını engellemek, ictimâî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle kenetlemek gibi pek çok ferdî ve ictimâî hikmetleri vardır. Fakir ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti temin açısından İslâm ictimâî nizâmında “zekât ve infak” ibâdetinin çok mühim bir yeri vardır.</p>
<p>Zekât ve infaktaki hikmetlerden biri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) ve bu sûretle zayıfların istismârına veya aralarında kin ve haset husûle gelmesine mânî olmaktır. Çünkü zenginlik, bir övünme ve büyüklenme vesîlesi olursa, zengin için âkıbet hazîn olur. Oysa bir toplumda, yardım eden veya yardım edilen bütün fertler, maddî ve mânevî cihetlerden birbirlerine muhtaçtırlar.</p>
<p>Bilinmelidir ki mülk, mutlak mânâda Allâh’a âittir. İnsanların mülk üzerindeki sâhipliği ise günümüzde yeni îcâd edilen devre mülk usûlüne benzer. Yâni servet, Allâh’ın kuluna geçici olarak verdiği bir emânettir. Bu yüzden fertlerin onu kullanması, birtakım ilâhî ölçülere bağlanmıştır. O, mülkün hakîkî sâhibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalı veya sarf edilmelidir. Şâyet servet, ilâhî emirlere zıt bir sûrette kullanılırsa, insanları azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi, kalbe yerleşir. Cenâb-ı Hakk’ın dünyâ nîmetleri içinde sâdece mal ve evlâdı “fitne” olarak zikretmiş olması, bunların kalbe girerek âdeta putlaşması tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düşenleri îkâz için Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ</h2>
<p>(34)</p>
<h2 style="text-align: right;">يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَـذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ فَذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْنِزُونَ</h2>
<p>(35)</p>
<p><em>“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele! O gün cehennem ateşinde (bu biriktirilen altın ve gümüşler) kızdırılıp bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. (Ve onlara denilir ki:) «İşte bu, nefisleriniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»”</em> (et-Tevbe, 34-35)</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de zekâtı ihmâl edenlerin acı âkıbetini şöyle ifâde buyurmuştur:</p>
<p>“Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyâmet günü ateşte kızdırılarak levha hâline getirilir ve sâhibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu levhalar soğudukça, sâhibine azâb için tekrar kızdırılır. Süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar bu böyle devâm eder. Netîcede kişi, yolunun ya cennete ya da cehenneme çıktığını görür.”</p>
<p>Ashâb:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh! Peki zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir?” diye sorduklarında Hazret-i Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:</p>
<p>“–Develerinin hakkını ödemeyen her deve sâhibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünden muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- kıyâmet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de, bir tek yavru bile hâriçte kalmamak şartıyla en semiz hâlleriyle gelerek o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devâm eder. Netîcede kişi, yolunun ya cennete veya cehenneme çıktığını görür.”</p>
<p>Ashâb-ı kirâm, sığır ve koyunların zekâtını ödemeyenlerin durumunu sorduklarında da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benzer cevaplar verdi. (Müslim, Zekât, 24; Buhârî, Cihâd, 48)</p>
<p>Zekât ve sadakalarda nezâket husûsuna da çok dikkat etmek gerekmektedir. Başa kakmak, kötüsünden vermek gibi zekâtı ve sadakayı boşa çıkaran davranışlardan uzak durmak gerekir. Bilhassa veren, alana karşı bir teşekkür edâsı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar ise, aynı zamanda, veren kişiyi hastalık ve musîbetlere karşı koruyan birer siper-i sâikadır. Yoksullar, fakirler ve garipler, aslında varlık sâhipleri için büyük bir nîmettir. Zîrâ cennet kapıları, onların duâları ile açılır.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Sadaka verirken riâyet edilecek edebi tâlim eden âyetlerde şöyle buyrulmaktadır:</span></p>
<h2 style="text-align: right;">الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُون</h2>
<p>(262)</p>
<h2 style="text-align: right;">قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ</h2>
<p>(263)</p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِر</h2>
<p>(264)</p>
<p><em>“Mallarını Allâh yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, işte onların Allâh katında mükâfâtları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sâhibidir. Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın!..”</em> (el-Bakara, 262-264)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/oruc-fitir-sadakasi-ve-zekat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

