<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslami Yol... &#187; emir</title>
	<atom:link href="http://www.islamiyol.com/etiket/emir/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamiyol.com</link>
	<description>Kur&#039;an&#039;ın Işığında...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Feb 2012 19:24:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Açıkta ve Gizlide Allah&#8217;tan Korkmak&#8230;</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/acikta-ve-gizlide-allahtan-korkmak.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/acikta-ve-gizlide-allahtan-korkmak.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 20:05:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makâle]]></category>
		<category><![CDATA[Açık]]></category>
		<category><![CDATA[Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak]]></category>
		<category><![CDATA[adaletli söz]]></category>
		<category><![CDATA[affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[akrabalık]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Bana haksızlık yapanı benim affetmemi]]></category>
		<category><![CDATA[Bana vermeyene benim vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Benimle ilişkiyi kesenle benim ilişki kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[dost]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hüreyre radıyallahu]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[gizli]]></category>
		<category><![CDATA[haksızlık]]></category>
		<category><![CDATA[haksızlık yapanı affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[hayırsever olmak]]></category>
		<category><![CDATA[heran tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[herşeyden bir ibret çıkarmak]]></category>
		<category><![CDATA[hoşnut olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ibret gözüyle bakmak]]></category>
		<category><![CDATA[ibretle bakmak]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[ilişkiyi kesenle ilikşiyi kesmemek]]></category>
		<category><![CDATA[İnfak]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmamın zikir olmasını]]></category>
		<category><![CDATA[konuştuğumuzun zikir olması]]></category>
		<category><![CDATA[maruf]]></category>
		<category><![CDATA[marufu emretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Marufu emretmemi]]></category>
		<category><![CDATA[marufu tavsiye etmek]]></category>
		<category><![CDATA[münasebeti kesenle münasebeti kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nazarımın ibret olmasını]]></category>
		<category><![CDATA[öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke ve hoşnutluk]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke ve hoşnutluk  adaletli sözü söylemek]]></category>
		<category><![CDATA[orta yol]]></category>
		<category><![CDATA[orta yolu tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[sadaka]]></category>
		<category><![CDATA[söyle]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sükutumun tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Sükutumun tefekkür olmasını]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür halinde olmak]]></category>
		<category><![CDATA[vermek]]></category>
		<category><![CDATA[vermeyene vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk ve zenginlik]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksullukta ve zenginlikte orta yolu tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[zenginlik]]></category>
		<category><![CDATA[zikir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=2194</guid>
		<description><![CDATA[Ebu Hureyre rivayet ediyor; “O Efendimizin şöyle buyurduğunu söyledi:Rabbim bana emretti. 1.  Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmayı. 2.  Öfke ve hoşnutluk anında adaletli sözü söylemeyi. 3.  Yoksullukta ve zenginlikte orta yolu tutmayı. 4.  Benimle ilişkiyi kesenle benim ilişki kurmamı. 5.  Bana vermeyene benim vermemi. 6.  Bana haksızlık yapanı benim affetmemi. 7.   Sükutumun tefekkür olmasını. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ebu Hureyre rivayet ediyor;<br />
<strong><br />
“O Efendimizin şöyle buyurduğunu söyledi:Rabbim bana emretti.</strong></p>
<p><strong>1.  Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmayı.</strong></p>
<p><strong>2.  Öfke ve hoşnutluk anında adaletli sözü söylemeyi.</strong></p>
<p><strong>3.  Yoksullukta ve zenginlikte orta yolu tutmayı.</strong></p>
<p><strong>4.  Benimle ilişkiyi kesenle benim ilişki kurmamı.</strong></p>
<p><strong>5.  Bana vermeyene benim vermemi.</strong></p>
<p><strong>6.  Bana haksızlık yapanı benim affetmemi.</strong></p>
<p><strong>7.   Sükutumun tefekkür olmasını.</strong></p>
<p><strong>8.  Konuşmamın zikir olmasını.</strong></p>
<p><strong>9.    Nazarımın ibret olmasını.</strong></p>
<p><strong>10.  Marufu emretmemi.” </strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Kutubi sitte 16. cilt</strong> <span id="more-2194"></span></p>
<p style="text-align: left;">Burada gözümüze çarpan husus, “Cenabı Hakk bana emretti” demesi. Anlıyoruz ki Peygamberimizin Allah’la ilişkisi Kuran’la sınırlı değil. Allah’la peygamberin ilişkisini Kuranla sınırlı görmek yeterli olmuyor. Kuranın tam anlamıyla hayata taşınması, Efendimizin tam anlamıyla o anlayışı hayatına geçirmesi için böylesi bir vahiy de söz konusudur. Allah’ın Aleyhisselatu vesselam efendimizden yapmasını istediği şeyler genel olarak bütün Müslümanlardan istediği şeyler olabilir. Bu tembihler efendimizin hayatında hayata dönüştüğünde ümmet için de hayata dönüşmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>1-</strong> Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak. Bu bir Müslüman için Allahın gizliyi de açığı da görüyor olması gerçeğini hayata geçirmesidir. Allah’tan korktuğunu insanların arasında gösterir de gizli de göstermezse, Allahın gizliyi görmesi konusunda tereddütleri var demektir. İnsanın bu noktada yanlışa düşmesini Allah bu yolla gidermeye çalışıyor. Bazen Allah korkusu yer değiştirebilir ve insan Allah’tan korktuğunu zanneder. İnsan “Allah her zaman görüyor” bilgisini hayatına yansıtmalıdır. Allah her şeyi görür, onun görmesine hiçbir engel söz konusu değildir. Ne aydınlığın apaçık olması, ne de karanlığın zifiri olması etkilemez. Böylece inanan insanda Allahtan korkma doğar ve kendi kendini denetler. Allah korkusu kişinin yanı başında hareketlerini denetleyen bir şeye dönüşür. Allahın mümine emrettiği şey her halükarda Allahtan korkmasıdır. Bazen insanlardan korkmayı Allahtan korkmak olarak görür insan. Yalnız kaldığında yanlış yapar. İnsanın kalbinde Allah korkusu taşıması gerekiyor. Yaptıklarını da yapmadıklarını da Allahtan korktuğu için yapar hale gelmesi gerekiyor. Haşyet sadece korku değil, saygıdan kaynaklanan bir korkudur. Haşyet, Allah her zaman hazır ve nazır bilgisine sahip olmak ve ona saygıyla karışık bir korku hissetmektir.</p>
<p><strong> 2-</strong> Karşılıklı kelimeler kullanılıyor, gizlilik ve açıklıktan sonra burada öfke ve hoşnutluk hali ele alınıyor. Hoşnutluk halinde insan adil söz söyleyebilir ama ya öfke halinde? Cinayet üzerine yazılar yazanlar katillerin öldürülmesi konusunda hayır diye yazarken, kendi akrabalarından biri öldürüldüğünde asılmalı diye düşünmeye başlıyorlar, yani öfkeyle yaklaşıyorlar. Hâlbuki adalet hem hoşnutluğun hem de öfkenin kurbanı olmamalıdır. Bir insan hoşnutluk halinde de öfke halinde de adaleti çiğneyebilir. Normalde mahkemelerde hükümlerin adil olmamasının nedeni, o kararı isteyen kişilerin olmasındandır. Birilerinin öfkesi, doğru olan kelimeyi söylemelerini terk etmesine sebep oluyor. Öfke hali yani nefsin hevası olan bu durumlar insanın sahip olması gereken çizgiyi de ortadan kaldırabilir. Adaletin hevalardan uzak tutulması gerekir. Adalet herkesi memnun etmez iki tarafı keskin bir bıçaktır ama sen uymak zorundasın. Yargının bakacağı şey haklılık ve haksızlıktır. Allah ve Resulü sizin aranızda hükmettiğinde, gönlünüzde hiçbir sıkıntı duymadan tabi olmadıkça mümin olmazsınız buyuruyor Cenabı Hak. Hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmak. Önemli olan bu. Hasımlar, karşısındakini kendi gibi düşünmeyen kişilerdir. Genelde adalet konusunda herkes kendi akrabasını, arkadaş çevresini, itibar sahibi insanları kayırmaya çalışıyor. Dolayısıyla da şahitliğini değiştiriyor. Olması gereken şey ise, adalet çizgisini sonsuna kadar korumaktır. Bize rağmen, nefsimize rağmen..</p>
<p><strong>3-</strong> Kanaatkar olmak, yetinmek. Yoklukta orta yolu tutmak kolay gözüküyor, zenginlikte daha zordur. İnsanların ahlaklarını değiştiren şeyler zenginlik, hastalık, makam sahibi olmak gibi şeylerdir. Zaman zaman siz de görürsünüz. Bir insanın makam sahibi olması tanınmaz hale gelmesine sebep olabiliyor. İster zenginlik olsun, ister fakirlik olsun, insanın hayat tarzı değişmemeli. Zenginliğin şımarıklığını herkese hissettirecek bir hale gelmemeli. İnsanın dâhil olduğu bir sınıf vardır. O sınıfın seviyesine uygun davranması gerekir. Örfünü koruması gerekir. Zenginliği kendinden bilmesi, hayat tarzını değiştirmesine sebep olur. Zenginliği Allaha ait görmemiz ve dilediği zaman alabileceğine inanmamız bizim hayat tarzımızda değişikliğe sebep olmaz. Tersi bir algıda hayat tarzımız değişirse, sonra elimizden alındığında orta yola dönmek çok daha zor olur. Ne varlığın şımarttığı ne de yokluğun azdırdığı insan olmalıyız. Orta yolu tutan bir hayat tarzına tutunmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>4- </strong>Sıla-i rahimi sürdürmem. Birileri bizi ziyaretten vazgeçiyorsa biz de vaz geçiyoruz. Hâlbuki bizi ziyaret etmeyen ya o sevaptan mahrum olur ya da günah kazanır, biz de aynısını yaparsak kazandığımız bir şey olmaz. Yapılan kötülüğü tekrarlamış oluruz. İster tembellikten, ister öfkeden, ister başka bir duygudan dolayı yapılmamış olsun, haklı gerekçeleri olsun ya da olmasın sıla etmemek eylemi her halükarda kötüdür. Birbirleriyle görüşmesi gereken insanların ne şekilde olursa olsun görüşmemeleri kötüdür. Mecelledeki kuralımız zarar da yoktur, zarara zararla mukabelede yoktur diyordu. O yapmadı, sen yaparsın. Senin sıla yapmanın onun yapmasıyla alakası ne? Ne olursa olsun, seninle ilişkiyi kesenle ilişkini sürdürmelisin. Sılai rahimin insanın ömrünü uzattığına inanması da gerekir bu, sılanın sevabına inanması demektir. Dinde çok önemli yeri olan ibadetlerden bir tanesidir. Efendimiz buyurur; sıla-i rahim arşa asılacak ve kulların lehinde veya aleyhinde şahitlik edecekmiş, “bu kul benimle ilgili hukuku gözetti ya da gözetmedi, sen de onu gözet veya gözetme” şeklinde. Cenabı Hakk’ta “ben sılayı gözeteni gözetir, gözetmeyeni gözetmem” buyuracakmış.</p>
<p><strong>5-</strong> Bana vermeyene benim vermemi: Bunlar Cenabı Hakkın hoşlanmadığı davranışlardır. Vermemek kötüdür ve vermeyenin vermediği de görülmemeli, verilmeli. Vermemek çirkinse senin de vermemen çirkindir. Onun vermemesinin bir sebebi vardır belki ama senin vermemenin sebebi onun vermemesidir. Vermemenin yüzlerce sebebi olabilir. Yüzlerce sebepten biri onun vermemesini meşru kılar ama senin o vermedi diye vermemen meşru olmaz. Felaket olur. İnsanların verip vermediğine pek de aldırmamak gerekiyor. Seni kendi iyiliklerinin muhatabı kılmasalar da senin vermen gerekiyor. Dikkat ederseniz bunlar hep duygusal davranışlardır. Davranışlarımızı duygularımızın etkisinden kurtarmaya yönelik uyarılar.</p>
<p><strong>6-</strong> Bana haksızlık yapanı affetmemi: insanın kendisine haksızlık yapanı affetmesi yüce bir duygu, affedememek herkesin sahip olduğu bir duygu. İnsanlar söylenmiş sözleri bile affedemiyorlar. Efendimiz “siz Ebuddamdam gibi olamıyor musunuz” diye sormuş. O kimdir diye sormuşlar. Evinden çıkarken daha kimse onun hakkında bir şey konuşmadığı halde herkese hakkını helal eden adamdır demiş. Baştan helal edebilmek gerekiyor. Medine’nin valisi efendimizin torunlarından birisi imiş. İmam Maliki’yi zindana atmış dövdürmüş. Çıktıktan sonra da haklarımı helal ettim demiş. Nasıl edersin demişler, “ya yarın mahşerde cenabı hak onu cehenneme atsa, Resulullah seni buraya attıran kim dese ve o da imam malik dese o zaman ben ne yaparım demiş. Birileri haksızlık yaptığında o haksızlıkları affedebilmek bir insan için hem bir meziyete dönüşüyor hem de o insanın kat ettiği yola işaret ediyor. Hz Ali ile kölesine seslenir köle bakmaz. Hz  Ali köleye kızar. Köle:” onlar öfkelerini yutarlar” ayetini söyler. “Tamam öfkemi yuttum da neden duyduğun halde ses vermiyorsun der hz ali. Köle ayetin devamını okur “onlar insanları affederler”. Hz. Ali “Tamam affettim hadi bana su getir” der. Köle “Allah Muhsinleri sever” deyince Hz Ali “tamam seni azad ettim” der. İnsanları işledikleri suçlardan beri kılmak, affetmek Allah’a mahsustur, insan ondan bir hisse kendisine almış olur.</p>
<p><strong>7,8,9-</strong> Sessizliğimin tefekkür, konuşmamın zikir, bakışımın ibret -olmasını. Susuyorsam tefekkür ettiğimden susuyorum. Müminin konuşmaya katılmayışı bir şey bilmeyişinden değil Allah’ı anmasından dolayıdır. Konuşursa Allah’ı zikreder, nereye bakarsa ibret nazarıyla bakar,</p>
<p><strong>10- </strong>Marufu emretmemi emretti. Marufu iş edinmekle Allah bana emirde bulundu.</p>
<p style="text-align: left;">
<h5 style="text-align: left;"><span style="text-decoration: underline;">Mustafa Keleşoğlu Hoca&#8217;nın Ders Notlarından&#8230;</span></h5>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/acikta-ve-gizlide-allahtan-korkmak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvufun Tarifi</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2009 16:52:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk-ı hamîde]]></category>
		<category><![CDATA[ahseni takvim]]></category>
		<category><![CDATA[çile]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[fani]]></category>
		<category><![CDATA[fani alem]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[İhlâs]]></category>
		<category><![CDATA[ihsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb Tasfiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[kalp]]></category>
		<category><![CDATA[kul]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Likâullâh]]></category>
		<category><![CDATA[manevi]]></category>
		<category><![CDATA[manevi eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[nazargâh-ı ilâhî]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Tezkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rızâ ve Teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[ruhani]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sabr-ı Cemîl]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tarif]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf İhlâstır]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf İstikâmettir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nefs Tezkiyesi ve Kalb Tasfiyesidir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Rızâ ve Teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Sulhü Olmayan Mânevî Bir Cenktir]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Tarifi]]></category>
		<category><![CDATA[tecelli]]></category>
		<category><![CDATA[teselli]]></category>
		<category><![CDATA[teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[teslîmiyettir]]></category>
		<category><![CDATA[Vâsıl-ı ilâllâh]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1531</guid>
		<description><![CDATA[TASAVVUFUN TARİFİ    Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.    Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>TASAVVUFUN TARİFİ</strong></p>
<p>   Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.<br />
   Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve kalblerinde zuhûr eden hâl tecellîleri nisbetinde mesâfe kat ederler. Bu sebeple rûhânî âlemdeki sünûhâtın, yâni kalbî ilhamların kendilerindeki tecellîsine göre de tasavvufu farklı farklı telâkkî ederler. Ancak tasavvufu târif etmiş olan bu gibi kimselerin hepsi de, kendi zâviyelerinden haklıdırlar. Bizler, bu gibi târiflere bakarak tasavvufun mâhiyeti hakkında ancak umûmî bir fikir sâhibi olabiliriz.<br />
   Bu muhtelif târiflerin ortak yönleri itibâriyle tasavvuf; müminlerin iç âlemini düzelterek onları mânen tekâmül ettiren, kulu ahlâk-ı hamîdeye erdirerek Hakk&#8217;a yaklaştıran ve bu sûretle de mârifetullâh&#8217;a ulaştıran bir ilimdir, diyebiliriz.</p>
<p> </p>
<p>   Hak dostlarının, nâil oldukları rûhânî tecellîlere göre yaptıkları sayısız tasavvuf târiflerinden birkaçı şöyledir:</p>
<p><strong>   1. Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir</strong><br />
   Güzel ahlâk, îmânı taklîdden kurtararak fikir ve davranışlara istikâmet veren ihsân duygusunu, yâni Cenâb-ı Hakk&#8217;ı görüyormuşçasına bir hâlet-i rûhiyeyi kalbde sâbitleyerek, şahsiyetin hâkim ve ayrılmaz bir unsuru hâline getirmek ve bu minvâl üzere yaşamaktır.<br />
   Ebu&#8217;l-Hüseyn en-Nûrî:<br />
   &#8220;Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı mücâhede ile, ilim olsaydı öğrenmekle tahsîl edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf, Hakk&#8217;ın ahlâkına bürünmektir.&#8221; buyurarak, onun ahlâk ile kopmaz bağına işaret etmiştir.<br />
   Tasavvuf, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in örnek hayâtında ismen telaffuz edilmemiş olsa da, mâhiyeti ve hakîkati itibâriyle mevcuttu. Güzel ahlâktan maksat, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;in ahlâk-ı hamîdesi ile ahlâklanmaktır. Onun ahlâkı, Rabbimiz tarafından Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:</p>
<h2 style="text-align: right;"><span style="color: #000000;">وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ</span></h2>
<p>  <span style="color: #003300;"> &#8220;Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;</span> (el-Kalem, 4) buyurularak te&#8217;yîd ve tekrîm edilmiştir.<br />
   Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, kendisine Rasûlullâh&#8217;ın ahlâkı sorulduğu zaman:<br />
   &#8220;Onun ahlâkı Kur&#8217;ân&#8217;dı.&#8221; (Müslim, Müsâfirîn, 139) buyurmuştur.<br />
   Kul, Kur&#8217;ân ahlâkıyla ahlâklanıp onun ahkâmıyla da istikâmetlendiği takdirde âdetâ canlı bir Kur&#8217;ân hâline gelir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i, mânâsını tefekkür ile tilâvet etmek ve ahkâmına tâbî olarak yaşamak, güzel ahlâkın zirve noktasıdır.<br />
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiğinden itibaren kıyamete kadar bütün zaman ve mekânları tenvîre memur olmuştur. Bu itibarla O&#8217;nun en cüz&#8217;î ve mahrem teferruatına varıncaya kadar bütün davranışları, sağlam bir rivâyetle bizlere intikal etmiş ve bu intikal, kıyâmete kadar teselsül bereketine mazhar kılınmıştır. Siyer-i Nebî incelendiği zaman görülecektir ki, insanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirvesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;dir. Zîrâ O:<br />
   &#8220;Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.&#8221; (İmâm Mâlik, Muvattâ, Hüsnü&#8217;l-hulk, 8 ) buyurarak vazîfesini târif etmiş ve bütün insanlık âlemine &#8220;üsve-i hasene&#8221;, yâni mükemmel bir ahlâk nümûnesi olmuştur.</p>
<p> </p>
<p>   Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de ahlâk-ı Muhammedî şöyle ifâde edilir:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Andolsun ki, sizin için; Allâh&#8217;a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh&#8217;ı çok zikreden (mümin)&#8217;ler için Rasûlullâh&#8217;ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.&#8221; </span>(el-Ahzâb, 21)<br />
   Yüce Rabbimiz, bir ikrâm olarak, güzel ahlâkı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;den itibaren veresetü&#8217;l-enbiyâ [1] vâsıtası ile kesintisiz olarak kıyamete kadar devam ettirecektir.<br />
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Müminlerin îmân cihetinden en mükemmeli, ahlâken en güzel olanıdır.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 250) şeklindeki beyânlarıyla, ahlâkın, îmânın meyvesi ve kemâlinin alâmeti olduğuna işaret buyurmuşlardır. Allâh dostları da, işte bu Muhammedî ahlâk ile ahlâklanan mâneviyât rehberleridir.<br />
   Ebû Muhammed Cerîrî:<br />
   &#8220;Tasavvuf, güzel ahlâkı benimsemek ve kötü ahlâktan sıyrılmaktır.&#8221; derken yine bu hakîkate işaret etmiştir.<br />
   Kalbi, güzel ahlâk ile tezyîn edip kötü ahlâktan sakındırmak, ebedî saâdet ve selâmet için mecbûrî olduğu kadar meşakkatli de bir iştir. Nitekim ilk mutasavvıflardan Ebû Hâşim Sûfî:<br />
   &#8220;Kalbde yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.&#8221; buyurmuştur.<br />
   Ebû Bekir el-Kettânî ise:<br />
   &#8220;Tasavvuf ahlâktır. Ahlâk itibâriyle senden üstün olan, safâ, yâni mânevî temizlik bakımından da üstündür.&#8221; der.<br />
   İnsanlık tarihi, peygamberlerin eşsiz güzellikteki nice ahlâkî davranış tezâhürleriyle doludur. Bunun en güzel misâllerinden birisi şüphesiz Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-&#8217;dır. O, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kendisine açık bir şekilde zulmetmiş olan kardeşlerine:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;&#8230; Bugün size başa kakma ve ayıplama yoktur, Allâh sizi affetsin! O merhametlilerin en merhametlisidir.&#8221;</span> (Yûsuf, 92) diyerek, affedebilmenin kâbına varılmaz bir misâlini sergilemiştir.<span id="more-1531"></span><br />
Mutasavvıfın hedefi, kalbini, Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm- gibi dünyâdan sâlim ve ilâhî emirlere itaatkâr, Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm- gibi Hakk&#8217;a teslim ve ilâhî takdîre râzı, Eyyûb -aleyhisselâm- gibi sabırlı kılmaktır. Müminin hüznü Dâvud -aleyhisselâm-&#8217;ın hüznü, fakirliği ise Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-&#8217;ın fakr ve istiğnâsı gibi olmalıdır.<br />
   Mutasavvıf, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-&#8217;ın münâcâtı esnâsındaki şevk ve iştiyakla lebâleb dolu bir gönle ve nihâyet Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-&#8217;ın ihlâsına, yâni Rabbine karşı olan muhabbet ve samimiyetine sahip olmaya çalışan kimsedir.<br />
   Ebû Hafs el-Haddâd:<br />
   &#8220;Tasavvuf, edepten ibârettir.&#8221; diyerek onu, güzel ahlâkın en mükemmel bir hülâsası şeklinde târif etmiştir.<br />
   Hazret-i Mevlânâ da edeb hakkında şöyle der:<br />
   &#8220;Efendi! Bilmiş ol ki edeb, insanın bedenindeki ruhtur. Edeb, ricâlullâhın göz ve gönlünün nûrudur. Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden edeptir. İnsanoğlunda edeb bulunmazsa, o gerçekte insan değildir. İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.&#8221;<br />
   Diğer bir beytinin mânâsı da şöyledir:<br />
   &#8220;Aklım, kalbime: &#8220;Îmân nedir?&#8221; diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek: &#8220;Îmân edepten ibârettir.&#8221; dedi.&#8221;<br />
   Başka bir şâir de, &#8220;edeb&#8221;i ne güzel nazmetmiştir:<br />
         Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ&#8217;dan<br />
         Giy o tâcı emîn ol her belâdan<br />
   Bu itibarla evvelce tekke ve dergâhların yegâne îkaz levhalarından birisi de  <br />
 &#8221; <span style="color: #4f010c;"><strong>اَدَبْ ياَ هوُ</strong> </span>&#8221; (Edeb yâ Hû!..) idi. [2]</p>
<p><strong>2. Tasavvuf, Nefs Tezkiyesi ve Kalb Tasfiyesidir</strong><br />
   İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden dolayı, ölüm vaktine kadar nefs denen ve binbir menfîlikleri ihtivâ eden bir illetle müptelâdır. O, velâyetin en üst derecelerine de yükselse, dünyâ, nefs ve şeytan üçlüsünün dâimî bir hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de bu tehlikeleri bertaraf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcesinde Hakk&#8217;a yönelmekle başlar.<br />
   Dolayısıyla insan fıtratında var olan kötülük işleme meyillerini (fücûr) terbiye edip takvâ tohumlarını yeşertmek için nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi zarûrîdir. Bunun için her insan, istîdâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk&#8217;ı bilmek ve bu bilgiyi irfân hâline getirerek amel-i sâlihlerle Mevlâ&#8217;yı tesbih ve tekrîm etmekle mükelleftir. İşte &#8220;kulluk&#8221; kısaca budur. Bu kulluk keyfiyetinin hedefine varması ise, insanın nefs engelini aşarak ulvî duygularla dolması demek olan nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine bağlıdır. &#8220;Vâsıl-ı ilâllâh&#8221;[3] olup &#8220;Likâullâh&#8221;[4] ile şereflenmek ancak bu sûretle mümkündür.<br />
   Aslî cevheri itibâriyle kalb, bu âlemde &#8220;nazargâh-ı ilâhî&#8221;dir. Yâni Cenâb-ı Hakk&#8217;ın nazarlarının tecellî makâmı olmak gibi bir şerefe mazhardır. Ancak nasıl ki bir sarayın &#8220;taht&#8221;ında sultandan gayrısının oturması mümkün değilse, vücûd mülkünün sarayı hükmündeki kalbin de, Allâh&#8217;tan gayrı her şeyden, yâni nefsânî düşüncelerden, çirkin temâyüllerden ve mâsivâdan arındırılıp temizlenmesi gerekir. Aksi hâlde kalb, ilâhî lutuflara kapanır. Fakat bu, Allâh&#8217;tan başkasına muhabbet beslenemeyeceği mânâsına gelmez. Gerçi, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip de kalb-i selîmin zirvelerine ulaşanlar, mâsivâ muhabbetinden âzâde olmuşlardır. Ancak diğer insanlar, derece derece mal, evlâd vs. muhabbetlerini kalblerinden tamâmıyla silmeye muvaffak olamazlar. Esâsen bu nevî muhabbetler, belirli bir sınırı aşmadığı müddetçe meşrûdur.<br />
   Kalb tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için kalbin maddî ve mânevî hayâttaki mevkiine bakmak kâfîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalbin insandaki hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:<br />
   &#8220;&#8230; İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi, kötü olursa bütün beden kötü olur. Dikkat ediniz ki, o kalbdir.&#8221; (Buhârî, Îmân, 39)<br />
   Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifâde eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalb ile yapıldığı takdîrde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zîrâ ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.<br />
   Bu keyfiyet ise, ancak erbâbınca icrâ olunacak kalbî eğitim neticesinde elde edilen bir hâldir. Hak dostlarının kalb eğitiminde hedefledikleri nokta, kalbin sürekli Allâh ile beraber olma şuuruna (ihsâna) erişmesi ve böylece diri kalb vasfına kavuşmasıdır. Kalbin bu kıvâma ulaşması için mâsivâdan, yâni Allâh&#8217;ın dışındaki her şeyden arınmış olması zarûrîdir.<br />
   Bu kıvâma ulaşan kalb, ince ve derin hakîkatleri görür hâle gelir. Kalb, kesâfetten kurtulup letâfete büründüğü nisbette de ilâhî esmâ ve esrârın mâkesi olur. Böylece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kalb yoluyla bilinmesi demek olan mârifetullâh hâsıl olur. Bu ise, ilmin irfân hâline gelmesi demektir.</p>
<p> </p>
<p>   Allâh&#8217;ın huzûruna ancak selîm kalble, yâni tasfiye edilen, bütün mânevî hastalıklardan arındırılıp içi ilâhî muhabbet ile doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanların kurtulacağını Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَوْمَ لاَ يَنفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ</h2>
<p> <span style="color: #003300;">  &#8220;O gün ne mal fayda verir, ne de evlâd. Ancak Allâh&#8217;a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ.&#8221; </span>(eş-Şuarâ, 88-89)<br />
   Diğer taraftan nefsini temizleyemeyen ve Allâh&#8217;ın zikrinden uzak kalarak katılaşan kalblerin ise helâk olacağı yine Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de şöyle bildirilmiştir:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;&#8230; Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir.&#8221;</span> (eş-Şems, 7-10)<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;&#8230;Allâh&#8217;ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.&#8221;</span> (ez-Zümer, 22)<br />
   Bu âyet-i kerîmeler ışığında Ebû Saîd el-Harrâz&#8217;ın şu sözü ne kadar mânidardır:<br />
   &#8220;Kâmil insan, Allâh&#8217;ın, kalbini temizleyip nûrla doldurduğu kimsedir.&#8221;<br />
<strong>3. Tasavvuf, Sulhü Olmayan Mânevî Bir Cenktir</strong><br />
   Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri&#8217;ne âit olan bu târif, tasavvufun nefse karşı ömür boyunca devam eden bir mücâhede olduğunu ifâde etmektedir. Nefse karşı cihâd, nefsin meşrû olmayan bütün isteklerine mânî olmaktır.<br />
   Harpler, muayyen zaman ve mekanlarda yapılır ve biter. Nefse karşı girişilen bu mücâhedenin ise bir ömür boyu inkıtâsız devâm ettirilmesi gerekir. Âyet-i kerîmede:<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;&#8230; Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluğa devâm et!&#8221;</span> (el-Hicr, 99) buyurulmuştur.<br />
   Cenâb-ı Hak, nefsin hîle ve desîselerine kapı aralayan &#8220;gaflet&#8221;e karşı dâimî bir teyakkuz hâlinde bulunup bu minvâl üzere kulluğa devâm edilmesini şöyle emretmiştir:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً</h2>
<h2 style="text-align: right;">وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam Rabbini zikret! Gâfillerden olma!&#8221;</span> (el-A&#8217;raf, 205)<br />
   Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;in bizzat iştirâk ettikleri ve &#8220;Gazvetü&#8217;l-Usra&#8221;, yâni &#8220;Zorlu Sefer&#8221; adıyla anılan Tebük Gazvesi dönüşünde ifâde buyurdukları:<br />
   &#8220;Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz.&#8221; tâbirleri, şüphesiz ki bu târifin ilhâm kaynağıdır. Pek zorlu bir seferden sonra vârid olan bu söz üzerine:<br />
   &#8220;Bundan daha büyük cihâd olur mu?&#8221; diye hayrete düşen ashâbına Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;- Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefs ile mücâhedeye dönüyoruz!&#8221;[5] şeklinde mukâbelede bulunmuşlardır.<br />
   Asrımız araştırmacılarından R. Garaudy, İslâm&#8217;daki bu küçük ve büyük cihâd dengesinin önemini şöyle değerlendirir:<br />
   Tamâmen İslâmî bir mânevî eğitim şekli olan tasavvuf, aslında insanı yaratılış gayesinden uzaklaştırıp nefsine mahkûm eden her türlü arzuya karşı yapılan iç mücâdele demektir. Bunun İslâm ıstılâhındaki adı büyük cihâddır. Müslümanları Allâh yolundan ayırıp kendisine râm eden her türlü iktidar, zenginlik ve yanlış bilgilere karşı, onun birlik ve âhengini sağlamak için çalışmak ise, küçük cihâd olarak adlandırılmıştır. Ferd ve cemiyetin saâdet ve selâmetini sağlayan da, bu iki cihâd arasındaki dengedir.[6]</p>
<p><strong>4. Tasavvuf İhlâstır</strong><br />
   Tasavvuf, Allâh&#8217;a karşı samîmiyettir. Amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi kastederek îfâ etmek ve onlar üzerine başka gâyelerin gölgesini düşürmemek, dînî ıstılahta &#8220;ihlâs&#8221; kelimesiyle ifâde olunur. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rızâsından gayrı bütün emelleri kalbden temizlemek, müslümanın memur bulunduğu büyük bir fazîlettir.<br />
   Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rızâsını kazanmak için emredilmiş bulunan amellere bir ortağın karıştırılması, ihlâssızlık veya riyâkârlıktır ki, ind-i ilâhîde o ameller, fâillerine faydasız bir yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Bu da Allâh katında amelleri makbul kılan aslî şartlardan en ehemmiyetlisinin &#8220;ihlâs&#8221; olduğunu gösterir.<br />
   İhlâs, Cenâb-ı Hakk&#8217;a yakınlaşma arzusuyla her türlü dünya menfaatlerinden kalbi koruyabilmektir.<br />
   İhlas, kulları en büyük hayır olan ilâhî rızâya nâil eyler.<br />
   Kulların amellerinden Allâh Teâlâ&#8217;nın asıl murâdı, onların ancak kendi rızasına uygun olarak ihlâsla îfâ edilmesidir. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitâb&#8217;ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dîni sadece Allâh&#8217;a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et!..&#8221; </span>(ez-Zümer, 2)<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;De ki: Ben, dîni Allâh&#8217;a has kılarak (ihlâslı bir şekilde) O&#8217;na kulluk etmekle emrolundum.&#8221; </span>(ez-Zümer, 11)<br />
   Huzûr-i ilâhîden kovulan İblis, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ!..&#8221; </span>(el-Hicr, 39-40 )<br />
   Tasavvuf, her şeyi Allâh&#8217;a adamak, nîmet ve izzeti O&#8217;ndan bilmek ve benlikten kurtulmaktır. İnsan, hangi hâl ve makamda olursa olsun kendisinde bir varlık ve üstünlük vehmetmemelidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir zaferi münâsebetiyle Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz&#8217;e şöyle buyurmuştur:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı&#8230;&#8221; </span>(el-Enfâl, 17) [7] <br />
   O hâlde insan, acziyetini ve kulluğunu dâimâ hissetmeli, her türlü nîmet, muzafferiyet ve muvaffakıyetin Allâh Teâlâ&#8217;dan gelen bir lutuf olduğunu bilmelidir. Aksi hâlde amellerinin ecri azalır veya tamamen kaybolur.</p>
<p> </p>
<p>   Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-, ibâdetlerinde ihlâsı kaybedip, benlik ve hevâlarını öne çıkartan kimselerin âkıbeti hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in şöyle buyurduğunu haber vermektedir:<br />
   &#8220;Kıyamet günü hesâbı ilk görülecek kişi, şehid düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allâh Teâlâ, ona verdiği nîmetleri hatırlatır, o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Peki bunlara karşı ne yaptın?&#8221; buyurur.<br />
   O kimse:<br />
   &#8220;- Şehid düşünceye kadar Sen&#8217;in uğrunda cihâd ettim.&#8221; diye cevap verir.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Sen, ne kahraman adam desinler diye savaştın, o da denildi.&#8221; buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır.<br />
   Bu defa ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur&#8217;ân okumuş bir kişi huzûra getirilir. Allâh Teâlâ ona da verdiği nîmetleri hatırlatır. O da hatırlar ve îtirâf eder. Ona da:<br />
   &#8220;- Peki bu nîmetlere karşılık ne yaptın?&#8221; diye sorar.<br />
   O ise:<br />
   &#8220;- İlim öğrendim, öğrettim ve Sen&#8217;in rızân için Kur&#8217;ân okudum.&#8221; cevâbını verir.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Sen, âlim desinler diye ilim öğrendin, ne güzel okuyor desinler diye Kur&#8217;ân okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi.&#8221; buyurur. Sonra emrolunur, o da yüzüstü cehenneme atılır.<br />
   (Daha sonra) Allâh&#8217;ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allâh Teâlâ verdiği nîmetleri ona da hatırlatır. O da verilen nîmetleri hatırlar ve îtirâf eder.<br />
   Cenâb-ı Hak:<br />
   &#8220;- Peki ya sen bu nîmetlere karşılık ne yaptın?&#8221; buyurur.<br />
   O şahıs:<br />
   &#8220;- Verilmesini sevdiğin, râzı olduğun hiçbir yerden esirgemedim, sadece senin rızânı kazanmak için verdim, harcadım.&#8221; der.<br />
   Hak Teâlâ:<br />
   &#8220;- Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen, bütün yaptıklarını ne cömert adam desinler diye yaptın. Bu da senin için zâten söylendi.&#8221; buyurur. Emrolunur, bu da yüzüstü cehenneme atılır.&#8221; (Müslim, İmâre, 152)<br />
   <br />
   Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrum bir şekilde ibâdet eden kimselere şöyle seslenir:<br />
   &#8220;Ey gâfil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samîmiyetle Hakk&#8217;a çevirebilseydin de &#8220;Yücelerin yücesi olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.&#8221; demenin mânâsını lâyıkıyla bilebilseydin, yâni sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!..&#8221;<br />
   İhlâssız ibâdetler, fânî ortaklar ve mânevî kirlerle doludur. O hâlde ibâdetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. İhlâssız yapılan amel, kula hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim, dînin îmandan sonra en mühim emri olan namaz ibâdetini bile ihlâs şartına riâyet etmeden îfâ edenler, şu âyet-i kerîmenin dehşetli itâbına mâruz kalmışlardır:<br />
 <span style="color: #003300;">  &#8220;Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar ve gösteriş yaparlar&#8230;&#8221;</span> (el-Mâûn, 4-6)<br />
   Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmaktadır:<br />
   &#8220;İhlâs, ameli mânevî bulanıklıktan tasfiye etmektir.&#8221;<br />
   Bir başka Allâh dostu ise:<br />
   &#8220;İhlâsta iddialı olmak, bir nevî ihlâssızlıktır.&#8221; der. Zîrâ ihlâs ve takvâda en büyük tehlike, müminin kendisini takvâ sâhibi görmesidir.<br />
   Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:<br />
   &#8220;Dîninde ihlâslı ol! Böyle yaparsan, az amel bile sana kâfî gelir.&#8221; (Hâkim, Müstedrek, IV, 341)<br />
   &#8220;Allâh Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalblerinize ve amellerinize bakar.&#8221; (Müslim, Birr, 34)</p>
<p><strong>   5. Tasavvuf İstikâmettir</strong><br />
   Tasavvufta kitâb ve sünnete sımsıkı sarılmanın tam ifâdesi &#8220;istikâmet&#8221;tir. Cenâb-ı Hak, bu hususta Peygamberine ve O&#8217;nun şahsında biz ümmetine âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا</h2>
<p>   <span style="color: #003300;">&#8220;Ey Habîbim! Beraberindeki tevbe eden (mümin)&#8217;lerle birlikte, emrolunduğun gibi istikâmet üzere olun ve aşırı gitmeyin!..&#8221;</span> (Hûd, 112)<br />
   Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in:<br />
   &#8220;Beni Hûd Sûresi&#8230; ihtiyarlattı.&#8221; (Tirmizî, Tefsîr-i Sûre, 56/6) buyurmasına sebep olan bu ilâhî[8] hitab, müfessirlerce şöyle anlaşılmıştır:<br />
   &#8220;Ey Nebî! Kur&#8217;ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikâmet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüphe ve tereddüde mahal kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların ileri geri konuşmalarına bakma, onları Allâh&#8217;a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazifelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin tebliğ, icrâ ve tatbikinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır.&#8221;[9]<br />
   Abdullâh bin Abbas -radıyallâhu anh- bu âyetle ilgili olarak şöyle demiştir:<br />
   &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir hitâb vâkî olmamıştır.&#8221; (Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim, II, 9)<br />
   Buradaki hitap her ne kadar Nebiyy-i Zîşân Efendimiz&#8217;e ise de, onu bu kadar meşakkate sokan, sadece şahsıyla alâkalı istikamet endîşesi değildi. Zîrâ O:<br />
   &#8220;(Ey Habibim! Sen) sırât-ı müstakîm üzeresin.&#8221; (Yâsîn, 4) te&#8217;yîd-i ilâhîsine mazhardı. Onu bu kadar çok ihtiyarlatan, emrin müminlere de râcî olması sebebiyle onlar hakkında duyduğu endişedir.</p>
<p> </p>
<p>  Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in bi&#8217;setinden sonra, Fahr-i Kâinât&#8217;ın rehberliği dışındaki hiçbir yol insanı Allâh&#8217;a götürmez. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendi muhabbet ve mağfiretini, Peygambere itaat şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ</h2>
<h2 style="text-align: right;">فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ</h2>
<p><span style="color: #003300;">   &#8220;(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh&#8217;ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh Ğafûrdur, Rahîmdir.&#8221;</span> (Âl-i İmrân, 31)<br />
<span style="color: #003300;">   &#8220;De ki: Allâh&#8217;a itaat edin; Peygamber&#8217;e de itaat edin&#8230; Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş (hidâyete ermiş) olursunuz.&#8221; </span>(en-Nûr, 54)<br />
   Zünnûn-i Mısrî -kuddise sirruh- da:<br />
   &#8220;Ahlâkında, fiil ve hareketlerinde Allâh Teâlâ&#8217;nın habîbinin sünnetine uyan kimse, Hakk&#8217;a olan sevgisini isbat etmiş olur.&#8221; buyurarak bu hakîkati te&#8217;yîd eder.<br />
   Bayezid-i Bistâmî -kuddise sirruh- ise:<br />
   &#8220;Havada bağdaş kurup oturabilen birini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudûdlarını koruduğunu, sünnete tâbî olduğunu ve Hakk&#8217;ın hukûkuna riâyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız.&#8221; der.<br />
   İstikâmet ehlinin yolu olan &#8220;sırât-ı müstakîm&#8221;e lâyıkıyla sülûk edebilenler hakkında Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de:<br />
   &#8220;Kim Allâh&#8217;a ve Rasûlüne itaat ederse işte onlar, Allâh&#8217;ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!&#8221; (en-Nisâ, 69) buyurulmuştur.<br />
   Âyet-i kerîmede de görüldüğü üzere sırât-ı müstakîm (dosdoğru yol), seçkin kimselerin yoludur. İstikâmetin esası da îmân ve takvâdır. Bu ikisinin mahalli ise kalbdir. Bu itibarla istikâmet, kalbde bulunan îmân ve takvâ ile vücûdun yek-âhenk olmasıdır. Kalbdeki îmân, ihlâs ve îtidal, istikâmeti sağlar ve dâimî kılar. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Dil istikâmet üzere olmadıkça kalb, kalb istikamet üzere olmadıkça îmân müstakîm olmaz.&#8221; (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198 ) buyurmuşlardır.<br />
   Kendisinden nasihat isteyen birisine Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
   &#8220;Allâh&#8217;a inandım de! Ondan sonra da istikamet üzere dosdoğru ol.&#8221; (Müslim, Îmân, 62) buyurarak dîni hülâsâ etmiştir.</p>
<p> </p>
<p>   Her hususta istikâmeti muhafaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor olan hiçbir emir yoktur. Zîrâ istikâmet, ibâdette ifrat ve tefrite düşmeden îtidali muhafaza ile Hak yolunda sebat etmek ve emrolunanı, emrolunduğu gibi ve tâkatinin yettiği ölçüde en mükemmel şekilde yapmaktır. İşte bu yüzden en büyük kerâmet istikâmettir.<br />
   Allâh dostları istikâmet üzere olmayı şiâr edinmişlerdir. Gerçek istikâmet ise Fahr-i Kâinât&#8217;ın nurlu yolundan gitmektir.<br />
   Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rûmî bu hakîkati ne güzel ifâde etmiştir:<br />
   &#8220;Bu can tende durdukça, Kur&#8217;ân&#8217;ın bendesiyim ve Muhammedü&#8217;l-Muhtâr&#8217;ın yolunun toprağı, ayağının tozuyum. Eğer biri benim sözlerimden, bundan başka bir şey naklederse, naklettiği sözden de, kendisinden de bîzârım.&#8221;<br />
&#8220;Kim Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in sofrasından başka bir sofraya giderse, bil ki şeytan onunla bir kaptan yemek yer. Zîrâ, o irfan sofrasından başka bir sofra seçen kişinin boğazını kemik yırtar ve deler.&#8221;</p>
<p> </p>
<p><strong>6. Tasavvuf, Rızâ ve Teslîmiyettir<br />
</strong>   Teslîmiyet; boyun eğmek, itaat etmek, teslim olmak ve itirazsız kabul etmek demektir. İslâm kelimesi de aynı köktendir. Tasavvuf kulun, ilâhî istikâmet üzere yaşayabilmesi ve her nefeste Rabbine daha ziyâde yaklaşabilmesi için, Hakk&#8217;a rızâ ve teslîmiyet duygusunu gönüllere yerleştirir.<br />
   Çünkü şu fânî âlemi kuşatan binbir elem, keder ve çilelerin tesiri ve nefsânî aldanışların kesâfeti, ancak Hakk&#8217;a rızâ ve teslîmiyet netîcesinde azalmaya başlar. Yâni rızâ ve teslîmiyetin berekâtı ile ızdıraplar âdetâ hissedilmez hâle gelir. Hattâ iptilâlar bile Rabbin bir iltifâtı şeklinde telakkî olunarak sürûra döner.<br />
   Teslîmiyet, kader tecellîlerini engin bir rızâ ile karşılamak, tedbirden sonra mukadderâtı kabullenmek ve tahakkuk edecek netîceye gönül hoşluğu içinde boyun eğmektir. Bu teslîmiyetin en güzel misâli, Allâh&#8217;ın emrine imtisâlen ciğerpâresini kurban etmeye götüren İbrahim -aleyhisselâm- ile boynunu ilâhî takdîre seve seve uzatan İsmail -aleyhisselâm-&#8217;da tecellî etmiştir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm bu iki Peygamberin teslîmiyetini bütün insanlığa misâl olarak göstermiş ve onlar hakkında:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;Her ikisi de Allâh&#8217;ın emrine teslim olmuşlardı&#8230;&#8221; </span>(es-Saffât, 103) buyurmuştur. Onların bu teslîmiyetleri, başlı başına bir ibâdetin rükünlerini teşkil etme şeklindeki ilâhî iltifâta nâil olmuştur. Hac ibâdeti, kıyamete kadar gelecek ümmete, her ân teslîmiyeti tebliğ eden bir lisândır.<br />
   Emir ve nehiylerde Hakk&#8217;a teslim olmak; ilâhî takdire, meşakkat ve imtihanlara sabır ve tevekkülle rızâ göstermek gerekir. Zîrâ kemâlin anahtarı iptilâlardır.<br />
   Şakîk-ı Belhî:<br />
   &#8220;Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmaya heves etmez.&#8221; buyurmuştur. Bu nükteye âgâh olan Allâh dostları, gam ve sürûra aynı gözle bakmışlar; aşırı sürûr ile aşırı ızdırab gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve teslîmiyet makamında terakkî etmişlerdir.<br />
   Teslîmiyetin bir yönü de &#8220;aşk&#8221; ve &#8220;ilâhî muhabbet&#8221;tir. Zîrâ sevenler sevdiklerinden gelen her şeyi hoş karşılayarak sevgilerindeki samîmiyeti izhâr ve isbât etme gayreti içinde olurlar.<br />
   Ebû Ali Ruzbârî, muhtemelen bu düşünceden hareketle tasavvufu:<br />
   &#8220;Kovulsa bile, kişinin sevgilinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir.&#8221; diye târif etmiştir.<br />
   Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi, muhabbeti nisbetinde kucaklar. İbrahim -aleyhisselâm-&#8217;ın Allâh&#8217;a olan teslîmiyet ve aşkının tecellîsi, dünya ateşini bir anda gül bahçesine çevirmişti. Yâkûb -aleyhisselâm-&#8217;ın ilâhî takdîr karşısındaki rızâ ve teslîmiyeti, yavrusu Yusuf&#8217;un hasret acısını:<br />
   <span style="color: #003300;">&#8220;Bana sabr-ı cemîl düşer.&#8221; </span>(Yûsuf, 18 ) diyerek bastırmaya muvaffak kılmıştı.<br />
   Tasavvuf ehli, peygamberlerin yolu olan Hakk&#8217;a teslîmiyeti, hayatlarının mihveri kılmışlardır. Zîrâ Râbiatü&#8217;l-Adeviyye -kuddise sirruhâ-&#8217;nın da dediği gibi:<br />
   &#8220;Seven sevdiğine itaat eder.&#8221;<br />
   Yâni teslîmiyet, sevgiye dayanan gönüllü bir itaat işidir.<br />
   Ashâb-ı kirâm da Peygamberimize olan sevgi, bağlılık ve itaatleri nisbetinde tekâmül etmişlerdir. Sevgi ve teslîmiyet ile itirazsız boyun eğmeleri sâyesinde bütün ümmete nümûne yıldızlar olmuşlardır.</p>
<p> </p>
<p>   <span style="text-decoration: underline;">Tasavvufun târifleriyle ilgili olarak bu anlatılanlardan ilhâmla şunları söyleyebiliriz:<br />
</span>   Tasavvuf, maddî-mânevî kirlerden arınıp, güzel ahlâk ve vasıfları kazanarak, dîni, özüne uygun bir keyfiyette yaşayabilme gayretidir. Böylece, sırf aklın çözmeye kâfî gelmediği maddî veya mânevî hadiselerdeki sırrî oluşlar ve yüce muammâları kuşatıcı bir görüş olgunluğuna ulaşmaktır. Gönlün, sonsuz rûhânî hazlara duyduğu meclûbiyetin önünde âdetâ bir ayak bağı olan nefs engelini aşabilmeye çalışmaktır. Rûhun hapsedilmiş olduğu bedenin nefsânî temâyüllerini aşarak bütün hâdiselerin özündeki mücerred hakîkatleri, idrâklerin hudûdundaki perdenin de arkasında cereyân eden ibret ve hikmet safhalarını, ârifâne bir üslûb ile temâşâ edebilmeyi sağlayan birtakım hâller ve bilgilerin ilmidir.<br />
   Bu tasavvuf tarifleri mevzuunda neticeyi, Aksaray Olanlar Dergâhı Şeyhi İbrahim Efendi&#8217;nin meşhur &#8220;tasavvuf manzûmesi&#8221;ne bırakalım:<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Bidâyette tasavvuf sûfî bî-cân olmağa derler<br />
                          Nihâyette gönül tahtında sultân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvufun başlangıcı, maddî varlığından sıyrılan ve kendinde bir varlık görmeyen, kısaca irâdesini Hakk&#8217;a teslim etmiş bir sûfî olabilmektir. Sonu ise, bütün ilâhî güzellikleri kazanarak gönül tahtının sultânı olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Tarîkatte ibârettir tasavvuf mahv-ı sûretten<br />
                          Hakîkatte sarây-ı sırda mihmân olmağa derler</span><br />
</strong>   &#8220;Tarîkatte tasavvuf; sûretin mahvından ibârettir. Yâni beşerî zaaflardan kurtulmaktır. Hakîkat olarak ise, ilâhî sır sarayının misafiri olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                         Bu âb u kil libâsından tasavvuf ârî olmaktır<br />
                          Tasavvuf cism-i sâfî nûr-i Yezdân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, toprak ve sudan ibaret fânî elbiselerden/kafeslerden kurtulmaktır. Böylece tertemiz bir varlık olarak Allâh Teâlâ&#8217;nın nûru hâline gelebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                          Tasavvuf lem&#8217;ayı envâr-ı mutlaktan uyarmaktır<br />
                          Tasavvuf âteş-i aşk ile sûzân olmağa derler.</span></strong></p>
<p>&#8220;Tasavvuf, (gönül mumunun) ışığını, ilâhî nurlarla tutuşturmaktır. Çünkü tasavvuf aşk ateşi ile tutuşmaya derler.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvufta şerâit nâme-i hestîyi dürmektir<br />
                              Tasavvuf ehl-i şer&#8217; u ehl-i îmân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvufta esas olan, varlık kitabını dürmek, benlikten sıyrılmaktır. Asıl tasavvuf, şeriat ehli ve hakîkî îmân sahibi olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ârif olmaktır hakîmen âdetullâha<br />
                              Tasavvuf cümle ehl-i derde dermân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, ilâhî sır, tecellî ve irâdenin hikmetlerini bilmektir; ârifliktir. Yine tasavvuf, bütün dert sahiplerine derman olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ten tılısmın ism miftâhıyla açmaktır<br />
                              Tasavvuf bu imâret külli vîrân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, bu beden tılsımını isim anahtarı (Allâh ismi) ile çözmektir. Yine tasavvuf, bu fânî imâreti tamamen yok etmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf sûfî kâli hâle tebdil eylemektir bil<br />
                              Dahî her söz ki söyler âb-ı hayvân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Bilesin ki tasavvuf, sûfînin sözünü (ve bilgisini) hâle dönüştürmektir. Bu, bir bakıma onun her sözünün bir âb-ı hayât (ölümsüzlük iksiri) olmasıdır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ilm-i ta&#8217;bîrât u te&#8217;vîlâtı bilmektir<br />
                              Tasavvuf can evinde sırr-ı Sübhân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, büyük bir derinlik kazanarak tâbîr ve te&#8217;vîl ilimlerine vâkıf olmak ve böylece insan, kâinât, Kur&#8217;ân ve sünnetteki ilâhî sırları idrâk etmektir. Yine tasavvuf, can evinde Allâh&#8217;ın bir sırrı olabilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf hayret-i kübrâda mest ü vâlih olmaktır<br />
                              Tasavvuf Hakk&#8217;ın esrârında hayrân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın azamet, kudret ve güzelliği karşısında büyük bir hayret ve dehşet içinde olarak hem sarhoş hem de uyanık olmaktır. Çünkü tasavvuf, Hakk&#8217;ın sonsuz sırlarına hayranlıktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf kalb evinden mâsivâllâhı gidermektir<br />
                              Tasavvuf kalb-i mümin arş-ı Rahmân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, gönül sarayından Allâh&#8217;tan başka her şeyi çıkarmaktır. Çünkü tasavvuf, mümin bir kalbin Allâh&#8217;ın arşı olması demektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf her nefeste şarka vü garba erişmektir<br />
                              Tasavvuf bu kamu halka nigehbân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, her nefeste doğuya ve batıya erişmek, yâni oralardaki ehl-i îmânı düşünmek, onların sevinç ve kederlerine ortak olmak; ihtiyaç sahiplerine hizmet etmektir. Yine tasavvuf, bütün halkı görüp gözetmeye çalışmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf cümle zerrât-ı cihanda Hakk&#8217;ı görmektir<br />
                              Tasavvuf gün gibi kevne nümâyân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, cihanın bütün zerrelerinde Hakk&#8217;ı müşâhede etmektir. Böylece tasavvuf, âlemlere güneş gibi olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin<br />
                              Tasavvuf âlem-i akla Süleymân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, yetmiş iki milletin dilini bilmek, yâni herkesin hâlinden anlamaktır. Tasavvuf, akıl âlemine Süleyman olmaktır.&#8221;<br />
<strong>                              <span style="color: #333333;">Tasavvuf urvetü&#8217;l-vüskâ yükün can ile çekmektir<br />
                              Tasavvuf mazhar-ı âyât-ı gufrân olmağa derler</span><br />
</strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın insana yüklediği ilâhî emânet olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve onun getirdiği mes&#8217;ûliyeti canla başla taşımaktır. Tasavvuf, ilâhî mağfireti müjdeleyen âyetlerin mazharı olmaya derler.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf ism-i âzamla tasarruftur bütün kevne<br />
                              Tasavvuf câmi-i ahkâm-ı Kur&#8217;ân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, bütün kâinâta &#8220;İsm-i a&#8217;zam&#8221;la tasarruf etmektir. Yine tasavvuf, Kur&#8217;ân hükümlerini gönülde cem etmek, yâni canlı bir Kur&#8217;ân olabilmektir.&#8221;<br />
<span style="color: #333333;"><strong>                              Tasavvuf her nazarda zât-ı Hakk&#8217;a nâzır olmaktır<br />
                              Tasavvuf sûfîye her müşkil âsân olmağa derler</strong></span><br />
   &#8220;Tasavvuf, her bakışta Cenâb-ı Hakk&#8217;a yönelmektir. Yine tasavvuf, sûfîye, bütün zorlukların kolaylaşmasıdır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                        Tasavvuf ilm-i Hakk&#8217;a sînesini mahzen etmektir<br />
                        Tasavvuf sûfî bir katreyken ummân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, gönlünü Hakk&#8217;ın ilmine mekân etmek, yâni ledünnî ilme sahip olmaktır. Böylece tasavvuf, bir damla hükmünde iken sûfînin engin bir derya hâline gelmesidir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf külli yakmaktır vücûdun nâr-ı &#8220;lâ&#8221; ile<br />
                              Tasavvuf nûr-i &#8220;illâ&#8221; ile insân olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, Hakk&#8217;ın varlığı karşısında bütün mevcudâtın &#8220;lâ / yok&#8221; ateşiyle yanıp kül olmasıdır. Tasavvuf, &#8220;illâ&#8221; nûruyla, yâni temizlenmiş bir gönülle Allâh&#8217;ı tevhîd ederek insan-ı kâmil olmaktır.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf &#8220;kul kefâ billâh&#8221; ile dâvet-dürür halkı<br />
                              Tasavvuf &#8220;irciî&#8221; lafzıyla mestân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf,<span style="color: #003300;"> &#8220;De ki: Allâh sana yeter!&#8221;</span> (er-Ra&#8217;d, 43) âyetiyle insanları Hak yoluna davet etmektir. Yine tasavvuf, <span style="color: #003300;">&#8220;Rabbine dön!&#8221; </span>(el-Fecr, 28 ) lafzının zevkiyle kendinden geçmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf günde bin kerre ölüp yine dirilmektir<br />
                              Tasavvuf cümle âlem cismine can olmağa derler<br />
</span></strong>   &#8220;Tasavvuf, her gün ölmeden evvel ölmek sırrını binlerce kez yaşamak ve kalben diri kalmaktır. Bundan sonra tasavvuf, bütün âlemin cismine can olabilmek, yâni diğer gönülleri de ihyâ edebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf zât-ı insan zât-ı Hak&#8217;da fâni olmaktır<br />
                              Tasavvuf kurb-ı &#8220;ev ednâ&#8221;da pinhân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, insanın kendi varlığını, Hakk&#8217;ın varlığında yok etmesidir. Böylece tasavvuf, mîrac vuslatında tecellî eden ve âyet-i kerîmede <span style="color: #003300;">&#8220;iki yaydan daha yakın&#8221;</span> (en-Necm, 9) şeklinde ifâde buyurulan bir yakınlık içerisinde bile kendini gizleyebilmektir.&#8221;<br />
<strong><span style="color: #333333;">                              Tasavvuf cânı cânâna verip âzâde olmaktır<br />
                              Tasavvuf cân-ı cânân cân-ı cânân olmağa derler</span></strong><br />
   &#8220;Tasavvuf, canı sevgiliye verip her türlü fânî esaretten kurtulmaktır. Bu bakımdan tasavvuf, sevgilinin canı, evet sevgilinin canı olabilmek, yâni onun tarafından da sevilmektir.&#8221;<br />
                                     <span style="color: #333333;"><strong>Tasavvuf bende olmaktır hakîkat hak ey İbrahim<br />
                              Tasavvuf şer&#8217;-i Ahmed dilde burhân olmağa derler</strong></span><br />
   &#8220;Ey İbrahim! Tasavvuf, aslında Allâh Teâlâ&#8217;ya kul-köle olmaktır. Bunun için tasavvuf, Hazret-i Ahmed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;in yolunu ve düstûrlarını gönülde bir delil (rehber) eylemektir.&#8221;</p>
<p> <br />
    _________________<br />
    1.Veresetü&#8217;l-Enbiyâ: Peygamberlere, husûsiyle Âhirzaman Nebîsi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-&#8217;e zâhiren ve bâtınen; ilim, amel ve ahlâk bakımından vâris olmuş hakîkî âlimlerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte:<br />
&#8220;Hakîkî âlimler, peygamberlerin vârisleridir.&#8221; (Ebû Dâvud, İlim, 1) buyurulmuştur.<br />
    2.Bu ifâde edebe riâyete çağıran bir îkaz olduğu gibi, aynı zamanda &#8220;Yâ ilâhî! Edeb lutfeyle!&#8221; mânâsında bir niyâzdır.<br />
    3.Vâsıl-ı ilallâh: Dünyâda kalben Yüce Allâh&#8217;a ulaşmak.<br />
    4.Likâullâh: Âhirette Rabbimizin cemâline kavuşmak.<br />
    5.Süyûtî, Câmiu&#8217;s-Sağîr, II, 73.<br />
    7.Bkz. R. Garaudy, İslâm&#8217;ın Vaad Ettikleri, s. 47.<br />
    8.Allâh Rasûlü savaş esnâsında küffar ordusunun üzerine yerden bir avuç toprak alıp saçmış ve o toprak Allâh&#8217;ın izniyle kâfirlerin gözlerini bürüyerek onları şaşkın hâle getirmişti. Âyet-i kerîme bu hadisenin ardından nüzûl etmiştir.<br />
    9.Bkz. Kurtubî, el-Câmi&#8217;, IX, 107.<br />
    10.Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur&#8217;ân Dili, IV, 2829-2830.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/tasavvufun-tarifi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cihâd ve Emr-i Bi&#8217;l-Ma&#8217;rûf</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/cihad-ve-emr-i-bil-maruf.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/cihad-ve-emr-i-bil-maruf.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Oct 2008 20:19:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihâd ve Emr-i Bi'l-Ma'rûf]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[Emr-i Bi'l-Ma'rûf]]></category>
		<category><![CDATA[Emri bil maruf]]></category>
		<category><![CDATA[faydali işler]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mücâhid]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[îman]]></category>
		<category><![CDATA[iyiliği emretmek]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik]]></category>
		<category><![CDATA[kalb-i selîm]]></category>
		<category><![CDATA[kalbi selim]]></category>
		<category><![CDATA[kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kötülükten sakındırmak]]></category>
		<category><![CDATA[tebilğ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1413</guid>
		<description><![CDATA[CİHÂD ve EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF Dünyâ ve âhiret saâdetine ermek isteyen mü’minler, canlarını, mallarını ve Allâh’ın kendilerine lutfettiği bütün nîmetleri, ciddî gâyeler ve emeller uğrunda kullanmaya mecburdurlar. Ölüm ve ötesini düşünen bir insan için Allâh rızâsına kavuşmaktan daha mühim bir gâye olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de: لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ “Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınızla imtihan olunacaksınız…” (Âl-i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>CİHÂD ve EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF</strong></p>
<p>Dünyâ ve âhiret saâdetine ermek isteyen mü’minler, canlarını, mallarını ve Allâh’ın kendilerine lutfettiği bütün nîmetleri, ciddî gâyeler ve emeller uğrunda kullanmaya mecburdurlar. Ölüm ve ötesini düşünen bir insan için Allâh rızâsına kavuşmaktan daha mühim bir gâye olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de:</p>
<h2 style="text-align: right;">لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ</h2>
<p>“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınızla imtihan olunacaksınız…” (Âl-i İmrân, 186) buyrulmaktadır.</p>
<p>Bunun içindir ki, gâyesiz kullanılan nîmetlerin sonu hüsrandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ</h2>
<p>(88)</p>
<h2 style="text-align: right;">إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ</h2>
<p>(89)</p>
<p>“O gün, ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler (fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89)</p>
<p>Kula bahşedilen nîmetler, gaflet ve cehâletle el ele verirse, fert ve cemiyette hüsranlar ve huzursuzluklar meydana gelir. Eğer kalb-i selîm ile hareket edilirse, fertler kendilerini dünyâ cennetinde bulurlar. Cemiyet huzur ve saâdet ile dolar. <span id="more-1413"></span></p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- rivâyet eder:</p>
<p>Birgün Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh, en faziletli insan kimdir?” diye soruldu.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“–Allâh yolunda malıyla ve canıyla cihâd eden mü’min kişidir!” buyurdular. (Buharî, Cihâd, 2; Müslim, İmâret, 122, 123)</p>
<p>Bir başka hadîs-i şerîfte ise:</p>
<p>“Gerçek mücâhid, nefsine (hevâ ve heveslerine) karşı cihâd edendir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621) buyurmuşlardır.</p>
<p>Mü’minin saâdet zaferi, îmân ve faydalı işler meyânındadır. Hakîkî mü’min, elinden ve dilinden ümmetin istifâde ettiği kimsedir.</p>
<p>Sahâbeden Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-’ın hâli ne güzeldir:</p>
<p>Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Mekke’de birçok maddî imkânlara sâhip olmasına rağmen, onları kaybetmeyi göze alarak genç yaşta müslüman olmuştu. Anne ve babasının kendisini mîrastan mahrum bırakacağı şeklindeki tehditlerine aldırmayarak, İslâm’dan vazgeçmemiş, garîb ve fakir bir şekilde Medîne-i Münevvere’ye hicret etmişti. Orada çok gayretli bir şekilde tebliğ faâliyetine girmiş ve birçok insanın hidâyetine vesîle olmuştu.</p>
<p>Mus’ab -radıyallâhu anh- Uhud Harbi’nde Rasûlullâh       -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i müdâfaa ederken şehîd oldu. Bunun üzerine melâikeden biri Mus’ab’ın sûretine girerek onun taşıdığı sancağı aldı, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise henüz onun şehâdetinden haberdâr olmadıklarından alemdâra hitâben:</p>
<p>“Tekaddem yâ Mus’ab! (İlerle ey Mus’ab!)” buyurdu.</p>
<p>Bunun üzerine melek, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e doğru baktı. Böylece onun bir melek olduğunu fark eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mus’ab’ın şehîd düştüğünü anladı.</p>
<p>Daha sonra Mus’ab bin Umeyr’in mübârek nâşı bulunmuş, ancak o azîz şehîdi saracak bir kefen dahî bulunamamıştır. Mus’ab bin Umeyr, Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyet-i celîle ile senâ edilen zevât-ı kirâmdandır:</p>
<h2 style="text-align: right;">مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا</h2>
<p>“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi; canını verdi, kimi de şehîdliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (el-Ahzâb, 23)</p>
<p>Ayrıca Allâh Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ</h2>
<p>“Allâh, cennet mukâbilinde mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allâh yolunda mücâdele ederler, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allâh’ın Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da taahhüd ettiği hak bir vaaddir. Verdiği sözde Allâh’tan daha sâdık kim olabilir? O hâlde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin! İşte bu, en büyük kazançtır!” (et-Tevbe, 111)</p>
<p>Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi, tefsîrlerde şöyle îzâh edilir:</p>
<p>Yetmiş kişi ile Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey’at edildiği “İkinci Akabe Bey’ati”nde Abdullâh bin Revâha:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve Sen’in için bize istediğin şartı koşabilirsin.” demişti.</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:</p>
<p>“–Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.”</p>
<p>Ashâb-ı kirâm sordular:</p>
<p>“–Böyle yaparsak bize ne vardır?”</p>
<p>Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:</p>
<p>“–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler:</p>
<p>“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)</p>
<p>Sahâbenin hayâtı, tam bir mücâhede örneğidir. Onlar, Allâh Rasûlü’nün kalbî derinliği ile şahsiyet kazandılar. Derecelerine göre, Allâh Rasûlü’nün hissiyâtı ile duygulandılar. Câlib-i dikkattir ki, Vedâ Haccı’nda 120.000 sahâbî mevcud idi. Bu kadar sahâbîden ancak 20.000’i Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de medfundur. Diğerleri ise, İslâm’ı tebliğ etmek ve îlâ-yı kelimetullâh için bütün dünyâya yayılmışlardır. Varabildikleri son nokta kabirleri olmuştur.</p>
<p>Onlar, din yolunda, fazîlet uğrunda mallarını ve canlarını vermekten aslâ kaçınmadılar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onlardan dînî bir gâye için yardım talebinde bulunduğu zaman, servet ve imkânlarını huzûr-i saâdete cömertçe döktüler. Hanım sahâbîler de, küpelerini, bileziklerini ve gerdanlıklarını çıkarıp fedâkârlıkta bulundular.</p>
<p>Sümeyye Hâtun, İslâm için canını infâk etmek sûretiyle ilk İslâm şehîdesi oldu.</p>
<p>Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın âilesi, mücevherlerinin tamamını Allâh yolunda infâk etmişti.</p>
<p>Ömer bin Abdülaziz hilâfete geçince hanımı, bütün servetini beytülmâle bağışlamıştı.</p>
<p>Yine “Sâatü’l-Usre” (zorluk zamanı) diye vasıflandırılan Tebük Seferi günlerinde sahâbe hanımları, ne kadar huliyyâtları (süs ve takıları) varsa, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önüne getirdiler. Onbir yaşında küçük bir mü’mine kız da, küçüklüğünde kulağına takılan küpeleri çıkaramayınca, heyecanından kulağını yırtarak onları çıkarttı ve bu kanlı küpeleri Allâh Rasûlü’nün önüne koydu…</p>
<p>Hazret-i Âişe vâlidemizin kız kardeşi olan Esmâ Hâtun’un son zamanlarında gözleri görmüyordu. Oğlu Abdullâh bin Zübeyr, Allâh yolunda harbe çıkacaktı. Üzerine bir zırh giymişti. Esmâ -radıyallâhu anhâ-, elini oğlunun üzerine sürünce, onun zırh giydiğini fark etti ve:</p>
<p>“–Oğlum, yoksa sen de korkaklar gibi zırh mı giydin? Çıkar onu!” dedi.</p>
<p>Hansâ Hâtun, dört oğlu ile birlikte Kadisiye Muhârebesi’nde bulunmuştu. Harpten önceki akşam onlara şöyle nasihat etti:</p>
<p>“Evlâdlarım! Siz kendi isteğinizle Müslüman oldunuz. Kendi irâde ve ihtiyârınızla vatanınızı bırakıp buraya geldiniz… Siz de bilirsiniz ki Cenâb-ı Allâh, kâfirlerle muhârebe eden mü’minlere ne kadar büyük mükâfatlar hazırlamıştır. Mâlûmunuz olsun ki, bâkî olan âhiret yurdu, fânî olan dünyâ evinden daha hayırlıdır. Cenâb-ı Hak:</p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ</h2>
<p>“Ey mü’minler! Sabredin, (düşmanlarınıza karşı) sebat gösterin, (cihâd için) hazır ve râbıtalı bulunun, (nöbet tutun). Allâh’tan korkun, (O’nun emir ve yasaklarını gözetin) ki felâh bulasınız.” (Âl-i İmrân, 200) buyuruyor.</p>
<p>O hâlde inşâallâh yarına sağ çıktığınız takdirde gözünüzü açarak ve Allâh’tan düşmanlarına karşı yardım dileyerek muhârebeye girişin. Eğer harbi kızışmış ve şiddetlenmiş görürseniz ta ortasına yönelip düşman askerlerinin hiddet ve şiddet vaktinde reisleriyle çarpışın. Zafere nâil olur, ganîmet alır ve Cennet-i Âlâ’da da ikram görürsünüz.”</p>
<p>Ertesi gün sabahleyin oğulları analarının bu nasihatini tutarak harbe girişti ve büyük bir cengâverlikle vuruşarak dördü birden şehîd oldu. Evlâdlarının şehîd olduğu haberi Hansâ Hâtun’a ulaşınca:</p>
<p>“Beni evlâdlarımın şehâdeti ile şereflendiren Allâh’a hamdolsun. Yüce Rabbimden beni onlarla, nihâyetsiz olan rahmetinde birleştirmesini niyâz ediyorum.” diye şükür ve duâ etti. (İbn-i Abdi’l-Berr, el-İstîâb, IV, 1827-29)</p>
<p>Müslüman olmadan önce kardeşlerinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle dillere destan olan bu şâir kadın, Allâh’a îmânın tadına vardıktan sonra öz evlâdlarını kendi lisân kuvveti ile şehîdliğe teşvîk etmiş ve ciğerpârelerinin dördünün birden Allâh yolunda şehîd olduğunu duyunca da Allâh’a hamd etmiştir.</p>
<p>İşte bunlar, mallarını ve canlarını Allâh yolunda infâk eden müstesnâ annelerimizden birkaç misaldir.</p>
<p>Şunu iyi anlamak gerekir ki, Allâh yolunda mal ve can ile cihaddan maksat, yalnız kılıç harbi değildir. Kılıç, zulmü kaldırmak, hakkı tevzî etmek gibi zarûret hâllerinde kullanılan bir demir parçasıdır. Esas fetih, gönüllerin fethidir.</p>
<p>Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de insanları hidâyete kavuşturma gâyesiyle “Allâh yolunda cihâd etme”ye dâir pek çok ifâde yer almaktadır. Ancak bunların mahdud bir kısmında sıcak savaş demek olan kıtalden bahsedilir. O da zarûret hâlindedir. İslâm’da müdâfaa veya îlâ-yı kelimetullâh, yâni Allâh’ın kelimesini yüceltmek gâyesi dışında yapılabilecek bir harp yoktur. Sırf toprak veya maddî menfaat elde etmek için yapılan savaşlar, insanlığın yüz karası bir zulümdür. Hâlbuki İslâm’da savaş, mutlakâ hakkı tevzî, hidâyetlere vesîle olmak ve zulmü bertaraf etmek gibi ulvî gerekçelere istinâd eder. Zîrâ Kur’ânî ifâdeyle:</p>
<h2 style="text-align: right;">مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا</h2>
<p>“…Kim, kâtil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim (de) bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (el-Mâide, 32)</p>
<p>Bu bakımdan insanlığın kurtuluşu için yapılacak her türlü gayret ve hizmetler, cihâdın bir parçasıdır.</p>
<p>Tevbe Sûresi’nin 103. âyetinde şöyle buyrulur:</p>
<h2 style="text-align: right;">خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ</h2>
<p>“(Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka (ve zekât) al ki, bununla onları (kir ve günahlardan) temizleyesin, onların (sevaplarını) artırıp yüceltesin! Ve onlara duâ et! Çünkü Sen’in duân, onlar için sükûnettir (onların ıztıraplarını yatıştırır). Allâh çok iyi işiten ve bilendir.”</p>
<p>Âyet-i kerîmedeki “Sadaka al!” emrinden sonra sahâbe-i kirâm arasında infak seferberliği başladı. Herkes nesi varsa, Allâh Rasûlü’nün önüne döktü. Hiçbir şeyi olmayanlar ise, dağdan odun kesip satarak, sırtlarında su çekerek kazançlarını Allâh Rasûlü’ne getirdiler. Maddî ve mânevî güçlerini, dünyâ hayâtının gel-geç lezzetlerinde zâyî etmeyip, âhiret yoksulu olmaktan kaçındılar. Malın ve mülkün hakîkatte Rabbe âit olduğunun, kulun ancak muayyen bir zaman için onların sâdece emânetçisi olabileceğinin şuûru içinde yaşadılar. Şu kısacık dünya hayâtını, ebedî bir âhiret saâdeti kazanabilmek için sarfetmeye çalıştılar.</p>
<p>Nitekim birgün Tebük Seferi’ne gidecek orduya yardım toplanıyordu. Ensârdan Ebû Akîl -radıyallâhu anh- da bir ölçek hurma getirmişti ki, kendisi buna herkesten daha çok muhtaçtı:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh! İki ölçek hurma karşılığında bütün gece sırtımda su çektim. Bir ölçeğini evimin ihtiyacı için alıkoydum, diğerini de Rabbimin rızâsını kazanmak ümîdiyle Sana getirdim!” dedi.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem Efendimiz:</p>
<p>“–Allâh senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti. (Taberî, Tefsîr, X, 251)</p>
<p>Ukbe bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle der:</p>
<p>“Sadaka âyeti (yâni Tevbe Sûresi’nin 103. âyeti) nâzil olunca, sırtımızda yük taşıyarak kazancımızdan infâk etmeye başladık. Derken bir adam geldi ve çokça sadaka verdi. Münâfıklar; «Gösteriş yapıyor.» dediler. Bir başkası geldi, bir ölçek hurma tasadduk etti. Yine münâfıklar; «Allâh’ın, bunun bir ölçek hurmasına ihtiyâcı yoktur.» dediler. Bunun üzerine:</p>
<h2 style="text-align: right;">الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ</h2>
<p>«Sadakalar husûsunda gönülden veren mü’minleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştiren ve onlarla alay edenler yok mu, Allâh onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azap vardır.» (et-Tevbe, 79) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.” (Buhârî, Zekât, 10; Müslim, Zekât, 72)</p>
<p>Cihâdı terk eden kimseler için şu hadîs-i şerîf, ne kadar ürpertici bir îkazdır. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:</p>
<p>“Bana hayat bahşeden Allâh’a yemin ederim ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten nehyedersiniz ya da Allâh kendi katından üzerinize bir azap gönderir de o zaman duâ edersiniz fakat duânız kabûl edilmez.” (Tirmizî, Fiten, 9)</p>
<p>Demek ki, hayra ve fazîlete dâvet vazîfesinin bırakılması, ilâhî azâbın yaklaşmasına sebep olacaktır. Mü’min ağızlara yakışan, hak ve hakîkati söylemektir. Âyet ve hadîslerde müslümanın gördüğü bir hatâ karşısında hakkı ortaya koyması emredilmiştir. Allâh Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ</h2>
<p>“Sâlih ameller işleyip de, ben Allâh’a teslim olanlardanım diyerek insanları Allâh’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim olabilir!” (Fussilet, 33)</p>
<p>Rasûl-i Ekrem Efendimiz de ümmetini şöyle îkâz etmiştir:</p>
<p>“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin! Bu ise imânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78)</p>
<p>Bu dünyânın ötesinde cennet ve cehennemden başka barınacak bir yer yoktur. Canları, malları ve kendilerine verilen nîmetleri gâfilâne bir şekilde nefsânî yolda kullananlara Allâh Teâlâ bizzat:</p>
<p>“–Sana Rasûlüm gelip hakîkatleri tebliğ etmedi mi? Sana mal verip nîmetlerimi yağdırmadım mı? Bugün için kendine ne hazırladın?” diye soracak. Kişi, sağ ve soluna bakacak; kimseler yok… İleriye bakacak; cehennemden başka bir şey göremeyecek…</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:</p>
<p>“Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzûr-i ilâhîye) getirilir. Allâh Teâlâ:</p>
<p>«–Ben sana göz, kulak, mal ve evlâd vermedim mi? Sana hayvanları ve nebâtâtı musahhar kılmadım mı? Seni bunlara sâhip kılıp onlardan istifâde ettirmedim mi? Bu kıyâmet gününde Ben’imle karşılaşacağın hiç hatırına gelmedi mi?» diye soracak.</p>
<p>Kul da: «Hayır» diyecek.</p>
<p>Allâh Teâlâ Hazretleri:</p>
<p>«Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyâda) Ben’i unuttuğun gibi!» buyuracak.” (Tirmizî, Kıyâmet, 6/2428)</p>
<p>Dünyâ günlerini hesapsızca yaşayanlar, zâyi ettikleri o günlerin hasret ve nedâmeti içinde yanacaklardır. Bu âlemde Allâh rızâsını kazanamayanları, ölüm ötesinde korkunç bir cehennem beklemektedir. Îmânsız bir şekilde gafletle kapanan gözler, muzdarip ve korkunç kabir akşamlarına açılacaktır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede kullarını şöyle îkâz eder:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ</h2>
<p>“Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun! İşte onlar gerçekten felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)</p>
<p>Bu âyet-i kerîmede dâimâ Hakk’a dâvet eden bir cemaatin bulunması îcâb ettiği kat’î bir ifâdeyle emredilmiştir. İslâm, başlangıçta, sahâbe-i kirâmdan olan îmân münâdîleri ile yayıldığı gibi sonraları da yine onların izi ve yolunda sebât eden muhlis âlimler, mücâhidler ve mürşidlerle devâm etmiştir. Cenâb-ı Hak ve Peygamber Efendimiz bunlar için pek çok mükâfatlar va’detmişlerdir.</p>
<p>Enes -radıyallâhu anh-, İslâm tebliğcilerinin âhirette nâil olacakları yüksek mertebeleri anlatan bir hadîs-i şerîfi şöyle nakleder:</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün şöyle buyurdular:</p>
<p>“–Size bir kısım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber ne de şehîddirler. Ancak kıyâmet gününde peygamberler ve şehîdler, onların Allâh katındaki makamlarına gıpta ederler. Nurdan minberler üzerine oturmuşlardır ve herkes onları tanır.”</p>
<p>Ashâb-ı kirâm:</p>
<p>“–Onlar kimlerdir yâ Rasûlallâh!” diye sordular.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p>“–Onlar, Allâh’ın kullarını Allâh’a sevdiren ve Allâh’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasîhatçı ve tebliğciler olarak dolaşırlar.”</p>
<p>Ben:</p>
<p>“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki Allâh’ın kullarını Allâh’a sevdirmek nasıl olur?” dedim.</p>
<p>Buyurdu ki:</p>
<p>“–İnsanlara Allâh’ın sevdiği şeyleri emrederler, sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da buna itaat edince Allâh -azze ve celle- onları sever.” (Ali el-Müttakî, III, 685-686; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, I, 367)</p>
<p>Âhiret yolcusu için en hayırlı azık takvâdır. Bir mü’minin en hayırlı günü, dününden üstün olandır. O hâlde her gün evvelki güne göre daha fazla âhiret azığı edinmek sûretiyle günlerimizi bereketlendirmeliyiz.</p>
<p>Bizden öncekiler geçti, gitti; bizler de bir müddet sonra onların kervanına katılacağız. Uyur gibi ölecek, uyanır gibi dirileceğiz. Daha sonra da amellerimizden hesâba çekileceğiz. Âhiretin emîn ve mümtaz makamları, müttakîlerin olacaktır. Umûmî akış ve dönüş, yalnız Allâh Teâlâ’yadır.</p>
<p><strong>Allâh Teâlâ, kalblerimizi rızâsı ve hidâyeti yolunda dâim eylesin! Bizleri, yine bizlerden, yâni nefsimizin şerrinden korusun!.. </strong></p>
<p><strong>Âmîn!..<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/cihad-ve-emr-i-bil-maruf.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/ruhun-nefhedilmesi-ufurulmesi.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/ruhun-nefhedilmesi-ufurulmesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Sep 2008 23:56:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allahtan bir nefes]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[Kendisinin mûcidini bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[kûn]]></category>
		<category><![CDATA[Mûcidine karşı fakr u zarûretini bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Nefhedilme]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsini tanımak]]></category>
		<category><![CDATA[ol]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh-i hayvânî]]></category>
		<category><![CDATA[Rûh-i sultânî]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhun Nefhedilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Üfürülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[üfürülme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=1178</guid>
		<description><![CDATA[Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi) Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir. Bir cisim olarak yaratılan insanda canlılık, ancak rûhun üflenmesiyle başlamıştır. Bu bakımdan rûhun üflenmesi, her şeyden evvel Allâh’ın kuluna bir değer vermesi ve ona hayâtiyet kazandırmasıdır. Allâh Teâlâ, bu hakîkati: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir. Bir cisim olarak yaratılan insanda canlılık, ancak rûhun üflenmesiyle başlamıştır. Bu bakımdan rûhun üflenmesi, her şeyden evvel Allâh’ın kuluna bir değer vermesi ve ona hayâtiyet kazandırmasıdır. Allâh Teâlâ, bu hakîkati:</p>
<h2 style="text-align: right;">فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي</h2>
<p><em>“Artık onu yaratıp muntazam bir insan kıvamına getirdiğim ve<br />
ona rûhumdan üflediğim zaman…”</em> (el-Hicr, 29) âyet-i celîlesiyle beyân buyurmaktadır.</p>
<p>Allâh Teâlâ’nın, Âdem -aleyhisselâm-’a rûhundan üflemesi, temsîlî bir ifâdedir. Bu, büyük bir hakîkatin, gelişmesini henüz tamamlamış bir çocuğa anlatılmasındaki zarûrete benzer bir keyfiyetin eseridir ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisindeki bâzı husûsiyetleri kuluna onun istîdâd ve iktidârı nisbetinde vermesi demektir. İnsan, bu nefha ile birlikte Rabbinden aldığı emânetin bereket ve iktidârı ile Rabbini tanır, O’na kul olur. Esrâr-ı ilâhî ve azamet-i ilâhiyeye tâkati nisbetinde vâkıf olur. Bu vukûfiyetin merkezi ise, kalbdir. Burada kalb, fizikî bir varlık olarak değil, tahassüsün merkezi olan bir tecellî mekânı mânâsınadır.</p>
<p>Rûh-i sultânî’ye mâlik olmak, insanı üç esaslı vazîfeyle mükellef ve bu vazîfeleri îfâ husûsunda bir iktidâr ile mücehhez kılar:</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>1.</strong> Nefsini tanımak;</span> kendi zâtını ve hakîkatini bilmek,</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>2.</strong> Kendisinin mûcidini bilmek;</span> Rabbini tanımak (mârifetullâh),</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>3.</strong> Mûcidine karşı fakr u zarûretini bilmek;</span> hiçliğe vâsıl olmak.<span id="more-1178"></span></p>
<p>Nitekim eserde vârid olmuştur ki:</p>
<p>“Kim kendini tanırsa, Rabbini de tanır!” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)</p>
<p>Yaratılan ilk varlık, nûr-i Muhammedî olduğu gibi, rûhların yaratılışında da O’nun rûhu ilktir. Diğer rûhlar, O’nun rûh-i şerîfinin kadr u kıymetinin bilinmesi için bir mücevherin mazrûfu kabîlindendir. Bu sebeple Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e “Ebu’l-Ervâh: Rûhların Babası” denir.</p>
<p>Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:</p>
<p>Ashâb-ı kirâm hazarâtı Allâh Rasûlü’ne sordular:</p>
<p>“–Size peygamberlik ne zaman ihsân olundu?”</p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:</p>
<p> “–Âdem, rûh ile cesed</p>
<p>arasında iken…” (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurdular.</p>
<p>Bu itibarla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nübüvvette de ilktir. O’nun vücûd, rûh ve nübüvvet bakımından ilk olmasının hikmetini, ileride Hazret-i Âdem’e meleklerin secde ettirilmesi mevzuunda ele alacağız.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Rûhu iki mertebede mütâlaa edebiliriz:</span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>1. Rûh-i sultânî:</strong> “Emir” âlemindendir.</span> Bedenden ayrıdır. Bedenle berâber olması, onun üzerinde tasarrufta bulunması iledir. Bedenin çürüyüp yok olması, ona tesir etmez. Ancak bu sûretle bedenî arzular üzerindeki tasarrufu nihâyete erer.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;"><strong>2. Rûh-i hayvânî:</strong> “Halk” âlemindendir.</span> Bedenin tüm uzuvlarına yayılmıştır. Esas hükümranlığı kan üzerindedir. Merkezi dimağdır. Fiil ve hareketlerin başlangıç noktasıdır. Eğer hayvânî rûh olmasaydı, hiçbir eser vücûda gelmezdi.34</p>
<p>İşte insanın fiilleri, bu sultânî rûh ile hayvânî rûhun müşterek hasletleri içinde ortaya çıkar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/ruhun-nefhedilmesi-ufurulmesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Son Çâresi:HİCRET, Hicrete İzin Verilmesi ve Medîne&#8217;ye Hicret</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/peygamberlerin-son-caresihicret-hicrete-izin-verilmesi-ve-medineye-hicret.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/peygamberlerin-son-caresihicret-hicrete-izin-verilmesi-ve-medineye-hicret.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Aug 2008 23:42:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[çile]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Bekir]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[Hicret]]></category>
		<category><![CDATA[hicrete izin]]></category>
		<category><![CDATA[hicrete izin verilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kerim ışığında nebiler silsilesi]]></category>
		<category><![CDATA[medine]]></category>
		<category><![CDATA[mekke]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[müşrikler]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimizin hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Son çare]]></category>
		<category><![CDATA[son çare hicret]]></category>
		<category><![CDATA[yol arkadaşlığı]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=759</guid>
		<description><![CDATA[Pey­gam­ber­le­rin Son Çâ­re­si: HİC­RET (Nü­büv­ve­tin 13. Se­ne­si)Hic­re­te İzin Ve­ril­me­si ve Me­dî­ne’ye Hic­ret İkin­ci Aka­be Bey’ati’nden son­ra müş­rik­ler, müs­lü­man­la­rın sı­ğı­nıp ken­di­le­ri­ni ko­ru­ya­cak bir ye­re hic­ret ede­cek­le­ri­ni öğ­re­nin­ce, yap­tık­la­rı ezi­yet­le­ri büs­bü­tün ar­tır­dı­lar. Müs­lü­man­lar bu da­ya­nıl­maz iş­ken­ce­ler se­be­biy­le Mek­ke’de otu­ra­ma­ya­cak hâ­le gel­dik­le­ri için, hâl­le­ri­ni Pey­gam­ber Efen­di­miz’e arz et­ti­ler ve hic­ret için izin is­te­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Pey­gam­ber­le­rin Son Çâ­re­si: HİC­RET (Nü­büv­ve­tin 13. Se­ne­si)Hic­re­te İzin Ve­ril­me­si ve </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Me­dî­ne’ye Hic­ret</strong></p>
<p style="text-align: left;">İkin­ci Aka­be Bey’ati’nden son­ra müş­rik­ler, müs­lü­man­la­rın sı­ğı­nıp ken­di­le­ri­ni ko­ru­ya­cak bir ye­re hic­ret ede­cek­le­ri­ni öğ­re­nin­ce, yap­tık­la­rı ezi­yet­le­ri büs­bü­tün ar­tır­dı­lar. Müs­lü­man­lar bu da­ya­nıl­maz iş­ken­ce­ler se­be­biy­le Mek­ke’de otu­ra­ma­ya­cak hâ­le gel­dik­le­ri için, hâl­le­ri­ni Pey­gam­ber Efen­di­miz’e arz et­ti­ler ve hic­ret için izin is­te­di­ler.</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Al­lâh’ın iz­ni ile müs­lü­man­la­ra Me­dî­ne yol­la­rı­nı işâ­ret et­ti ve şöy­le bu­yur­du:</p>
<p>“Bun­dan böy­le si­zin hic­ret ede­ce­ği­niz şeh­rin, iki ka­ra taş­lık ara­sın­da hur­ma­lık bir yer ol­du­ğu ba­na gös­te­ril­di.” (Bu­hâ­rî, Ke­fâ­let, 4) <span id="more-759"></span></p>
<p>On­la­ra En­sâr ile, yâ­ni Me­dî­ne­li müs­lü­man kar­deş­le­riy­le ku­cak­laş­ma­la­rı­nı em­ret­ti ve:</p>
<p>“Al­lâh Te­âlâ si­zin için kar­deş­ler ve hu­zur bu­la­ca­ğı­nız bir di­yâr lut­fet­ti!” bu­yur­du.</p>
<p>Bun­dan son­ra müs­lü­man­lar, müş­rik­le­re his­set­tir­me­den ha­zır­lan­dı­lar, bir­bir­le­ri­ne yar­dım ede­rek giz­li­ce hic­ret et­me­ye baş­la­dı­lar.240</p>
<p>Çün­kü müs­lü­man­la­rın da­ha ev­vel hic­ret edip de hüsn-i ka­bûl gör­dük­le­ri Ha­be­şis­tan, ci­hân­şü­mûl bir dîn için mer­kez ola­bil­me şart­la­rı­nı hâ­iz de­ğil­di. Me­dî­ne ise, hem si­yâ­sî hem ti­câ­rî ba­kım­dan ve da­ha bir­çok yön­le­riy­le İs­lâm’a mer­kez ola­bi­le­cek va­sıf­ta bir şe­hir­di. Bu yüz­den top­ye­kûn hic­ret, o mü­bâ­rek bel­de­ye na­sîb ola­cak­tı.</p>
<p>Ni­te­kim Me­dî­ne, müs­lü­man­lar için bir ba­rı­nak ve sı­ğı­nak me­kâ­nı hâ­li­ne gel­di. Böy­le­ce Mek­ke­li müş­rik­le­rin de kork­tuk­la­rı baş­la­rı­na gel­miş ol­du. İs­lâm, Mek­ke dı­şı­na çık­mış ve Me­dî­ne’de bü­yük bir îti­bar ka­zan­mış­tı. Bu, müş­rik­le­rin, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i yur­dun­dan sö­küp at­mak için ra­hat­sız edip dur­ma­la­rı­nın ken­di­le­ri için ne ka­dar bü­yük bir za­rar ve ka­yıp ol­du­ğu­nu bir tür­lü an­la­ya­ma­ma­la­rın­dan kay­nak­la­nı­yor­du. Ha­kî­ka­ten bu, on­lar için bü­yük bir ka­yıp­tı. Fa­kat gö­re­mi­yor, du­ya­mı­yor, his­se­de­mi­yor, kav­ra­ya­mı­yor­lar­dı.</p>
<p>Al­lâh Te­âlâ, Ra­sû­lü’ne bu­yur­du:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَإِذًا لاَّ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيل</h2>
<p><em>“…On­lar da Sen’den son­ra yurt­la­rın­da pek az ka­la­bi­le­cek­ler­dir!”</em> (el-İs­râ, 76)</p>
<p>Za­val­lı müş­rik­ler, o an­ki güç­le­ri­ne ve ne­fis­le­ri­nin sul­ta­sı­na al­da­na­rak müs­lü­man­la­rı alay, is­tih­zâ, teh­dit, am­bar­go, şid­det ve iş­ken­ce ile yıl­dır­dık­la­rı­nı sa­nı­yor, böy­le­ce Mek­ke’de­ki nü­fûz­la­rı­nı mu­hâ­fa­za et­tik­le­ri­ne ina­nı­yor­lar­dı. Oy­sa pek ya­kın bir za­man­da ne­le­re şâ­hid ola­cak­lar­dı! Ken­di­le­ri­ni mut­lak ve mu­kad­der bir mağ­lû­bi­yet ve pe­ri­şan­lık bek­li­yor­du…</p>
<p>Çün­kü akın akın Me­dî­ne’ye gi­den müs­lü­man­lar, on­lar­dan kork­tuk­la­rı için de­ğil, İs­lâm’ın te­mel­le­ri­ni en muh­kem bir şe­kil­de in­şâ et­mek üze­re hic­ret et­tik­le­ri­nin şu­uru için­dey­di­ler.</p>
<h2 style="text-align: center;">*</h2>
<p>Hic­ret, hiç­bir za­man zil­let ve mes­ke­net içe­ri­sin­de çâ­re­siz­ce bir ka­çış ola­rak an­la­şıl­ma­ma­lı­dır. Me­dî­ne, Mu­hâ­cir­ler için bir hic­ret yur­du, di­ğer mü’min kar­deş­le­riy­le bir­le­şip to­par­la­na­rak, çı­kar­tıl­dık­la­rı top­rak­lar­da Al­lâh’ın dî­ni­ni hâ­kim kıl­mak için yer­leş­tik­le­ri bir ka­rar­gâh­tır.<br />
Mer­hum şâ­ir Ne­cip Fâ­zıl, bu ha­kî­ka­ti bir şi­irin­de şu şe­kil­de di­le ge­tir­mek­te­dir:<br />
Hic­ret, yurt dı­şın­da ara­nan des­tek</p>
<p>Dâ­vâ sâ­hi­bi­ne öz yur­du kös­tek</p>
<p>Mer­ke­zi dı­şar­dan sar­mak­tır mu­râd</p>
<p>Mer­ke­zin çev­re­den fet­hi­dir is­tek</p>
<p>Hic­ret, yurt dı­şın­da ara­nan des­tek…</p>
<p>Mu­hâ­cir­ler, bu­nun için mal-mülk, ak­ra­bâ, ne­le­ri var­sa Mek­ke’de bı­ra­kı­yor­lar­dı. Ki­mi giz­li, ki­mi açık­tan açı­ğa Me­dî­ne yol­la­rı­na ko­yu­lu­yor­du.</p>
<p>Haz­ret-i Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh- der ki:</p>
<p>“Mu­hâ­cir­ler­den hiç kim­se bil­mi­yo­rum ki, giz­li ola­rak hic­ret et­miş ol­ma­sın. Ömer bin Hat­tâb bun­dan müs­tes­nâ­dır. O hic­ret ede­ce­ği za­man kı­lı­cı­nı ku­şan­dı, ya­yı­nı om­zu­na as­tı, ok­la­rı­nı ve mız­ra­ğı­nı eli­ne al­dı ve Kâ­be’ye git­ti. Ku­reyş müş­rik­le­ri­nin ile­ri ge­len­le­ri, o sı­ra­da Kâ­be’nin ya­nın­da bu­lu­nu­yor­lar­dı. Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Kâ­be’yi ye­di de­fâ ta­vâf et­tik­ten son­ra on­la­rın ya­nı­na var­dı ve şim­di­den ge­le­cek­te­ki za­fer­le­rin ilk ham­le­si­ni gös­te­rir­ce­si­ne müş­rik­le­re hay­kır­dı:</p>
<p>«–İş­te ben de Me­dî­ne’ye gi­di­yo­rum! Ana­sı­nı ağ­lat­mak, ha­nı­mı­nı dul, ço­cuk­la­rı­nı ye­tim bı­rak­mak is­te­yen­ler ar­ka­ma düş­sün, şu vâ­di­nin ar­ka­sın­da kar­şı­ma çık­sın!»</p>
<p>An­cak hiç kim­se O’nun ar­dı­na dü­şüp tâ­kib ede­me­di.” (İbn-i Esîr, Üs­dü’l-Gâ­be, IV, 152-153)</p>
<p>Me­dî­ne­li­ler, Mek­ke’den ge­len kar­deş­le­ri­ni ku­cak­la­ya­rak kar­şı­lı­yor, on­la­ra cân u gö­nül­den yar­dım edi­yor­lar­dı. Bu yüz­den Mek­ke­li müs­lü­man­la­ra “Mu­hâ­cir”, Me­dî­ne­li müs­lü­man­la­ra ise, yar­dım eden­ler mâ­nâ­sı­na “En­sâr” de­nil­di.</p>
<p>Al­lâh Te­âlâ bu­yu­rur:</p>
<h2 style="text-align: right;">وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ</h2>
<p><em>“(İs­lâm dî­ni­ne gir­me hu­sû­sun­da) öne ge­çen ilk Mu­hâ­cir­ler ve En­sâr ile on­la­ra ih­sân ile tâ­bî olan­lar var ya, iş­te Al­lâh on­lar­dan râ­zı ol­muş­tur; on­lar da Al­lâh’tan râ­zı ol­muş­lar­dır. Al­lâh on­la­ra, için­de ebe­dî ka­la­cak­la­rı, ze­mi­nin­den ır­mak­lar akan cen­net­ler ha­zır­la­mış­tır. İş­te bu, bü­yük kur­tu­luş­tur.”</em> (et-Tev­be, 100)</p>
<h2 style="text-align: center;">*</h2>
<p>İs­lâm âlim­le­ri, müs­lü­man­la­rın hic­ret et­me­le­ri­ne izin ve­ril­me­sin­den, şu hü­küm­le­ri çı­kar­mış­lar­dır:</p>
<p>Hic­ret, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in dö­ne­min­de farz idi. Onun far­ziy­ye­ti kı­yâ­met gü­nü­ne ka­dar bâ­kî­dir. Mek­ke’nin fet­hi ile so­na eren hic­ret ise, sâ­de­ce Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- dev­ri­ne mah­sus­tur.</p>
<p>Bir müs­lü­ma­nın ezan, ce­ma­at, oruç, na­maz ve di­ğer İs­lâ­mî hü­küm­le­ri ye­ri­ne ge­ti­re­me­di­ği bir yer­de kal­ma­ya de­vâm et­me­si câ­iz de­ğil­dir. Ce­nâb-ı Hakk’ın şu âye­ti bu hu­sus­ta de­lil­dir:</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيرًا</h2>
<p>(97)</p>
<h2 style="text-align: right;">إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلا</h2>
<p>(98)</p>
<p><em>“Me­lek­ler, ken­di­le­ri­ne zul­me­den ki­şi­le­rin can­la­rı­nı al­dık­la­rın­da, on­la­ra, «Ne iş­te idi­niz?» der­ler. On­lar da: «Biz yer­yü­zün­de za­yıf kim­se­ler­dik.» der­ler. Me­lek­ler: «Al­lâh’ın ar­zı ge­niş de­ğil miy­di, siz de ora­da hic­ret et­sey­di­niz ya!» der­ler. İş­te bun­la­rın va­ra­cak­la­rı yer ce­hen­nem­dir. O ne kö­tü gi­diş ye­ri­dir. An­cak ger­çek­ten âciz ve za­yıf olan, çâ­re­siz ka­lan ve hic­ret et­me­ye yol bu­la­ma­yan er­kek­ler, ka­dın­lar ve ço­cuk­lar müs­tes­nâ.”</em> (en-Ni­sâ, 97-98)</p>
<p>Bu âyet­te, Me­dî­ne’ye hic­ret et­me­ye­rek müş­rik bir ce­mi­yet için­de ka­lan­la­rın, ken­di­le­ri­ne zul­met­tik­le­ri bil­di­ril­mek­te­dir. Bun­lar, ra­hat­la­rı­nı, alış­kan­lık­la­rı­nı, âi­le­le­ri­ni, mal-mülk ve men­fa­at­le­ri­ni din­le­ri­ne ter­cih edi­yor­lar­dı. Bu se­bep­ten “Biz yer­yü­zün­de za­yıf kim­se­ler­dik.” şek­lin­de ile­ri sür­dük­le­ri mâ­ze­ret­le­ri ka­bûl edil­me­miş­tir. Bu­nun­la bir­lik­te ha­kî­ka­ten hic­re­te güç ye­ti­re­me­yen yaş­lı, za­yıf er­kek, ka­dın ve ço­cuk­la­rın mâ­ze­ret­le­ri ka­bûl edil­miş­tir.</p>
<p>Hic­ret hâ­di­se­sin­den çı­ka­rı­lan bir baş­ka hü­küm ise, müs­lü­man­la­rın ül­ke­le­ri ve mem­le­ket­le­ri her ne ka­dar ay­rı ol­sa bi­le, di­ğer müs­lü­man­la­ra müm­kün ol­du­ğu müd­det­çe yar­dım et­me­le­ri­nin farz ol­ma­sı­dır. İs­lâm âlim­le­ri, müs­lü­man­la­rın yer­yü­zün­de her­han­gi bir yer­de zu­lüm gö­ren, esir olan ve­ya ezi­len mü’min kar­deş­le­ri­ne yar­dım et­me­ye muk­te­dir olup da yar­dım et­me­dik­le­ri tak­dir­de, bü­yük bir gü­nâ­ha gi­re­cek­le­ri hu­sû­sun­da ic­mâ et­miş­ler­dir.</p>
<p>Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, Hic­ret’e bü­yük ehem­mi­yet at­fet­miş, Mek­ke’nin fet­hi­ne ka­dar bü­tün müs­lü­man­la­rın Me­dî­ne’ye hic­ret et­me­si­ni is­te­miş­tir. Çün­kü Me­dî­ne dı­şın­da­ki yer­ler kü­für di­yâ­rı idi ve müs­lü­man­la­rın o di­yar­lar­da inanç­la­rı­nı öğ­re­nip ya­şa­ma­la­rı çok zor­du</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/peygamberlerin-son-caresihicret-hicrete-izin-verilmesi-ve-medineye-hicret.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teblîğin Ehemmiyeti ve Üslûbu</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/tebligin-ehemmiyeti-ve-uslubu.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/tebligin-ehemmiyeti-ve-uslubu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Aug 2008 20:07:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet-i kerime]]></category>
		<category><![CDATA[Cebrail]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ehemmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Hazreti]]></category>
		<category><![CDATA[ikra]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kerim ışığında nebiler silsilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Oku]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Tebli]]></category>
		<category><![CDATA[Teb­lî­ğin Ehem­mi­ye­ti]]></category>
		<category><![CDATA[Teb­lî­ğin Ehem­mi­ye­ti ve Üs­lû­bu]]></category>
		<category><![CDATA[Üs­lû­bu]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=561</guid>
		<description><![CDATA[Teb­lî­ğin Ehem­mi­ye­ti ve Üs­lû­bu Teb­lîğ, İs­lâm dî­ni­ni ve onun esas­la­rı­nı an­la­ta­rak, in­san­la­rın bu emir­ler is­ti­kâ­me­tin­de ya­şa­ma­la­rı­nı sağ­la­ma­ya ça­lış­mak­tır. En meş­hur tâ­bi­riy­le teb­lîğ “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-mün­ker: İyi ve gü­zel ola­nı em­ret­mek, kö­tü ve çir­kin olan şey­den me­net­mek” di­ye bi­lin­mek­te­dir. Al­lâh Te­âlâ, âyet-i ke­rî­me­ler­de teb­lî­ği bü­tün mü’min­le­re bir va­zî­fe ola­rak em­ret­mek­te­dir:   وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Teb­lî­ğin Ehem­mi­ye­ti ve Üs­lû­bu</strong></p>
<p>Teb­lîğ, İs­lâm dî­ni­ni ve onun esas­la­rı­nı an­la­ta­rak, in­san­la­rın bu emir­ler is­ti­kâ­me­tin­de ya­şa­ma­la­rı­nı sağ­la­ma­ya ça­lış­mak­tır. En meş­hur tâ­bi­riy­le teb­lîğ “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-mün­ker: İyi ve gü­zel ola­nı em­ret­mek, kö­tü ve çir­kin olan şey­den me­net­mek” di­ye bi­lin­mek­te­dir.</p>
<p>Al­lâh Te­âlâ, âyet-i ke­rî­me­ler­de teb­lî­ği bü­tün mü’min­le­re bir va­zî­fe ola­rak em­ret­mek­te­dir:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ</h2>
<p><em>“Siz­den hay­ra dâ­vet eden, iyi­li­ği em­re­dip kö­tü­lük­ten sa­kın­dı­ran bir top­lu­luk bu­lun­sun! İş­te on­lar ger­çek­ten fe­lâ­ha eren­ler­dir.”</em> (Âl-i İm­rân, 104)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ</h2>
<p><em>“Siz, in­san­lı­ğın (iyi­li­ği) için çı­ka­rıl­mış en ha­yır­lı bir üm­met­si­niz. İyi­li­ği em­re­der, kö­tü­lük­ten sa­kın­dı­rır­sı­nız…”</em> (Âl-i İm­rân, 110)<span id="more-561"></span></p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz de ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de teb­lî­ğin ehem­mi­ye­ti­ne dâ­ir şöy­le bu­yur­muş­lar­dır:</p>
<p>“Biz­den bir şey işi­tip, onu ay­nen baş­ka­la­rı­na ulaş­tı­ran kim­se­nin Al­lâh yü­zü­nü ak et­sin! Ken­di­si­ne bil­gi ulaş­tı­rı­lan ni­ce kim­se­ler var­dır ki, o bil­gi­yi biz­zat işi­ten­den da­ha iyi an­lar ve tat­bîk eder.” (Tir­mi­zî, İlim, 7)</p>
<p>“Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, Ce­nâb-ı Hakk’ın se­nin vâ­sı­tan­la bir tek ki­şi­yi hi­dâ­ye­te ka­vuş­tur­ma­sı, (en kıy­met­li dün­yâ nî­me­ti sa­yı­lan) kı­zıl de­ve­le­re sâ­hip ol­man­dan da­ha ha­yır­lı­dır.” (Bu­hâ­rî, As­hâ­bu’n-Ne­bî, 9)</p>
<p>“Hi­dâ­ye­te dâ­vet eden kim­se­ye, ken­di­si­ne tâ­bî olan­la­rın se­vâ­bı ka­dar se­vap ve­ri­lir. Bu on­la­rın se­vap­la­rın­dan da bir şey ek­silt­mez.” (Müs­lim, İlim, 16)</p>
<p>As­hâb­dan Enes -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, İs­lâm teb­lîğ­ci­le­ri­nin âhi­ret­te nâ­il ola­cak­la­rı yük­sek mer­te­be­le­ri an­la­tan bir ha­dîs-i şe­rî­fi şöy­le nak­le­der:</p>
<p>Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir­gün şöy­le bu­yur­du­lar:</p>
<p>“–Si­ze bir­ta­kım in­san­lar­dan ha­ber ve­re­yim mi? On­lar ne pey­gam­ber ne de şe­hîd­dir­ler. An­cak kı­yâ­met gü­nün­de pey­gam­ber­ler ve şe­hîd­ler, on­la­rın Al­lâh ka­tın­da­ki ma­kam­la­rı­na gıp­ta eder­ler.152 Nûr­dan min­ber­ler üze­ri­ne otur­muş­lar­dır ve her­kes on­la­rı ta­nır.”</p>
<p>As­hâb-ı ki­râm:</p>
<p>“–On­lar kim­ler­dir yâ Ra­sû­lal­lâh?” di­ye sor­du­lar.</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:</p>
<p>“–On­lar, kul­la­rı­nı Al­lâh’a, Al­lâh’ı da kul­la­rı­na sev­di­ren kim­se­ler­dir. Yer­yü­zün­de na­sî­hat ede­rek teb­lîğ­ci­ler ola­rak do­la­şır­lar.” bu­yur­du.</p>
<p>Ben:</p>
<p>“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Al­lâh’ı kul­la­rı­na sev­dir­me­yi an­la­dık. Pe­ki kul­la­rı­nı Al­lâh’a sev­dir­mek na­sıl olur?” di­ye sor­dum.</p>
<p>Bu­yur­du ki:</p>
<p>“–İn­san­la­ra Al­lâh’ın sev­di­ği şey­le­ri em­re­der­ler, sev­me­di­ği şey­ler­den de sa­kın­dı­rır­lar. İn­san­lar da bu­na ita­at edin­ce, Al­lâh -az­ze ve cel­le- on­la­rı se­ver.” (Ali el-Müt­ta­kî, III, 685-686; Bey­ha­kî, Şu­abu’l-Îman, I, 367)</p>
<p>Şâ­ir, Hak âşı­ğı olan bu tür teb­lîğ­ci­le­rin hâ­let-i rû­hi­ye­si­ni mıs­râ­la­rın­da şöy­le di­le ge­tir­mek­te­dir:</p>
<p><em>İs­te­rim sev­sin bü­tün halk-ı ci­hân câ­nâ­nı­mı,</em></p>
<p><em>Sev­me­yen kal­ma­sın âlem­de hiç sul­tâ­nı­mı.</em><br />
 </p>
<p>Diğer bir şâir de bu husustaki duygularını şöyle terennüm etmektedir:</p>
<p><em>Kâş­ki sev­di­ği­mi sev­se bü­tün halk-ı ci­hân,</em></p>
<p><em>Ge­ce-gün­düz sö­zü­müz kıs­sa-i câ­nân ol­sa…</em></p>
<p>Teb­lîğ va­zî­fe­si­ni hak­kıy­la îfâ eden kim­se­nin ka­zan­cı, dün­yâ­nın en kıy­met­li ha­zî­ne­le­rin­den da­ha üs­tün iken, bu va­zî­fe­nin ih­mâ­li bü­tün bir ce­mi­ye­ti he­lâ­ke sü­rük­le­ye­cek ka­dar va­him ne­tî­ce­ler do­ğu­rur.</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü’nün bu hu­sus­ta­ki îkâ­zı, son de­re­ce dik­ka­te şâ­yan­dır:</p>
<p>“Ba­na ha­yat bah­şe­den Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, siz ya iyi­li­ği em­re­der kö­tü­lük­ten neh­ye­der­si­niz ya da Al­lâh ken­di ka­tın­dan üze­ri­ni­ze bir azap gön­de­rir de o za­man duâ eder­si­niz, fa­kat du­ânız ka­bûl edil­mez.” (Tir­mi­zî, Fi­ten, 9)</p>
<p>Sa­hâ­be-i ki­râm­dan Eb­zâ el-Hu­zâî -ra­dı­yal­lâ­hu anh- an­la­tı­yor:</p>
<p>“Bir­gün Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- min­be­re çı­ka­rak bir ko­nuş­ma yap­tı. Müs­lü­man­lar­dan bâ­zı ce­ma­at­le­ri ha­yır­la an­dık­tan son­ra şun­la­rı söy­le­di:</p>
<p>“–Bâ­zı­la­rı­na ne olu­yor ki, kom­şu­la­rı­na me­se­le­le­ri an­lat­mı­yor, bil­me­dik­le­ri­ni öğ­ret­mi­yor, on­la­rı an­la­yış­lı hâ­le ge­tir­mi­yor­lar. On­la­ra mâ­rû­fu em­ret­mi­yor, on­la­rı mün­ker­den (dî­nin hoş gör­me­dik­le­rin­den) sa­kın­dır­mı­yor­lar?</p>
<p>Bir­ta­kım kim­se­le­re de ne olu­yor ki, bil­me­dik­le­ri­ni kom­şu­la­rın­dan so­rup öğ­ren­mi­yor, an­la­yış­lı ol­ma­ya ça­lış­mı­yor­lar?</p>
<p>Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, bil­gi sâ­hi­bi olan­lar ya kom­şu­la­rı­na öğ­re­tir, on­la­rı an­la­yış­lı hâ­le ge­ti­rir, mâ­rû­fu em­re­der, mün­ker­den sa­kın­dı­rır­lar; di­ğer ta­raf­tan bil­me­yen­ler de kom­şu­la­rın­dan so­rup öğ­re­nir, dî­nî me­se­le­le­ri id­râk et­me­ye ça­lı­şır­lar ya da on­la­rı (her iki gru­bu da) mut­la­kâ dün­yâ­da ce­zâ­lan­dı­rı­rım.”</p>
<p>Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu ko­nuş­ma­yı yap­tık­tan son­ra min­ber­den inip evi­ne git­ti. Bâ­zı­la­rı:</p>
<p>“–Öy­le sa­nı­yo­ruz ki (Ye­men­li) Eş’arî­le­ri kas­tet­ti, çün­kü on­lar fa­kîh kim­se­ler­dir, kom­şu­la­rı ise ka­ba, sert mi­zaç­lı, su baş­la­rın­da gö­çe­be ha­yâ­tı ya­şa­yan kim­se­ler­dir.” de­di­ler.</p>
<p>Eş’arî­ler du­rum­dan ha­ber­dâr olun­ca, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e gel­di­ler ve:</p>
<p>“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Sen bir kav­mi ha­yır­la, bi­zi ise şer­le yâd et­miş­sin. Bi­zim han­gi hâ­li­miz se­be­biy­le böy­le ol­du?” de­di­ler.</p>
<p>Âlem­le­rin Efen­di­si hiç­bir şey söy­le­me­di, sâ­de­ce ön­ce­ki söz­le­ri­ni tek­rar­la­dı. Eş’arî­ler kas­te­di­le­nin ken­di­le­ri olup ol­ma­dı­ğı­nı an­la­ya­ma­dı­lar. Tam ola­rak öğ­ren­mek için bu­nu Ne­biyy-i Ek­rem Efen­di­miz’e bir­kaç de­fâ da­ha sor­du­lar. Ra­sû­lul­lâh -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- ise her de­fâ­sın­da ay­nı söz­le­ri­ni tek­rar­lı­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne Eş’arî­ler:</p>
<p>“–Öy­ley­se bi­ze bir se­ne müh­let ver!” de­di­ler.</p>
<p>Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de kom­şu­la­rı­nı eği­tip on­la­ra dî­nî me­se­le­le­ri öğ­ret­me­le­ri için ken­di­le­ri­ne bir se­ne müd­det ta­nı­dı ve son­ra şu âyet­le­ri oku­du:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ</h2>
<p>(78)</p>
<h2 style="text-align: right;">كَانُواْ لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَن مُّنكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ</h2>
<p>(79)</p>
<p><em>“İs­râ­îlo­ğul­la­rı’ndan küf­re­den­ler, Dâ­vûd ve Mer­yem oğ­lu Îsâ di­liy­le lâ­net­len­miş­ler­dir. Bu, on­la­rın is­yân et­me­le­ri ve aşı­rı git­me­le­ri yü­zün­den­di. On­lar, iş­le­dik­le­ri kö­tü­lük­ten bir­bir­le­ri­ni vaz­ge­çir­me­ye ça­lış­maz­lar­dı. And ol­sun yap­tık­la­rı ne kö­tü­dür!” (</em>el-Mâ­ide, 78-79) (Hey­se­mî, I, 164; Ali el-Müt­ta­kî, III, 684/8457)</p>
<p>Var­lık Nû­ru -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Al­lâh’ın lut­fu sâ­ye­sin­de ulaş­tı­ğı kal­bî kı­vam ve ke­mâl ile, be­şe­ri­ye­ti hi­dâ­ye­te er­dir­me iş­ti­yâ­kı için­de dîn-i mü­bî­ni teb­lî­ğe de­vâm et­miş, ken­di­si­ne tev­dî edi­len bu ilâ­hî emâ­ne­ti îfâ şu­uru, O’nu zir­ve­le­rin zir­ve­si hâ­li­ne ge­tir­miş­tir. Va­zî­fe­si­ni ic­râ­ya mâ­nî ola­cak bü­tün dün­ye­vî tek­lif­le­ri te­red­düt­süz red­det­miş, Hakk’a kul­lu­ğu her şe­yin üze­rin­de te­lâk­kî et­miş­tir.</p>
<p>-Sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, İs­lâm’ı her­ke­sin id­râk se­vi­ye­si­ne gö­re, mu­hâ­ta­bı­nın an­la­ya­bi­le­ce­ği öl­çü­de îzâh eder, bir ki­şi­nin bi­le hi­dâ­ye­ti ken­di­si­ne tâ­ri­fi im­kân­sız bü­yük bir sü­rûr ve­rir­di. Ni­te­kim Hay­ber’in fet­hi gi­bi bü­yük bir hâ­di­se es­nâ­sın­da bi­le bir kö­le­ye İs­lâm’ı uzun uzun an­lat­mak­tan lez­zet duy­muş ve onun hi­dâ­ye­ti­ne ve­sî­le ol­muş­tu. (İbn-i Hi­şâm, III, 398)</p>
<p>Yi­ne on gün­lük me­şak­kat­li Tâ­if yol­cu­lu­ğun­da sâ­de­ce hris­ti­yan bir kö­le olan Ad­dâs’ın hi­dâ­ye­ti­ne ve­sî­le ol­muş­tu. Bu­nun üze­ri­ne Tâ­if’te ya­şa­dı­ğı bü­tün acı hâ­di­se­le­ri unu­tu­ver­miş­ti.</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bü­tün in­san­la­rın İs­lâm nû­ruy­la ay­dın­la­na­bil­me­si için bü­tün gü­cü­nü sarf edi­yor, teb­lîğ hu­sû­sun­da bık­mak usan­mak ve yo­rul­mak bil­mi­yor­du. O’nun teb­lîğ has­sâ­si­ye­ti­ni gös­te­ren bir hâ­di­se­yi sa­hâ­be­den Ebû Rifâa -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le an­la­tır:</p>
<p>“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- hut­be okur­ken ya­nı­na var­dım ve:</p>
<p>«–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Dî­ni­ni bil­me­yen bir ga­rip gel­di, so­rup öğ­ren­mek is­ti­yor.» de­dim.</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- dö­nüp ba­na bak­tı. Hut­be­yi ke­sip ya­nı­ma gel­di. He­men O’na otur­ma­sı için ayak­la­rı de­mir­den bir şey ge­tir­di­ler. Üze­ri­ne otur­du ve Al­lâh Te­âlâ’nın ken­di­si­ne öğ­ret­ti­ği bâ­zı şey­le­ri ba­na an­lat­tı. Son­ra tek­rar hut­be­si­ne dö­ne­rek ko­nuş­ma­sı­nı ta­mam­la­dı.” (Müs­lim, Cum’a, 60)</p>
<p>As­hâb-ı ki­râm da, ha­kî­kat­le­ri teb­lîğ ve gör­dük­le­ri yan­lış­la­rı dü­zelt­me hu­sû­sun­da çok ti­tiz­di­ler. On­lar ara­sın­da Al­lâh Ra­sû­lü’nün sün­ne­ti­ne ay­kı­rı ha­re­ket eden­le­ri îkaz et­me va­zî­fe­si be­lir­li şa­hıs­lar­la sı­nır­lı de­ğil­di. Her bi­ri ye­ri ve za­mâ­nı gel­dik­çe üze­ri­ne dü­şen va­zî­fe­yi ye­ri­ne ge­ti­rir, ne pa­ha­sı­na olur­sa ol­sun doğ­ru­yu ifâ­de­den çe­kin­mez, Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’in sün­ne­ti­ne mu­hâ­lif bir du­ru­ma ta­ham­mül ede­mez­ler­di. O’nun ha­dîs­le­ri­ne îti­râz eden­le­re, as­lâ on­lar­la ay­nı ça­tı al­tın­da ola­ma­ya­cak­la­rı­nı söy­ler­ler,153 ha­dîs-i şe­rîf kar­şı­sın­da ken­di gö­rü­şü­nü söy­le­yen­le­re, bun­dan böy­le bir da­ha ken­di­siy­le ay­nı di­yar­da otu­ra­ma­ya­cak­la­rı­nı ifâ­de ede­rek o ye­ri terk eder­ler­di.154</p>
<p>Süf­yân-ı Sev­rî -kud­di­se sir­ruh- teb­lî­ğin ehem­mi­ye­ti­ne dâ­ir şöy­le bu­yur­muş­tur:</p>
<p>“Ho­ra­san’a gi­dip teb­lîğ­de bu­lun­man; se­nin için Mek­ke’de mü­câ­vir ol­man­dan (ora­da ikâ­met et­men­den) da­ha ka­zanç­lı­dır.”</p>
<p>Teb­lîğ bu ka­dar mü­him olun­ca bu va­zî­fe­yi lâ­yı­kıy­la îfâ ede­cek şah­si­yet­le­rin ye­tiş­ti­ril­me­si de bu­na mu­vâ­zî ola­rak ehem­mi­yet ka­zan­mak­ta­dır. Şu hâ­di­se, gö­nül eh­li bir teb­lîğ­ci­nin kıy­me­ti­ni, açık bir şe­kil­de ifâ­de et­mek­te­dir:</p>
<p>Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- bir­gün dost­la­rıy­la bir­lik­te otu­ru­yor­du. On­la­ra (Al­lâh’tan) bâ­zı ta­lep ve te­men­nî­ler­de bu­lun­ma­la­rı­nı is­te­di. Ora­da­ki­ler­den bir kıs­mı:</p>
<p>“–İçin­de bu­lun­du­ğu­muz şu hâ­ne do­lu­su pa­ra­la­rım ol­sun da Al­lâh yo­lun­da in­fâk ede­yim!..” şek­lin­de ni­yet iz­hâr et­ti.</p>
<p>Bir kıs­mı:</p>
<p>“–İçin­de bu­lun­du­ğu­muz şu hâ­ne do­lu­su al­tın­la­rım ol­sun da Al­lâh için har­ca­ya­yım!..” de­di.</p>
<p>Bâ­zı­la­rı da:</p>
<p>“–İçin­de bu­lun­du­ğu­muz şu hâ­ne do­lu­su mü­cev­her­le­re sâ­hip ola­yım da on­la­rı Al­lâh yo­lun­da sarf ede­yim!..” di­ye te­men­nî et­ti.</p>
<p>An­cak Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:</p>
<p>“–Da­ha, da­ha faz­la­sı­nı is­te­yin!” de­yin­ce on­lar:</p>
<p>“–Al­lâh Te­âlâ’dan da­ha baş­ka ne is­te­ye­bi­li­riz ki?!” de­di­ler.</p>
<p>Bu­nun üze­ri­ne Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:</p>
<p>“–Ben, için­de bu­lun­du­ğu­muz şu hâ­ne­nin, Ebû Ubey­de bin Cer­râh, Mu­âz bin Ce­bel ve Hu­zey­fe­tü’l-Ye­mâ­nî gi­bi (müs­tes­nâ ve seç­kin, her yön­den kâ­mil) kim­se­ler ile do­lu ol­ma­sı­nı ve bun­la­rı Al­lâh’a itâ­at yo­lun­da, yâ­ni teb­lîğ ve ıs­lâh hiz­met­le­rin­de is­tih­dâm et­me­yi te­men­nî ede­rim…” de­di. (Bu­hâ­rî, Tâ­rî­hu’s-Sa­ğîr, I, 54)<br />
Şef­kat ve mer­ha­me­tin mut­lak men­baı olan Yü­ce Rab­bi­miz, kul­la­rı­nın Hak dî­ne çağ­rıl­ma­sın­da tâ­kib edil­me­si ge­re­ken en mü­es­sir üs­lû­bu şöy­le be­yan bu­yur­mak­ta­dır:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ</h2>
<p><em>“(Ey Ra­sû­lüm! İn­san­la­rı) Rab­bi­nin yo­lu­na hik­met ve gü­zel öğüt­le dâ­vet et ve (lü­zû­mu hâ­lin­de) on­lar­la en gü­zel bir üs­lûp­la mü­câ­de­le et…”</em> (en-Nahl, 125)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ</h2>
<p><em>“İç­le­rin­den zul­me­den­le­ri bir ya­na, ehl-i ki­tap­la an­cak, en gü­zel bir yol­la mü­câ­de­le edin ve de­yin ki: «Bi­ze in­di­ri­le­ne de, si­ze in­di­ri­le­ne de îmân et­tik. Bi­zim ilâ­hı­mız da, si­zin ilâ­hı­nız da bir­dir ve biz O’na tes­lîm ol­mu­şuz­dur.»” (</em>el-An­ke­bût, 46)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ</h2>
<p>(33)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ</h2>
<p>(34)</p>
<p><em>“Sâ­lih amel­ler iş­le­yip de: «Ben Al­lâh’a tes­lîm olan­lar­da­nım.» di­ye­rek in­san­la­rı Al­lâh’a ça­ğı­ran kim­se­den da­ha gü­zel söz­lü kim ola­bi­lir! İyi­lik ve kö­tü­lük mü­sâ­vî de­ğil­dir. Sen kö­tü­lü­ğü en gü­zel bir tarz­da ön­le­me­ye ça­lış.155 O za­man (gö­re­cek­sin ki) Se­n’in­le ara­sın­da düş­man­lık bu­lu­nan kim­se, san­ki can­dan ve sı­cak bir dost olu­ver­miş­tir.”</em> (Fus­si­let, 33-34)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللّهِ وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ</h2>
<p><em>“De ki: İş­te be­nim yo­lum bu­dur; ba­sî­ret üze­re Al­lâh’a dâ­vet edi­yo­rum. Ben ve ba­na uyan­lar (iş­te böy­le­yiz). Ben Al­lâh’ı tes­bîh ede­rim ve ben müş­rik­ler­den de­ği­lim.”</em> (Yû­suf, 108)</p>
<p>Tav­si­ye edi­len bu ilâ­hî üs­lû­bun tat­bî­ki ne­tî­ce­sin­de tâ­rih­te ni­ce di­ken­leş­miş rûh­lar gü­le dön­müş ve zin­dan gi­bi sî­ne­ler nû­ra gark ol­muş­tur.</p>
<p>Ce­nâb-ı Hak, Mû­sâ ve Hâ­rûn -aley­hi­mes­se­lâm-’ı Fi­ra­vun gi­bi ha­kî­ka­ten az­mış ve doğ­ru yol­dan sap­mış bir in­sa­na gön­de­rir­ken bi­le, yu­mu­şak bir üs­lûp kul­lan­ma­la­rı­nı tav­si­ye et­miş ve şöy­le bu­yur­muş­tur:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى</h2>
<p><em>“Ona yu­mu­şak söz söy­le­yin. Bel­ki o, na­sî­hat din­ler ve­ya Al­lâh’tan kor­kar.”</em> (Tâ­-hâ, 44)</p>
<p>Bu âyet-i ke­rî­me­de teb­lîğ me­to­du­nun iki esâ­sı gö­rül­mek­te­dir:</p>
<p>1. Ha­kî­ka­ti mu­hâ­ta­ba teb­lîğ eder­ken, onun enâ­ni­ye­ti­ni tah­rîk et­me­den yu­mu­şak bir üs­lûp kul­lan­mak:</p>
<p>Ni­te­kim Fi­ra­vun, Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’ın mû­ci­ze­le­ri kar­şı­sın­da pek çok de­fâ îmâ­na te­mâ­yül et­tiy­se de, Hâ­mân ve et­râ­fı ona mâ­nî ol­du­lar. Ken­di­si de gu­rû­ra ve kib­re ka­pı­la­rak îmân et­me­di.</p>
<p>Ce­nâb-ı Hak, Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a “kavl-i ley­yin, yâ­ni yu­mu­şak li­san” kul­lan­ma­sı­nı emir bu­yu­ra­rak biz­le­re bir teb­lîğ me­to­du tâ­lîm et­mek­te­dir. Bu­na gö­re ön­ce kalb­ler yu­mu­şa­tı­la­cak, on­dan son­ra teb­lîğ edi­le­cek­tir.156 Pey­gam­ber­ler ve Al­lâh dost­la­rı­nın ha­yâ­tın­da hiç­bir za­man mü­nâ­ka­şa­ya yer yok­tur. Hâl ile teb­lîğ, mü­him bir esas­tır.</p>
<p>Al­lâh Te­âlâ’nın teb­lîğ­le va­zî­fe­len­dir­di­ği pey­gam­ber­ler, gö­nül yap­ma­ya gel­dik­le­rin­den, in­san­la­ra hep gö­nül pen­ce­re­sin­den bak­mış­lar, et­raf­la­rı­na dâ­imâ mu­hab­bet ve şef­kat tev­zî ede­rek ni­ce­le­ri­nin hi­dâ­ye­ti­ne ve­sî­le ol­muş­lar­dır. Eğer on­lar, bu gü­zel ve fi­râ­set­li dav­ra­nış­la­rın ak­si­ne ha­re­ket et­se­ler­di, ne­tî­ce­de, ara­da uçu­rum bu­lu­nan in­san­lar­la ir­ti­bat ta­mâ­men ko­par ve ni­hâ­yet bu gi­bi kim­se­le­re Hakk’ı teb­lîğ et­me im­kâ­nı zâ­yî olur­du. Bu da, ilâ­hî mu­râ­da ters dü­şer­di. Zî­râ Ce­nâb-ı Hak, kul­la­rı­nın, içi­ne düş­tü­ğü ba­tak­lık­tan kur­tul­ma­la­rı­nı is­te­mek­te­dir. Bu­nun için Hak Te­âlâ, in­san­lık tâ­ri­hi bo­yun­ca, bin­ler­ce pey­gam­ber gön­der­miş ve en gü­zel bir üs­lûp­la gö­nül­le­ri tez­ki­ye et­me­le­ri­ni on­la­ra emir bu­yur­muş­tur. Yi­ne ay­nı gâ­ye­ye mâ­tuf ola­rak in­san­la­ra lut­fe­di­len eh­lul­lâh da, in­san­la­rın mâ­ne­vî ter­bi­ye­sin­de bu ne­be­vî üs­lû­bu de­vâm et­tir­miş­ler­dir.</p>
<p>Gü­zel ah­lâk­la kabil-i te­lif ol­ma­yan ka­ba, kı­rı­cı ve sert bir üs­lûb ile ya­pı­lan hiz­met­le­r­den ha­yır umu­la­maz. Bil­has­sa in­sa­nın rû­hu­na hi­tâb eden eği­tim, ir­şad ve teb­lîğ gi­bi hiz­met­ler­de, bu hu­sus çok da­ha ehem­mi­yet arz et­mek­te­dir. Ni­te­kim âyet-i ke­rî­me­de Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’e ve O’nun şah­sın­da bü­tün üm­me­te hi­tâ­ben:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ</h2>
<p><em>“(Ey Ha­bî­bim!) Al­lâh’tan (Sa­na ge­len) bir rah­met se­be­biy­le, on­la­ra yu­mu­şak dav­ran­dın! Şâ­yet ka­ba ve ka­tı yü­rek­li ol­say­dın, hiç şüp­he­siz on­lar, et­râ­fın­dan da­ğı­lıp gi­der­ler­di…”</em> buy­rul­muş­tur. (Âl-i İm­rân, 159)</p>
<p>2. Han­gi du­rum­da ol­duk­la­rı­na ba­kıl­mak­sı­zın, teb­lî­ğin bü­tün in­san­la­ra şü­mûl­len­di­ril­me­si:</p>
<p>Fi­ra­vun, îmân et­me­ye ya­naş­ma­yan bir zâ­lim ve bed­baht ol­du­ğu gi­bi ay­nı za­man­da Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’ı yok et­mek uğ­ru­na bin­ler­ce mâ­sum yav­ru­yu kat­let­miş bir câ­nî idi. Böy­le ol­du­ğu hâl­de ilâ­hî teb­lî­ğe mu­hâ­tab ol­du.</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de, Ebû Ce­hil’e de­fâ­lar­ca teb­lîğ­de bu­lun­muş­tur. Ebû Ce­hil ise, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in apa­çık nü­büv­ve­ti­ni vic­dâ­nen ka­bûl et­ti­ği hâl­de nef­sâ­ni­ye­ti­nin ga­le­be­si ve kib­ri se­be­biy­le bu­nu ik­râr ede­me­miş­tir. Lâ­kin Al­lâh Ra­sû­lü’nün bu üs­tün dav­ra­nı­şı, Ömer bin Hat­tâb, Ebû Süf­yân, Hind ve Vah­şî gi­bi baş­lan­gıç­ta İs­lâm düş­ma­nı olan ni­ce kim­se­le­rin hi­dâ­ye­ti­ne ve­sî­le ol­muş­tur.</p>
<p>İş­te bu ba­kış açı­sı, ge­rek İs­lâ­mî hiz­met­ler­de ve ge­rek­se bü­tün be­şe­rî mü­nâ­se­bet­ler­de mu­hâ­tap­la­rın fi­ilî du­rum­la­rı ka­dar, muh­te­mel hâl­le­ri­nin de dik­ka­te alın­ma­sın­dan do­ğan bir gü­zel­lik, yu­mu­şak­lık ve za­râ­fe­ti ger­çek­leş­tir­me im­kâ­nı sağ­lar. Ni­te­kim mu­ta­sav­vıf­la­rın dav­ra­nış­la­rın­da en ol­gun ve fe­yiz­li bir mü­es­sir ola­rak mü­şâ­he­de edi­len te­mel ba­kış açı­sı da bu­dur.</p>
<p>Var­lık Nû­ru’nun ib­ret­ler­le do­lu yir­mi üç se­ne­lik teb­lîğ ha­yâ­tı­nı ted­kîk et­ti­ği­miz­de, bir teb­lîğ­ci­nin yo­lu­nu ay­dın­la­tan şu hu­sus­la­rı mü­şâ­he­de ede­riz:</p>
<p><strong>1.</strong> Al­lâh Ra­sû­lü teb­lî­ğe en ya­kın­la­rın­dan baş­la­mış­tı. Zî­râ Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ</h2>
<p><em>“(Ön­ce) ya­kın ak­ra­bâ­la­rı­nı in­zâr et, (âhi­ret azâ­bıy­la uyar!)”</em> (eş-Şu­arâ, 214)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ</h2>
<p><em>“Ey îmân eden­ler! Ken­di­ni­zi ve âi­le­ni­zi (öy­le) bir ateş­ten ko­ru­yun ki onun ya­kı­tı, in­san­lar ve taş­lar­dır. Onun ba­şın­da gâ­yet ka­tı ve şid­det­li me­lek­ler var­dır, on­lar Al­lâh’a is­yân et­mez­ler ve em­re­dil­dik­le­ri her şe­yi ya­par­lar.”</em> (et-Tah­rîm, 6)</p>
<p><strong>2.</strong> Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- İs­lâm’a dâ­vet­te, ted­rî­cî­li­ğe ri­âyet et­miş, ba­sit­ten zo­ra doğ­ru ka­de­me­li ola­rak iler­le­yen bir yol tâ­kib et­miş­tir.</p>
<p>Al­lâh Te­âlâ’nın ilk em­ri</p>
<h2 style="text-align: right;">اقْرَأْ</h2>
<p><em>“Oku!”</em> (el-Alak, 1) âye­ti idi.</p>
<p>Son­ra Efen­di­miz’e ri­sâ­let va­zî­fe­si ve­ril­miş,</p>
<h2 style="text-align: right;">قُمْ فَأَنذِرْ</h2>
<p><em>“Kalk ve îkâz et!”</em> (el-Müd­des­sir, 2) buy­rul­muş, bun­dan son­ra ise:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ</h2>
<p><em>“(Ön­ce) ya­kın ak­ra­bâ­la­rı­nı in­zâr et, (âhi­ret azâ­bıy­la uyar!)”</em> (eş-Şu­arâ, 214) emr-i ilâ­hî­si gel­miş­tir.</p>
<p>Bu­nu mü­te­âkı­ben va­zî­fe­nin sı­nı­rı bü­tün şeh­ri ihâ­ta ede­cek şe­kil­de ge­niş­le­ti­le­rek şöy­le buy­rul­du:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ</h2>
<p><em>“Rab­bin, ken­di­le­ri­ne âyet­le­ri­mi­zi oku­yan bir pey­gam­be­ri mem­le­ket­le­rin mer­ke­zi­ne gön­der­me­dik­çe, o bel­de hal­kı­nı he­lâk edi­ci de­ğil­dir. Zâ­ten Biz an­cak hal­kı zâ­lim olan mem­le­ket­le­ri he­lâk et­mi­şiz­dir.”</em> (el-Ka­sas, 59)</p>
<p>Bir son­ra­ki mer­ha­le­de, çev­re vi­lâ­yet­le­ri de kap­sa­ya­cak şe­kil­de dâ­ve­tin sı­nır­la­rı ge­niş­le­di:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَهَـذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا</h2>
<p><em>“Bu Ki­tap (Kur’ân), ken­din­den ön­ce­ki Ki­tap­la­rı tas­dîk eden, şe­hir­le­rin ana­sı (olan Mek­ke) hal­kı­nı ve çev­re­sin­de­ki bü­tün in­san­lı­ğı uyar­man için in­dir­di­ği­miz mü­bâ­rek bir Ki­tap’tır…”</em> (el-En’âm, 92)</p>
<p>Ni­hâ­ye­tin­de teb­lîğ va­zî­fe­si­nin hu­dut­la­rı­nın bü­tün in­san­lı­ğı içi­ne ala­cak ka­dar ge­niş ol­du­ğu îlân edil­di:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ</h2>
<p><em>“(Ey Mu­ham­med!) Biz Sen’i an­cak âlem­le­re rah­met ola­rak gön­der­dik.”</em> (el-En­bi­yâ, 107)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ</h2>
<p><em>“Biz Sen’i bü­tün in­san­la­ra an­cak müj­de­le­yi­ci ve uya­rı­cı ola­rak gön­der­dik; fa­kat in­san­la­rın ço­ğu bu­nu bil­mez­ler.”</em> (Se­be’, 28)</p>
<p>Fahr-i Kâ­inât -aley­hi ek­me­lü’t-ta­hiy­yât- Efen­di­miz, mu­hâ­tap­la­rı hu­sû­sun­da ted­rî­cî­li­ğe ri­âyet et­ti­ği gi­bi teb­lîğ ede­ce­ği ah­kâ­mı an­la­tır­ken de ay­nı usû­le baş­vur­muş­tur. Na­maz ve oru­cun em­re­dil­me­si, iç­ki ve fâ­izin ya­sak­lan­ma­sı gi­bi pek çok hu­sus bu­na bi­rer mi­sâl teş­kil eder.</p>
<p>Var­lık Nû­ru, îman, ibâ­det ve ah­lâ­kıy­la mü­kem­mel bir se­vi­ye­ye ge­tir­di­ği as­hâ­bı­nı, ânî bir de­ği­şim­le de­ğil, his­se­dil­me­yen, ya­vaş ve ted­rî­cî bir ge­li­şim­le ul­vî bir se­vi­ye­ye çı­kar­mış­tır. Me­se­lâ Mu­âz bin Ce­bel’i Ye­men’e gön­de­rir­ken ona yap­tı­ğı tav­si­ye­ler bu­nu açık­ça gös­ter­mek­te­dir:</p>
<p>“Mu­hak­kak ki sen, hal­kı ehl-i ki­tâb olan bir mem­le­ke­te gi­di­yor­sun. On­la­rı, Al­lâh’tan baş­ka ilâh ol­ma­dı­ğı­na ve be­nim Al­lâh’ın Ra­sû­lü ol­du­ğu­ma şe­hâ­det et­me­ye dâ­vet et. Şâ­yet bu­na ita­at eder­ler­se, Al­lâh’ın ken­di­le­ri­ne bir gün­de beş va­kit na­ma­zı farz kıl­dı­ğı­nı bil­dir. Bu­nu ka­bûl edip ita­at eder­ler­se, zen­gin­le­rin­den alı­nıp fa­kir­le­ri­ne ve­ril­mek üze­re, ken­di­le­ri­ne ze­kâ­tın farz kı­lın­dı­ğı­nı ha­ber ver. Bu­na da ita­at et­tik­le­ri tak­dir­de, mal­la­rı­nın en kıy­met­li­le­ri­ni al­ma­ya kalk­ma! Maz­lû­mun bed­du­âsı­nı al­mak­tan sa­kın, çün­kü onun bed­du­âsı ile Al­lâh ara­sın­da per­de yok­tur.” (Bu­hâ­rî, Ze­kât 41, 63; Müs­lim, Îman 29-31)</p>
<p><strong>3.</strong> Al­lâh Ra­sû­lü -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- Efen­di­miz, teb­lîğ ve tâ­lîm için mu­hâ­ta­bı­nın za­man, me­kân ve hâ­let-i rû­hi­ye açı­sın­dan en mü­sâ­it ânı­nı kol­lar­dı.</p>
<p>Sa­hâ­be­den İbn-i Mes’ûd -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, in­san­la­ra per­şem­be gün­le­ri va­az eder­di.</p>
<p>Bir kim­se ona:</p>
<p>“–Ey Ebû Ab­dur­rah­mân! Keş­ke bi­ze her gün va­az et­sen!” de­di.</p>
<p>İbn-i Mes’ûd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ona şun­la­rı söy­le­di:</p>
<p>“–Si­zi usan­dır­ma­mak için her gün va­az et­mi­yo­rum. Ni­te­kim Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de bı­kıp usan­ma­ya­lım di­ye, din­le­me­ye is­tek­li ol­du­ğu­muz gün­le­ri kol­lar­dı.” (Bu­hâ­rî, İlim, 11, 12)</p>
<p>Mek­ke Fet­hi es­nâ­sın­da Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, müs­lü­man ol­ma­yı ka­bûl eden Ebû Süf­yân’ı ge­tir­di ve Al­lâh Ra­sû­lü’ne şöy­le de­di:</p>
<p>“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ebû Süf­yân il­ti­fâ­tı se­ven bir kim­se­dir. (Onun şe­ref­le­ne­ce­ği) bir şey yap­sa­nız!”</p>
<p>Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:</p>
<p>“–Doğ­ru söy­le­din! (Şeh­re gi­rer­ken îlan edin:) Kim Ebû Süf­yân’ın evi­ne gi­rer­se em­ni­yet­te­dir, kim ka­pı­sı­nı ka­par (evin­den dı­şa­rı çık­maz­sa) em­ni­yet­te­dir.” bu­yur­du. (Ebû Dâ­vud, Ha­râc, 24-25/3021)</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, za­man za­man ken­di­si­ne so­ru so­ran kim­se­le­re, bu ki­şi­le­rin du­rum­la­rı­na gö­re ce­vap ver­miş, şah­sa mün­ha­sır me­tod­lar tâ­kib et­miş­tir.</p>
<p>“Amel­le­rin en fa­zî­let­li­si han­gi­si­dir?” di­ye so­ran muh­te­lif kim­se­le­re du­rum­la­rı­na gö­re şu fark­lı ce­vap­la­rı ver­miş­tir:</p>
<p>“Amel­le­rin en fa­zî­let­li­si, Al­lâh’a îman, Al­lâh yo­lun­da ci­hâd ve hacc-ı meb­rûr­dur!” (Bu­hâ­rî, Hacc, 4)</p>
<p>“Vak­tin­de kı­lı­nan na­maz­dır!” (Bu­hâ­rî, Me­vâ­kît, 5)<br />
“Zik­rul­lâh­tır!” (Mu­vat­ta’, Kur’ân, 24)</p>
<p>“Al­lâh için sev­mek­tir!” (Ebû Dâ­vud, Sün­net, 2)</p>
<p>“Hic­ret­tir!” (Ne­sâî, Bey’at, 14)</p>
<p>“An­ne ve ba­ba­ya hiz­met­tir!” (İbn-i Esîr, Üs­dü’l-Gâ­be, IV, 330)</p>
<p><strong>4.</strong> Pey­gam­ber Efen­di­miz, her hu­sus­ta ko­lay­laş­tır­ma­yı ve müj­de­le­me­yi ha­yâ­tı­nın esâ­sı ka­bûl et­miş, teb­lîğ es­nâ­sın­da da bu­na âzâ­mî de­re­ce­de ri­âyet et­miş­tir.</p>
<p>Ha­dîs-i şe­rîf­te şöy­le buy­ru­lur:</p>
<p>“Ko­lay­laş­tı­rı­nız, zor­laş­tır­ma­yı­nız. Müj­de­le­yi­niz, nef­ret et­tir­me­yi­niz.” (Bu­hâ­rî, İlim 11, Edeb 80)</p>
<p>Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak da:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ</h2>
<p><em> “…Al­lâh si­ze ko­lay­lık di­ler, güç­lük is­te­mez…”</em> (el-Ba­ka­ra, 185)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ</h2>
<p><em> “…Rah­me­tim her şe­yi kap­la­mış ve ku­şat­mış­tır…”</em> (el-A’râf, 156) bu­yur­mak­ta­dır.</p>
<p>Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu âye­ti tef­sîr sa­de­din­de şöy­le bu­yur­muş­tur:</p>
<p>“Al­lâh Te­âlâ var­lık­la­rı ya­rat­tı­ğı za­man, ken­di ka­tın­da Arş’ın üs­tün­de bu­lu­nan ki­tâ­bı­na: «Rah­me­tim ger­çek­ten ga­za­bı­ma gâ­lip­tir!» di­ye yaz­mış­tır.” (Bu­hâ­rî, Tev­hîd, 15, 22, 28, 55; Müs­lim, Tev­be, 14-16)</p>
<p>As­hâb­dan Ebû Hü­rey­re -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le bir hâ­di­se nak­le­der:</p>
<p>Be­de­vî­nin bi­ri, Mes­cid-i Ne­be­vî’de kü­çük ab­des­ti­ni boz­muş­tu. Sa­hâ­bî­ler he­men onu azar­la­ma­ya baş­la­dı­lar. Bu­nun üze­ri­ne Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:</p>
<p>“–Ada­mı ken­di hâ­li­ne bı­ra­kın. Ab­dest boz­du­ğu ye­re bir ko­va su dö­kün. Siz ko­lay­lık gös­ter­mek için gön­de­ril­di­niz, zor­luk çı­kar­mak için de­ğil.” bu­yur­du. (Bu­hâ­rî, Vu­dû’ 58, Edeb 80)</p>
<p><strong>5.</strong> Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- teb­lî­ği es­nâ­sın­da in­san­la­rı ilâ­hî azâb ile uyar­mış, on­la­rı âhi­re­te ha­zır­lan­ma­ya teş­vîk et­miş­tir.</p>
<p>Âlem­le­rin Efen­di­si, dâ­ve­te ilk baş­la­dı­ğın­da, Hâ­şi­mo­ğul­la­rı’na şöy­le hi­tâb et­miş­ti:</p>
<p>“Ben si­zi «Lâ ilâ­he il­lâl­lâ­hu vah­de­hû lâ şe­rî­ke leh: Al­lâh’tan baş­ka hiç­bir ilâh yok­tur! O bir­dir! O’nun, or­ta­ğı yok­tur!» di­ye­rek şe­hâ­det ge­tir­me­ye dâ­vet edi­yo­rum. Ben de, O’nun ku­lu ve Ra­sû­lü’yüm. Bu­nu böy­le­ce ka­bûl ve ik­râr et­ti­ği­niz tak­dir­de, si­zin Cen­net’e gi­re­ce­ği­ni­ze ke­fîl olu­rum.</p>
<p>Siz, kı­yâ­met gü­nü iyi amel­le­ri­niz­le gel­mez de dün­yâ­yı bo­yun­la­rı­nı­za yük­len­miş ol­du­ğu­nuz hâl­de ge­lir­se­niz, ben siz­den yüz çe­vi­ri­rim! O za­man siz ba­na: «Yâ Mu­ham­med!» der­si­niz. Ben ise şöy­le de­rim.”</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, “Şöy­le de­rim.” bu­yu­rur­ken, yü­zü­nü on­lar­dan baş­ka ta­ra­fa çe­vir­di ve bu ha­re­ke­ti iki de­fâ tek­rar­la­dı. (İbn-i İs­hâk, s. 128; Ya’kû­bî, II, 27)</p>
<p><strong>6.</strong> Pey­gam­ber Efen­di­miz teb­lîğ et­ti­ği hu­sus­la­rı, sâ­de­ce söz­le­riy­le de­ğil biz­zat ken­di ha­yâ­tın­da tat­bîk et­mek sû­re­tiy­le, hâ­liy­le de in­san­la­ra arz edi­yor­du.</p>
<p>İs­lâm’ın ya­şa­na­rak teb­lîğ edil­me­si, ir­şâ­dın en gü­zel şek­li­dir. As­hâb-ı ki­râm, dün­yâ­nın en üc­râ kö­şe­le­ri­ne ka­dar îman sa­dâ­sı­nı du­yur­mak ve in­san­la­rı hi­dâ­ye­te ka­vuş­tur­mak için ken­di­le­ri­ni İs­lâm’a ada­mış­lar­dır. Bu­gün ay­nı vecd ve he­ye­can­la İs­lâm’ın gü­zel­lik­le­ri­ni dün­yâ­ya ser­gi­le­mek, en gü­zel bir teb­lîğ me­to­du­dur.</p>
<p>İs­lâm’ı ya­şa­ya­rak ve an­la­ta­rak teb­lîğ et­mek, im­kân nis­be­tin­de her mü’mi­nin üze­ri­ne ilâ­hî bir va­zî­fe­dir. Gü­nü­müz­de im­kân­la­rın ge­niş­le­me­si ve ile­ti­şim vâ­sı­ta­la­rı­nın ço­ğal­ma­sı se­be­biy­le, bu va­zî­fe­nin mes’ûli­ye­ti de iyi­ce ağır­laş­mış­tır. Dün­yâ­nın üc­râ bir kö­şe­sin­de ya­şa­yıp da İs­lâm’dan ha­be­ri ol­ma­yan­lar bir ta­ra­fa, ya­kı­nı­mız­da bu­lun­du­ğu hâl­de, îkaz ve ir­şâ­dın­da ih­mâl­kâr dav­ran­dı­ğı­mız pek çok kim­se, âhi­ret­te ya­ka­mı­za ya­pı­şa­cak ve he­sap so­ra­cak­tır.</p>
<p>Bu hu­sus­ta Ebû Hü­rey­re -ra­dı­yal­lâ­hu anh- bu­yu­ru­yor ki:</p>
<p>“Şu­nu du­yar­dık:</p>
<p>Kı­yâ­met gü­nün­de bir adam, ta­nı­ma­dı­ğı bir ada­mın ya­ka­sı­na ya­pı­şa­rak dâ­vâ­cı ola­cak. Adam:</p>
<p>«–Ben­den ne is­ti­yor­sun? Bir­bi­ri­mi­zi ta­nı­mı­yo­ruz ki!» di­ye­cek.</p>
<p>Di­ğe­ri ise:</p>
<p>«–Dün­yâ­da be­ni ha­tâ ve kö­tü iş­ler üze­rin­de gö­rür de alı­koy­maz, îkâz et­mez­din.» ce­vâ­bı­nı ve­re­cek.” (Ru­dâ­nî, Cem’u’l-Fe­vâ­id, V, 384)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/tebligin-ehemmiyeti-ve-uslubu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nübüvvetin Dördüncü Senesi &#8211; Emrolunduğun Şeyi Açıkla : En Yakınlarını İzâr Et</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/nubuvvetin-dorduncu-senesi-emrolundugun-seyi-acikla-en-yakinlarini-izar-et.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/nubuvvetin-dorduncu-senesi-emrolundugun-seyi-acikla-en-yakinlarini-izar-et.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Aug 2008 13:43:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[açıkla]]></category>
		<category><![CDATA[açıktan]]></category>
		<category><![CDATA[açıktan tebliğ]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayet-i kerime]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[emrolunduğun]]></category>
		<category><![CDATA[emrolunduğun şeyi açıkla]]></category>
		<category><![CDATA[en]]></category>
		<category><![CDATA[en yakınlarını inzar et]]></category>
		<category><![CDATA[et]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[gizlilik]]></category>
		<category><![CDATA[hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[inzar]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[kuran]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kerim ışığında nebiler silsilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[NÜ­BÜV­VE­TİN DÖR­DÜN­CÜ SE­NE­Sİ em­ro­lun­du­ğun Şe­y]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz]]></category>
		<category><![CDATA[sene]]></category>
		<category><![CDATA[şeyi]]></category>
		<category><![CDATA[tebliğ]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlarını]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=555</guid>
		<description><![CDATA[NÜ­BÜV­VE­TİN DÖR­DÜN­CÜ SE­NE­Sİ em­ro­lun­du­ğun Şe­yi Açık­la:En Ya­kın­la­rı­nı İn­zâr Et Üç yıl sü­ren giz­li­lik dev­rin­den son­ra, yâ­ni pey­gam­ber­li­ğin dör­dün­cü yı­lın­da Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yur­du:   فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ (94) إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ (95) “(Ey Ra­sû­lüm! Ar­tık) Sa­na em­ro­lu­na­nı açık­la! Müş­rik­ler­den yüz çe­vir. Alay eden­le­re kar­şı Biz Sa­na ye­te­riz!” (el-Hicr, 94-95) Bu âyet-i ke­rî­me­ler­le, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>NÜ­BÜV­VE­TİN DÖR­DÜN­CÜ SE­NE­Sİ em­ro­lun­du­ğun Şe­yi Açık­la:En Ya­kın­la­rı­nı İn­zâr Et</strong></p>
<p>Üç yıl sü­ren giz­li­lik dev­rin­den son­ra, yâ­ni pey­gam­ber­li­ğin dör­dün­cü yı­lın­da Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yur­du:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ</h2>
<p>(94)</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ</h2>
<p>(95)</p>
<p><em>“(Ey Ra­sû­lüm! Ar­tık) Sa­na em­ro­lu­na­nı açık­la! Müş­rik­ler­den yüz çe­vir.</em></p>
<p><em>Alay eden­le­re kar­şı Biz Sa­na ye­te­riz!”</em> (el-Hicr, 94-95)<span id="more-555"></span></p>
<p>Bu âyet-i ke­rî­me­ler­le, teb­lî­ğin ar­tık açık­tan ya­pıl­ma­sı em­re­dil­miş olu­yor­du.</p>
<p>Bir baş­ka âyet-i ke­rî­me­de de bu hu­sus da­ha açık, hat­tâ îkaz mâ­hi­ye­tin­de şöy­le ifâ­de buy­rul­muş­tur:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ</h2>
<p><em>“Ey Ra­sûl! Sa­na in­di­ri­le­ni teb­lîğ et! Eğer bu­nu yap­maz­san, O’nun el­çi­li­ği­ni yap­ma­mış olur­sun! Al­lâh Sen’i in­san­lar­dan ko­ru­ya­cak­tır. Şüp­he­siz ki Al­lâh, kâ­fir­ler top­lu­lu­ğu­nu hi­dâ­ye­te er­dir­mez.”</em> (el-Mâ­ide, 67)</p>
<p>Ar­tık Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ce­nâb-ı Hakk’ın bu­yur­du­ğu vec­hi­le:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ</h2>
<p><em>“De ki: Ey in­san­lar! Mu­hak­kak ben, Al­lâh’ın he­pi­ni­ze gön­der­di­ği Ra­sû­lü’yüm. Al­lâh ki, bü­tün gök­le­rin ve ye­rin sâ­hi­bi­dir. O’ndan baş­ka ilâh yok­tur. O hem di­ril­tir, hem öl­dü­rür! Öy­le ise Al­lâh’a ve (O’nun) üm­mî olan Ra­sû­lü’ne -ki O, Al­lâh’a ve O’nun söz­le­ri­ne ina­nır- îmân edin ve O’na tâ­bî olun ki, doğ­ru yo­lu bu­la­sı­nız!”</em> (el-A’râf, 158) di­ye­rek in­san­la­rı açık­tan İs­lâm’a dâ­vet et­me­ye baş­la­ya­cak­tı.</p>
<p>Lâ­kin bu­na ne­re­den ve na­sıl baş­la­ya­ca­ğı­nı dü­şün­mek­tey­di ki, o es­nâ­da bir baş­ka va­hiy gel­di:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ</h2>
<p>(214)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ</h2>
<p>(215)</p>
<h2 style="text-align: right;">فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ</h2>
<p>(216)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ</h2>
<p>(217)</p>
<h2 style="text-align: right;">الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ</h2>
<p>(218)</p>
<p><em>“Ön­ce en ya­kın ak­ra­bâ­nı in­zâr et! (Âhi­ret azâ­bıy­la uyar.) Sa­na tâ­bî olan mü’min­le­re (mer­ha­met) ka­na­dı­nı in­dir! Şâ­yet Sa­na kar­şı ge­lir­ler­se: «Mu­hak­kak ki ben, si­zin yap­tık­la­rı­nız­dan be­rî­yim!» de! Sen, O mut­lak gâ­lip ve son­suz mer­ha­met sâ­hi­bi­ne te­vek­kül et! O ki, kalk­tı­ğın za­man Sen’i gö­rü­yor!”</em> (eş-Şu­arâ, 214-218)</p>
<p>Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, açık dâ­ve­te baş­la­dı­ğın­da emr-i ilâ­hî mû­ci­bin­ce ilk ön­ce ya­kın ak­ra­bâ­la­rı­nı dâ­vet et­ti. On­la­ra ik­ram­da bu­lun­du. Son­ra şöy­le hi­tâb et­ti:</p>
<p>“–Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Ben hu­sû­sî ola­rak si­ze, umû­mî ola­rak da bü­tün in­san­la­ra pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­dim. Siz ben­den bâ­zı mû­ci­ze­ler de gör­dü­nüz. Han­gi­niz be­nim kar­de­şim ve ar­ka­da­şım ol­mak üze­re ba­na bey’at eder?”</p>
<p>Bu söz­le­re kim­se ehem­mi­yet ver­me­di. Her­kes sus­tu. O sı­ra­lar he­nüz bir ço­cuk olan, an­cak îman kâ­fi­le­si­nin ilk­le­rin­den ol­ma şe­re­fi­ne er­miş bu­lu­nan Haz­ret-i Ali aya­ğa kalk­tı ve:</p>
<p>“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Sa­na ben yar­dım­cı olu­rum!” de­di.</p>
<p>Ora­da­ki­le­rin kü­çüm­se­yen ve hat­tâ ala­ya alan ba­kış­la­rı ara­sın­da, Al­lâh Ra­sû­lü’nün ci­hâ­nı ay­dın­la­tan mü­te­bes­sim na­zar­la­rı Haz­ret-i Ali’ye yö­nel­di ve âşık­la­rı­nın bir de­fâ ol­sun öpe­bil­me­ye has­ret ol­du­ğu mü­bâ­rek el­le­riy­le onun ba­şı­nı ok­şa­dı.146</p>
<p>Ak­ra­bâ­la­rı ilk an­da ka­bû­le ya­naş­ma­sa­lar da Al­lâh Ra­sû­lü’nün az­mi kı­rıl­ma­dı. Çün­kü O’na Al­lâh Te­âlâ bu­yu­ru­yor­du ki:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">يس</h2>
<p>(1)</p>
<h2 style="text-align: right;">وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ</h2>
<p>(2)</p>
<h2 style="text-align: right;">إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ</h2>
<p>(3)</p>
<h2 style="text-align: right;">عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ</h2>
<p>(4)</p>
<p><em>“Yâ-sîn. Hik­met do­lu Kur’ân hak­kı için, şüp­he­siz ki Sen, pey­gam­ber­ler­den­sin! Dos­doğ­ru yol üze­rin­de­sin!”</em> (Yâ-sîn, 1-4)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا</h2>
<p><em>“…Se­ni in­san­la­ra pey­gam­ber ola­rak gön­der­dik. Şâ­hit ola­rak da Al­lâh ye­ter!”</em> (en-Ni­sâ, 79)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ</h2>
<p><em>“Biz Sen’i bü­tün in­san­la­ra, an­cak müj­de­le­yi­ci ve in­zâr edi­ci ola­rak gön­der­dik; fa­kat in­san­la­rın ço­ğu bu­nu bil­mez­ler.”</em> (Se­be’, 28)</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ</h2>
<p><em>“De ki: «Ey in­san­lar! Mu­hak­kak ki ben, gök­le­rin ve ye­rin sâ­hi­bi olan Al­lâh’ın, he­pi­niz için gön­der­di­ği pey­gam­be­ri­yim!..”</em> (el-A’râf, 158)</p>
<p>Âyet-i ke­rî­me­ler­de de be­yân edil­di­ği gi­bi, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, di­ğer pey­gam­ber­ler­den fark­lı ola­rak bü­tün in­san­lı­ğa gön­de­ril­miş bu­lu­nu­yor­du. Bu­nu bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de ken­di­le­ri şöy­le ifâ­de bu­yu­rur­lar:</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">“Ba­na, ben­den ön­ce­ki pey­gam­ber­ler­den kim­se­ye ve­ril­me­miş olan beş hu­sû­si­yet ve­ril­di:</span></p>
<p><strong>1.</strong> Bir ay­lık me­sâ­fe­den düş­ma­nın kal­bi­ne kor­ku sal­mak­la yar­dım olun­dum.</p>
<p><strong>2.</strong> Ba­na yer­yü­zü mes­cid ve te­miz kı­lın­dı. Bi­nâ­ena­leyh üm­me­tim­den her­han­gi bir mü’min, na­maz vak­ti ge­lin­ce, he­men ol­du­ğu yer­de na­ma­zı­nı kıl­sın!</p>
<p><strong>3.</strong> Ben­den ön­ce hiç­bir pey­gam­be­re he­lâl kı­lın­ma­yan ga­nî­met, ba­na he­lâl kı­lın­dı.</p>
<p><strong>4.</strong> Şe­fa­at iz­ni ve­ril­di.</p>
<p><strong>5.</strong> Ben­den ön­ce­ki pey­gam­ber­ler, sâ­de­ce mil­let­le­ri­ne gön­de­ri­lir­ler­di. Ben ise, bü­tün in­san­lı­ğa pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­dim.” (Bu­hâ­rî, Te­yem­müm, 1)147</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, açık ola­rak yap­tı­ğı ilk dâ­vet­te, o sı­ra­da bir ço­cuk olan Haz­ret-i Ali’nin dı­şın­da ak­ra­bâ­la­rın­dan hüsn-i ka­bûl gör­me­di.</p>
<p>Bir müd­det son­ra ak­ra­bâ­la­rı­nı evi­ne tek­rar dâ­vet et­ti. İz­zet ü ik­ram­dan son­ra on­la­ra şöy­le bu­yur­du:</p>
<p>“…Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Val­lâ­hi Arap­lar için­de dün­yâ ve âhi­re­ti­niz için, be­nim si­ze ge­tir­di­ğim şey­den da­ha ha­yır­lı­sı­nı kav­mi­ne ge­tir­miş bir yi­ğit bil­mi­yo­rum.</p>
<p>Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Ben hu­sû­sî ola­rak si­ze, umû­mî ola­rak da bü­tün in­san­la­ra pey­gam­ber gön­de­ril­dim. Siz bu hu­sus­ta da­ha ön­ce gör­me­di­ği­niz mû­ci­ze­ler­den bâ­zı­sı­nı da gör­müş bu­lu­nu­yor­su­nuz. Bu va­zî­fem­de ba­na yar­dım­cı ve kar­deş ol­ma­yı, böy­le­ce cen­ne­ti ka­zan­ma­yı han­gi­niz ka­bûl eder? Han­gi­niz bu yol­da kar­de­şim ve ar­ka­da­şım ol­mak üze­re ba­na bey’at eder?”</p>
<p>Ser­ver-i Âlem Efen­di­miz’in bu dâ­ve­ti­ne de ak­ra­bâ­la­rın­dan kim­se icâ­bet et­me­di­ği gi­bi üs­te­lik gü­lü­şe­rek alay et­ti­ler. Bir müd­det son­ra da da­ğı­lıp git­ti­ler. (Ah­med, I, 159; İbn-i Sa’d, I, 187; Hey­se­mî, VI­II, 302; İbn-i Esîr, el-Kâ­mil, II, 63; Be­lâ­zu­rî, I, 119; Ha­le­bî, I, 283)</p>
<p>İn­sa­nın için­de bu­lun­du­ğu ak­ra­bâ çev­re­si, onun an­lat­tık­la­rı­nı uzak­ta­ki­le­re na­za­ran da­ha ça­buk ka­bûl eder­ler. Bir de dâ­ve­ti ka­bûl eden­le­rin ak­ra­bâ­la­rı he­sâ­ba ka­tıl­dı­ğın­da, İs­lâm’ın ce­mi­ye­te bu yol­la da­ha kı­sa bir za­man­da ula­şa­bi­le­ce­ği âşi­kâr­dır. Şâ­yet dâ­vet­çi­nin ak­ra­bâ­la­rı ken­di­si­ne ina­nıp onu des­tek­le­mez­ler­se di­ğer mu­hâ­tap­la­rın îman ve îti­mâd et­me­si da­ha zor olur. Bu se­bep­le Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, emr-i ilâ­hî­ye de it­ti­bâ ede­rek teb­lîğ fa­âli­ye­ti­ne ya­kın ak­ra­bâ­la­rın­dan baş­la­mış­tır.</p>
<p>Di­ğer ta­raf­tan, pey­gam­ber­le­rin teb­lîğ va­zî­fe­sin­de mu­vaf­fak ola­bil­me­le­ri hu­sû­sun­da, ya­kın­la­rın­dan gö­re­cek­le­ri des­tek ve yar­dım­la­rın bü­yük ehem­mi­ye­ti bu­lun­mak­ta­dır. Ni­te­kim bu ha­kî­kat, geç­miş pey­gam­ber­ler­den mi­sâl­ler­le Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le be­yân edil­mek­te­dir:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيراً مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ</h2>
<p><em>“De­di­ler ki: Ey Şu­ayb! Söy­le­dik­le­ri­nin ço­ğu­nu an­la­mı­yor ve doğ­ru­su Sen’i ara­mız­da za­yıf gö­rü­yo­ruz. Eğer ak­ra­bâ­la­rın ol­ma­say­dı Sen’i taş­lar­dık!..”</em> (Hûd, 91)</p>
<p>Haz­ret-i Lût -aley­his­se­lâm- da kav­mi­nin sa­pık­lık­la­rı kar­şı­sın­da çâ­re­siz kal­dı­ğın­da, ken­di­si­ne des­tek ve­re­cek ya­kın­la­rı­nın bu­lun­ma­ma­sın­dan mah­zûn ola­rak şöy­le de­miş­ti:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ</h2>
<p><em>“…Keş­ke be­nim si­ze kar­şı (ko­ya­cak) bir kuv­ve­tim ol­say­dı ve­ya güç­lü bir ye­re sı­ğı­na­bil­sey­dim.”</em> (Hûd, 80)</p>
<p>İs­lâm, ak­ra­bâ­la­rı ko­ru­yup kol­la­ma­ya ay­rı bir ehem­mi­yet at­fet­miş­tir. Bu se­bep­le ki­şi, in­san­la­rın îman nî­me­tiy­le şe­ref­len­me­si­ni ar­zu edi­yor­sa, her şey­den ön­ce ken­di âi­le­si­ni ve ak­ra­bâ­la­rı­nı dü­şün­me­li­dir.</p>
<p>Ni­te­kim Al­lâh -az­ze ve cel­le- şöy­le bu­yur­muş­tur:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ</h2>
<p><em>“…Ak­ra­bâ­lar da Al­lâh’ın hük­mü­ne gö­re bir­bir­le­ri­ne, di­ğer mü’min­ler­den ve Mu­hâ­cir­ler’den da­ha ya­kın­dır…”</em> (el-Ah­zâb, 6)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/nubuvvetin-dorduncu-senesi-emrolundugun-seyi-acikla-en-yakinlarini-izar-et.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah Rasûlü&#8217;nün Birden Fazla Evlenmesi ve Hikmetleri</title>
		<link>http://www.islamiyol.com/allah-rasulunun-birden-fazla-evlenmesi-ve-hikmetleri.html</link>
		<comments>http://www.islamiyol.com/allah-rasulunun-birden-fazla-evlenmesi-ve-hikmetleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Aug 2008 14:32:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cevahir</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın emri]]></category>
		<category><![CDATA[Al­lâh Ra­sû­lü’nün]]></category>
		<category><![CDATA[Al­lâh Ra­sû­lü’nün Bir­den Faz­la Ev­len­me­si Ve Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Bir­den]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[emir]]></category>
		<category><![CDATA[Ev­len­me­si]]></category>
		<category><![CDATA[ewfendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[fazla evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Faz­la]]></category>
		<category><![CDATA[hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Hik­met­le­ri]]></category>
		<category><![CDATA[ilahi emir]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[İzdivac]]></category>
		<category><![CDATA[kuranı kerim ışığında nebiler silsilesi]]></category>
		<category><![CDATA[paygamberimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber efendimizin evlilikleri]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimiz]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberimizin izdivaçları]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamiyol.com/?p=501</guid>
		<description><![CDATA[Al­lâh Ra­sû­lü’nün Bir­den Faz­la Ev­len­me­si ve Hik­met­le­ri Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- an­cak el­li beş yaş­la­rın­dan son­ra bir­den faz­la ha­nım­la ev­len­miş­tir. O’nun her bir ev­li­li­ği­nin pek çok se­bep ve hik­me­ti var­dır. Ce­nâb-ı Hakk’ın:   لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً “And ol­sun ki, Ra­sû­lul­lâh’ta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>Al­lâh Ra­sû­lü’nün Bir­den Faz­la Ev­len­me­si ve Hik­met­le­ri</strong></p>
<p>Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- an­cak el­li beş yaş­la­rın­dan son­ra bir­den faz­la ha­nım­la ev­len­miş­tir. O’nun her bir ev­li­li­ği­nin pek çok se­bep ve hik­me­ti var­dır. Ce­nâb-ı Hakk’ın:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً</h2>
<p><em>“And ol­sun ki, Ra­sû­lul­lâh’ta si­zin için; Al­lâh’a ve âhi­ret gü­nü­ne ka­vuş­ma­yı uman­lar ve Al­lâh’ı çok zik­re­den­ler için, bir üs­ve-i ha­se­ne (en gü­zel ör­nek) var­dır.”</em> (el-Ah­zâb, 21) bu­yu­rup in­san­lı­ğa mo­del şah­si­yet ola­rak tak­dîm et­ti­ği bir in­san hak­kın­da, sû-i zan­da bu­lun­mak ve hat­tâ if­ti­râ et­mek, an­cak dî­nî ha­kî­kat­ler­den gâ­fil ol­ma­nın ve câ­hil­lik­ten öte bir kö­tü ni­yet bes­le­me­nin alâ­me­ti­dir.<span id="more-501"></span></p>
<p>Zî­râ Rab­bi­miz, bi­ze Sev­gi­li Pey­gam­be­ri­miz’i her hu­sus­ta ör­nek kıl­mış­tır. Bun­la­rın en baş­ta ge­le­ni ve en önem­li­si âi­le ha­yâ­tı­dır. Biz bu­ra­da Pey­gam­be­ri­miz’in ev­li­lik ha­yâ­tı­nın bü­tün saf­ha­la­rı­nı ve di­ğer bü­tün an­ne­le­ri­mi­zi an­la­ta­cak de­ği­liz. Bu, bi­zim sı­nır­la­rı­mı­zı aşa­ca­ğı gi­bi, sa­tır­la­rı­mız da bu­nun için ki­fâ­yet et­me­ye­cek­tir. An­cak bu ev­li­lik­le­rin bel­li baş­lı va­sıf­la­rı­nı sa­ya­cak olur­sak, her­hâl­de ye­ter­li ve doğ­ru bir ka­na­ate ula­şa­bi­li­riz.</p>
<p>İn­san­da nef­sâ­nî ar­zu­la­rı­n en can­lı ol­du­ğu dö­nem, şüp­he­siz ki genç­lik dö­ne­mi­dir. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in genç­lik dev­re­si göz­den ge­çi­ril­di­ğin­de, O’nun hak­kın­da söy­le­ne­bi­le­cek ye­gâ­ne söz; O’nun bü­yük bir ha­yâ, if­fet ve nâ­mus tim­sâ­li ol­du­ğu­dur. Bu, Mek­ke­li­le­rin O’na ver­miş ol­du­ğu “el-Emîn” is­min­den de ko­lay­ca an­la­şı­la­bi­lir. Yi­ne müş­rik­ler, Pey­gam­ber ol­du­ğu­nu îlân et­ti­ği an­dan ve­fâ­tı­na ka­dar, hiç­bir za­man Al­lâh Ra­sû­lü hak­kın­da bu yön­de çir­kin bir if­ti­râ­da bu­lun­ma­mış­lar­dır.</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Mek­ke dev­ri bo­yun­ca iki de­fâ ev­len­miş­tir. Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz­le vu­kû bu­lan ilk ev­li­li­ği es­nâ­sın­da Pey­gam­be­ri­miz 25 ya­şın­da, Haz­ret-i Ha­tî­ce an­ne­miz ise 40 ya­şın­da, dul ve ço­cuk­lu bir ha­nım­dı. Ha­tî­ce vâ­li­de­mi­zin ve­fâ­tı­na ka­dar, tam 25 yıl sü­ren bu ev­li­lik ha­yâ­tı bo­yun­ca, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- baş­ka bir ka­dın­la ev­len­me­di. Hâl­bu­ki o za­man­ki örf ve ge­le­nek­ler baş­ka ka­dın­lar­la ev­len­me­si­ne de mü­sâ­it­ti.</p>
<p>An­cak Ha­tî­ce an­ne­mi­zin ve­fâ­tın­dan son­ra yi­ne yaş­lı ve dul bir ka­dın olan Haz­ret-i Sev­de ile ev­len­di. Haz­ret-i Sev­de’nin ko­ca­sı, Ha­be­şis­tan hic­re­tin­den son­ra ora­da ve­fât et­miş, Haz­ret-i Sev­de yal­nız ba­şı­na ve hi­mâ­ye­siz kal­mış­tı. Ak­ra­bâ­la­rı da, müs­lü­man ol­du­ğu için ona bas­kı ya­pı­yor­lar­dı. Pey­gam­ber Efen­di­miz, yal­nız ka­lan bu muh­te­re­me ha­nı­mı hi­mâ­ye ve tal­tîf et­mek gâ­ye­siy­le ken­di­siy­le ev­len­miş­tir. Bu ev­li­lik nü­büv­ve­tin onun­cu se­ne­sin­de vu­kû bul­muş­tur. Haz­ret-i Ha­tî­ce ve Sev­de -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ- vâ­li­de­le­ri­miz ha­riç di­ğer bü­tün an­ne­le­ri­mi­zin Al­lâh Ra­sû­lü ile ev­li­lik­le­ri hep Me­dî­ne dö­ne­min­de ta­hah­huk et­miş­tir.</p>
<p>Me­dî­ne’ye hic­ret­le yep­ye­ni bir dö­nem baş­la­mak­tay­dı. O -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir Pey­gam­ber ol­ma­nın ya­nı sı­ra bir ku­man­dan ve ye­ni ku­ru­lan dev­le­tin baş­ka­nı idi. Çağ­lar bo­yu her tür­lü in­sa­na me­sa­jı­nı en gü­zel şe­kil­de ulaş­tır­ma­sı ge­re­ken bir eği­tim­ciy­di. Bü­tün bu va­sıf­la­rın ev­li­lik­le­ri­ne de yan­sı­dı­ğı, çok ra­hat bir şe­kil­de fark edi­lir. O’nun ev­li­lik­le­ri dî­nî, ic­ti­mâî, ik­ti­sâ­dî ve ah­lâ­kî bir­çok se­bep ve hik­me­te da­yan­mak­tay­dı.</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ev­len­di­ği ha­nım­lar ara­sın­da, yal­nız Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- genç ve bâ­ki­re idi. Bu ev­li­lik de hic­rî bi­rin­ci se­ne­de Me­dî­ne’de vu­kû bul­muş­tur. Ya­şı ol­duk­ça kü­çük ol­ma­sı­na rağ­men, çok ze­ki ve an­la­yış­lı olan Âi­şe vâ­li­de­miz sâ­ye­sin­de, ha­nım­la­ra âit fık­hî kâ­ide­ler öğ­re­nil­miş, Pey­gam­be­ri­miz’in ve­fâ­tın­dan yak­la­şık el­li-alt­mış yıl son­ra­ya ka­dar bu fık­hî me­se­le­ler bi­rin­ci ağız­dan as­hâb-ı ki­râ­ma, on­la­rın ha­nım ve kız­la­rı­na, hat­tâ to­run­la­rı­na ulaş­tı­rıl­mış­tır. -Sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz:</p>
<p>“Di­ni­ni­zin üç­te bi­ri­ni Âi­şe’nin evin­den öğ­re­nin!” (Dey­le­mî, II, 165/2828) bu­yur­mak sû­re­tiy­le bu ha­kî­ka­te işâ­ret et­miş­tir. Ni­te­kim Pey­gam­be­ri­miz’den en çok ha­dîs ri­vâ­yet eden (Mük­si­rûn) ye­di şa­hıs­tan bi­ri olan Haz­ret-i Âi­şe, 2210 ha­dîs ri­vâ­yet et­miş­tir. Bun­lar­dan 194’ü hem Bu­hâ­rî, hem de Müs­lim ta­ra­fın­dan bir­lik­te (müt­te­fe­kun aleyh ola­rak) nak­le­dil­miş­tir.</p>
<p>Ha­kî­ka­ten, Haz­ret-i Âi­şe vâ­li­de­miz, Kur’ân-ı Ke­rîm’i, he­lâl­le­ri, ha­ram­la­rı, fık­hı, tıb­bı, şi­iri, Arap hi­kâ­ye­le­ri­ni, ne­seb il­mi­ni çok iyi bi­lir­di. As­hâb-ı ki­râm han­gi ko­nu­da ih­ti­lâ­fa düş­se he­men ona mü­râ­ca­at eder­di. Hat­tâ as­hâ­bın ile­ri ge­len­le­ri da­hî çö­ze­me­dik­le­ri me­se­le­ler­de ona da­nı­şır­lar­dı.89</p>
<p>Ni­te­kim Ebû Mû­sâ -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:</p>
<p>“Ri­vâ­yet edi­len her­han­gi bir ha­dîs­te bir müş­ki­lât gö­rür­sek onu Âi­şe’ye so­rar­dık. Mut­la­kâ on­da bu­nun bir açık­la­ma­sı­nı bu­lur­duk.” de­mek­te­dir. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 62)</p>
<p>Ay­rı­ca Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- vâ­li­de­miz­le olan bu iz­di­vâ­cı sâ­ye­sin­de, dost­lu­ğu çok es­ki­le­re da­ya­nan Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile bir de ak­ra­bâ­lık ba­ğı te­sis ede­rek ya­kın­lı­ğı­nı per­çin­le­miş­tir.</p>
<p>Ay­nı min­vâl üze­re, Pey­gam­ber Efen­di­miz, Haz­ret-i Ömer’in kı­zı Haz­ret-i Haf­sa -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile hic­rî üçün­cü se­ne­de vu­kû bu­lan ev­li­li­ğin­de de bu ak­ra­bâ­lık ba­ğı­nı gö­zet­miş­tir. Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, ko­ca­sı Be­dir’de ya­ra­la­nıp son­ra da şe­hîd olan kı­zı Haf­sa’yı, sı­ra­sıy­la Haz­ret-i Ebû Be­kir ve Haz­ret-i Os­man’la ni­kâh­la­mak is­te­miş, fa­kat on­la­rın bu tek­li­fi kar­şı­lık­sız bı­rak­ma­la­rı üze­ri­ne mah­zûn ol­muş­tu. Ni­hâ­yet hic­re­tin üçün­cü se­ne­sin­de Pey­gam­ber Efen­di­miz, Haz­ret-i Haf­sa’yla ev­len­di. Ve bu ev­li­lik, es­ki dost­la­rın ara­sı­nı da dü­zelt­miş ol­du.</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz’in hic­rî be­şin­ci se­ne­de vu­kû bu­lan Haz­ret-i Zey­neb -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile iz­di­vâ­cı ise en çok tar­tı­şı­lan, fa­kat pek çok hik­met­le­ri bu­lu­nan bir ev­li­lik­tir. Zî­râ Pey­gam­ber Efen­di­miz, ha­la­sı­nın kı­zı olan Zey­neb’i, -onun çok faz­la gön­lü ol­ma­ma­sı­na rağ­men- âzat­lı kö­le­si ve ev­lât­lı­ğı Zeyd ile ev­len­dir­miş ve böy­le­ce “zen­gin-fa­kir, asîl-kö­le” ay­rı­mı­na son ver­di­ği­ni, in­san­la­rın bir ta­ra­ğın diş­le­ri gi­bi eşit ol­du­ğu­nu, en ya­kın­la­rı vâ­sı­ta­sıy­la îlân et­miş­tir. Da­ha son­ra bu ev­li­lik, Zey­neb vâ­li­de­mi­zin ve ak­ra­bâ­la­rı­nın ıs­rar­lı mu­hâ­le­fet­le­riy­le da­ya­nıl­maz hâ­le gel­miş­tir. Ko­ca­sı Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın Al­lâh Ra­sû­lü’ne yap­tı­ğı bo­şan­ma mü­râ­ca­at­la­rı da so­nuç­suz kal­mış­tır. An­cak Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- bu hâ­le da­ya­na­ma­ya­rak, so­nun­da Zey­neb -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’yı bo­şa­mış­tır.</p>
<p>Mü­te­âkip gün­ler­de nâ­zil olan âyette,90 Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ha­la­sı­nın kı­zı Zey­neb’le ev­len­me­si, Al­lâh ta­ra­fın­dan em­re­dil­miş­tir. Böy­le­ce Pey­gam­be­ri­miz câ­hi­li­ye dev­ri­nin, “ev­lât­lı­ğın es­ki ha­nı­mı ile ev­len­me ya­sa­ğı”nı bu tat­bî­kâ­tıy­la or­ta­dan kal­dır­mış ve “öz ev­lât” ile “ev­lât­lık”ın bir­bi­rin­den fark­lı ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş­tur.</p>
<p>Bu hâ­di­se hak­kın­da, “Haz­ret-i Pey­gam­ber, Zey­neb’in gü­zel­li­ği­ne hay­ran ka­lıp da onun­la ev­len­miş­tir.” şek­lin­de ile­ri ge­ri ve cür’et­kâr bir ta­vır­la ko­nu­şan­lar, şu hu­sus­la­rı gör­mez­den gel­mek­te­dir­ler:</p>
<p>1. Zey­neb, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ha­la­sı­nın kı­zı­dır. Ço­cuk­lu­ğun­dan be­ri onu de­fâ­lar­ca gör­müş­tür.</p>
<p>2. Pey­gam­ber Efen­di­miz, Zeyd ile ev­len­dir­me­den ön­ce ev­li­lik tek­lif et­se, Zey­neb vâ­li­de­miz bu­nu se­ve se­ve ka­bûl eder­di ve ev­len­me­si­ne de her­han­gi bir mâ­nî yok­tu. Fa­kat Var­lık Nû­ru, onu biz­zat ken­di­si baş­ka bi­ri­siy­le ev­len­dir­miş ve Zeyd’in bo­şan­ma ta­lep­le­ri­ni de de­fâ­lar­ca red­det­miş­tir.</p>
<p>Kı­sa­ca­sı, bü­tün bu hâ­di­se­ler ola­cak­tı ki, İs­lâm hu­kû­ku­nun bâ­zı kâ­ide­le­ri Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­yâ­tın­da­ki tat­bî­kâ­tıy­la te­es­süs et­sin ve bun­la­ra dâ­ir şer’î bir mes­ned mey­da­na gel­sin.</p>
<p>Hay­ber’de­ki Ya­hû­dî li­de­ri­nin kı­zı Sa­fiy­ye vâ­li­de­miz ile ev­li­li­ği ise ya­hû­dî­ler­le mev­cut mü­nâ­se­bet­le­ri -bir sıh­ri­yet te­sis et­mek sû­re­tiy­le- dü­zelt­mek için­dir. Hic­rî ye­din­ci se­ne­de vu­kû bu­lan bu ev­li­lik de si­yâ­sî bir gâ­ye­ye mâ­tuf­tur. (İbn-i Ha­cer, el-İsâ­be, 4, 347)</p>
<p>Yi­ne bir ka­bî­le re­isi­nin kı­zı olan Cü­vey­ri­ye -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile hicrî beşinci senede vukû bulan iz­di­vâ­cı da yüzlerce harp esî­ri­nin ay­nı an­da hür­ri­ye­te ka­vuş­ma­sı­na ve bu ve­sî­ley­le hi­dâ­yet­le­ri­ne se­bep ol­muş­tur. (Ebû Dâvud, Itk, 2)</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü’nün Ebû Süf­yân’ın kı­zı Üm­mü Ha­bî­be ile hic­rî ye­din­ci se­ne­de vu­kû bu­lan ev­li­li­ğin­de ise, bu ce­fâ­kâr mü’mi­ne­nin tal­tîf edil­me­si söz ko­nu­su­dur. Zî­râ Üm­mü Ha­bî­be -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, ko­ca­sı Ha­be­şis­tan’da ir­ti­dâd et­ti­ği ve ken­di­si çok zor şart­lar al­tın­da kal­dı­ğı hâl­de, dî­ni­ni mü­dâ­faa et­miş ve o sı­ra­da Mek­ke’nin li­de­ri olan ba­ba­sı Ebû Süf­yân’a, îman has­sâ­si­ye­ti ve va­kâ­rın­dan do­la­yı mü­râ­ca­at et­me­miş­ti. Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ken­di­siy­le ev­le­ne­rek, onu hi­mâ­ye­siz bir hâl­de or­ta­da kal­mak­tan kur­tar­mış­tı. Ay­nı za­man­da bu ev­li­lik se­be­biy­le, Mek­ke müş­rik­le­riy­le müs­lü­man­lar ara­sın­da­ki düş­man­lık da azal­mış­tı. (el-Müm­te­hı­ne, 7; Vâ­hı­dî, s. 443)</p>
<p>Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, şe­he­vî ar­zu­la­rı için ev­len­miş ol­say­dı, Me­dî­ne’de Mu­hâ­cir­ler ile En­sâr’ın ye­tiş­miş ve çok gü­zel kız­la­rı var­dı. Her­han­gi bir müs­lü­man, kı­zı­nı Haz­ret-i Pey­gam­ber’e ver­me­yi bü­yük bir şe­ref sa­yar, kız­lar da “Pey­gam­ber zev­ce­si” ve “mü’min­le­rin an­ne­si” ol­ma­ya can atar­lar­dı. Fa­kat Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz bu yo­la hiç mü­râ­ca­at et­me­miş­tir.</p>
<p>İş­te bü­tün bu ve ben­ze­ri bir­çok dî­nî, ah­lâ­kî, ic­ti­mâî ve si­ya­sî se­bep­ler­le ve bil­has­sa İs­lâm hu­kû­kun­da ka­dın­la­rı il­gi­len­di­ren hu­sus­lar­da kâ­fî de­re­ce­de bil­gi­li, tec­rü­be­li, ye­tiş­miş in­sa­na olan ih­ti­yaç se­be­biy­le, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ce­nâb-ı Hakk’ın iz­ni ve em­riy­le bir­den çok ha­nım­la ev­len­miş­tir. Zî­râ bâ­zı fık­hî me­se­le­ler­de yal­nız bir ka­dı­nın ka­na­ati ki­fâ­yet et­me­ye­bi­lir­di. Bü­tün ik­lim, za­man ve me­kân­la­rı içi­ne ala­cak olan İs­lâm’ın, ka­dın ve âi­le ile alâ­ka­lı hu­kuk an­la­yı­şı bir ki­şi­den tam mâ­nâ­sıy­la bi­ze ka­dar in­ti­kâl ede­me­ye­bi­lir­di. Üs­te­lik o ha­nı­mın, Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’den ön­ce ve­fât et­me­ye­ce­ği hu­sû­sun­da da kim­se te­mi­nat ve­re­mez­di. Bu ise, İs­lâm’da ka­dın hu­kû­ku­nun tam mâ­nâ­sıy­la te­şek­kül ede­me­miş ol­ma­sı mâ­nâ­sı­na ge­lir­di.</p>
<p>Pek çok me­se­le var­dır ki, ha­nım­lar bu­nu er­kek­le­re sor­mak­tan uta­nıp ha­yâ eder­ler. Fa­kat bir ha­nım, ay­nı me­se­le­yi bir baş­ka ha­nı­ma ra­hat­lık­la aça­bi­lir. Bu se­bep­le İs­lâm ce­mi­ye­ti­nin her za­man, ye­tiş­miş, bil­gi­li, müs­lü­man ha­nım­la­ra ih­ti­yâ­cı var­dır. Aca­bâ bu hu­sus­lar­da, Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- ile bir­lik­te ya­şa­mış, me­se­le­le­ri biz­zat O’ndan öğ­ren­miş ve O’nun il­ti­fat­kâr na­zar­la­rı­na mu­hâ­tab ol­muş zev­ce­le­rin­den da­ha bil­gi­li bir ka­dın dü­şü­nü­le­bi­lir mi?</p>
<p>Bü­tün bun­la­rın öte­sin­de, on­la­rın ta­mâ­mı, ya­şa­dık­la­rı zühd ve tak­vâ ha­yat­la­rıy­la da biz­le­re ve âi­le ef­râ­dı­mı­za en gü­zel bir ör­nek ol­muş­lar­dır.</p>
<p>“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in çok ev­li­li­ği, şim­di­ki in­san­lar için bir ör­nek teş­kil eder mi?” şek­lin­de bir su­âl vâ­rid olur­sa, bu­na şöy­le ce­vap ve­ri­le­bi­lir:</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ken­di şah­sıy­la alâ­ka­lı bâ­zı dav­ra­nış­la­rı, üm­me­ti­ne em­sâl de­ğil­dir. Çün­kü O, bir dî­nin ilk mü­mes­si­li, ku­ru­cu­su, tat­bîk ede­ni ve Al­lâh’ın el­çi­si ola­rak çok da­ha fark­lı bir mev­ki­dey­di. Bu yüz­den di­ğer in­san­lar­dan fark­lı bir sû­ret­te sâ­de­ce ken­di­si­ne mah­sus ola­rak her ge­ce te­hec­cü­de kalk­ma­sı farz kı­lın­mış, bir­kaç gün if­tar et­me­den oruç tut­ma­sı­na (savm-ı vi­sâl) mü­sâ­ade edil­miş, O ve âi­le­si­nin ze­kât ka­bûl et­me­si ya­sak­lan­mış­tır. Ta­mâ­men dî­nî, ic­ti­mâî ve si­yâ­sî se­bep­ler­le yap­mış ol­du­ğu, ay­nı an­da dört­ten faz­la ev­li­lik­ler de İs­lâm âlim­le­ri­nin it­ti­fak­la ka­bûl et­tik­le­ri­ne gö­re, üm­me­ti­ne ör­nek teş­kil et­mez.</p>
<p>“Te­ad­düd-i zev­cât”ın dî­ni­miz açı­sın­dan hük­mü­ne ge­lin­ce:</p>
<p>Ev­ve­lâ şu­nu ifâ­de et­mek ge­re­kir ki, çok ev­li­li­ği İs­lâm baş­lat­ma­mış, bu hu­sus­ta mev­cut olan bir dü­ze­ni, bel­li sı­nır­la­ma­la­ra tâ­bî tu­ta­rak ıs­lâh et­miş­tir. İs­lâm’dan ev­vel, ev­li­lik­te bir sa­yı tah­dî­di yok­tu. İs­lâm bu­nu te­mel kâ­ide ola­rak “dört”le tah­dîd et­miş­tir. Ha­nım­lar ara­sın­da adâ­le­tin sağ­la­na­ma­ya­ca­ğın­dan kor­kul­du­ğun­da, “bir” ha­nım­la ev­len­me­nin da­ha iyi ol­du­ğu­nu bil­dir­miş­tir.91</p>
<p>İkin­ci­si, dört ka­dın­la ev­len­mek, bü­tün mü’min­ler için bir “emir” de­ğil, bâ­zı du­rum­lar­da ta­nın­mış bir “izin”dir.92 Bu, sa­vaş, has­ta­lık, sa­kat­lık, uzun ay­rı­lık­lar, hi­mâ­ye vb. bir­çok se­bep ne­tî­ce­sin­de âi­le­le­rin par­ça­lan­ma­ma­sı, ka­dın­la­rın sâ­hip­siz ve hâ­mî­siz kal­ma­ma­sı için tat­bîk edil­mek­te­dir. Me­se­lâ ço­cuk do­ğur­ma­yan ve­ya fi­zi­kî-bi­yo­lo­jik du­ru­mu mü­sâ­it ol­ma­yan bir ka­dın­la ev­len­miş olan bir ki­şi, o ka­dı­nı bo­şa­mak­sı­zın ikin­ci bir ka­dın da­ha ala­bi­lir. Böy­le za­rû­ret­ler de­vâm et­ti­ği tak­dir­de, âi­le­ler ço­ğal­tıl­mak­la be­râ­ber bu sa­yı da “dört” ile sı­nır­lan­dı­rıl­mış­tır. Böy­le­ce bir âi­le­nin yı­kıl­ma­sın­dan do­ğa­cak mad­dî-mâ­ne­vî za­rar­lar as­ga­rî­ye in­di­ril­miş­tir.</p>
<p>Ger­çek­ten, harp gör­müş bir mem­le­ket­te bir­den faz­la ev­li­li­ği teş­vîk, aza­lan nü­fû­sun te­lâ­fî­si ve fuh­şun ön­len­me­si için bir za­rû­ret hâ­li­ne ge­le­bi­lir. Bu­nun mi­sâl­le­ri geç­miş­te gö­rül­dü­ğü gi­bi ge­le­cek­te de or­ta­ya çı­ka­bi­lir. İn­san­lı­ğın sa­âdet ve se­lâ­me­ti­ne me­dâr ola­cak esas­la­rı muh­te­vî bu­lu­nan İs­lâm’da, bu şe­kil­de ârı­zî se­bep­le­rin zu­hû­ru hâ­lin­de ârı­zî hü­küm­le­rin tat­bîk im­kâ­nı, “ruh­sat”lar yo­luy­la açıl­mış ol­mak­ta­dır. Ha­yâ­tı ra­hat­la­tan ve ta­biî sey­rin­de de­vâ­mı­nı sağ­la­yan bu kâ­ide, sâ­de­ce ev­li­lik için de­ğil, her sa­ha­da ge­çer­li­dir.</p>
<p>İş­te bu key­fi­yet, İs­lâm’ın her za­man ve me­kân için ha­yâ­tî za­rû­ret­le­ri kar­şı­la­ya­bi­le­cek bir va­sıf­ta ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir.</p>
<p>Bir­den faz­la (dör­de ka­dar) ev­le­nen er­kek­le­re de eş­le­ri ara­sın­da “adâ­le­ti te­min et­me” va­zî­fe­si yük­len­miş­tir. Ak­si hâl­de Al­lâh’ın azâ­bıy­la îkaz edil­miş­ler­dir. Ni­te­kim âyet-i ke­rî­me­de:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ</h2>
<p><em>“Eğer, ve­lî­si ol­du­ğu­nuz mal sâ­hi­bi ye­tim kız­lar­la ev­len­mek­le on­la­ra hak­sız­lık yap­mak­tan kor­kar­sa­nız, on­lar­la de­ğil, ho­şu­nu­za gi­den baş­ka ka­dın­lar­la iki, üç ve dör­de ka­dar ev­le­ne­bi­lir­si­niz; şâ­yet ara­la­rın­da adâ­let­siz­lik yap­mak­tan kor­kar­sa­nız bir ta­ne ile ve­ya eli­ni­zin al­tın­da­kiy­le (sâ­hip ol­du­ğu­nuz câ­ri­ye ile) ye­ti­nin. Adâ­let­ten ay­rıl­ma­mak için bu da­ha el­ve­riş­li­dir.”</em> (en-Ni­sâ, 3) buy­rul­muş­tur.</p>
<p>Di­ğer bir âyet-i ke­rî­me­de de:</p>
<p> </p>
<h2 style="text-align: right;">وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا</h2>
<p><em>“Ne ka­dar gay­ret eder­se­niz edin, ka­dın­lar ara­sın­da adâ­le­te güç ye­ti­re­mez­si­niz. Bi­nâ­ena­leyh, bi­ri­ne büs­bü­tün mey­le­dip di­ğe­ri­ni as­kı­ya alın­mış gi­bi bı­rak­ma­yı­nız. Eğer nef­si­ni­zi ıs­lâh eder, Al­lâh’tan kor­kup hak­sız­lık­tan sa­kı­nır­sa­nız; hiç şüp­he­siz ki, Al­lâh Ga­fûr ve Ra­hîm’dir.”</em> (en-Ni­sâ, 129) buy­rul­muş­tur.</p>
<p>Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de:</p>
<p>“Bir er­ke­ğin ni­kâ­hın­da iki ka­dın bu­lu­nur da, ara­la­rın­da adâ­let gö­zet­mez­se, kı­yâ­met gü­nün­de bir ta­ra­fı felç­li ola­rak di­ril­ti­lir.” bu­yur­muş­lar­dır. (İbn-i Mâ­ce, Ni­kâh, 47)</p>
<p>Bu­nun­la bir­lik­te er­ke­ğin bir­den faz­la ev­len­me hak­kı­nı kul­lan­ma­sı, ka­dı­nın ni­kâh es­nâ­sın­da ile­ri sü­re­ce­ği şart­la hu­dut­lan­dı­rı­la­bi­lir. Bu da ka­dın­la­ra ta­nın­mış bir hak­tır.93</p>
<p>Ya­ra­tı­lış­ta­ki ilâ­hî gâ­ye­yi dik­ka­te al­ma­dan sırf düz bir man­tık ile ba­kıl­dı­ğı tak­dir­de, ka­dı­nın da bir­den faz­la ko­ca­sı­nın ol­ma­sı mâ­kul gö­rül­se bi­le bu as­lâ doğ­ru de­ğil­dir. Çün­kü bu tak­dir­de do­ğa­cak ço­cu­ğun ne­se­bi ih­ti­lâf­lı olur. Ki­me nis­bet edil­me­si lâ­zım gel­di­ği bi­li­ne­mez. Bu yüz­den “fü­cûr” de­ni­len bu ev­li­li­ğe hiç­bir dîn hat­tâ hiç­bir lâ-dî­nî hu­kuk sis­te­mi ce­vaz ver­me­di­ği gi­bi İs­lâ­mi­yet de ver­mez. Üs­te­lik İs­lâm bu ne­seb tâ­yi­nin­de­ki has­sâ­si­yet do­la­yı­sıy­la, bo­şan­ma ol­du­ğu tak­dir­de, ye­ni bir ev­li­lik için as­ga­rî bir müd­det­le tah­dit ko­yar. Bu­gün­kü mer’î ka­nun­la­rın dik­ka­te al­ma­dı­ğı bu ger­çek de, İs­lâm hu­kû­ku­nun in­san vâ­kı­ası­nı en doğ­ru bir şe­kil­de de­ğer­len­di­rip hük­me bağ­la­dı­ğı­nın bir de­lî­li­dir.</p>
<p>Bü­tün bu şart­lar göz önün­de bu­lun­du­rul­du­ğun­da, İs­lâm’ın, ha­yâ­tın her saf­ha­sı­nı ve her tür­lü du­ru­mu­nu dü­şü­ne­rek “te­ad­düd-i zev­cât”a izin ver­miş ol­ma­sı­nın hik­me­ti an­la­şı­la­bi­lir. Ger­çek­ten o sâ­de­ce sağ­lık­lı olan­la­rın de­ğil, yaş­lı ve güç­süz­le­rin de dî­ni­dir. O sâ­de­ce nor­mal ve ra­hat za­man­la­rın de­ğil, bü­tün sı­kın­tı­la­rıy­la bir­lik­te is­tis­nâî ve zor za­man­la­rın da dî­ni­dir. O sâ­de­ce er­ke­ğin de­ğil, gö­ze­til­me­si ge­re­ken bü­tün hak­la­rı­nı ve ih­ti­yaç­la­rı­nı ko­ru­ya­rak ka­dı­nın da dî­ni­dir. Âi­le­nin se­bep­siz ye­re yı­kıl­ma­sı­na, ço­luk ço­cu­ğun se­fâ­let ve fe­lâ­ke­te düş­me­si­ne göz yum­ma­ya­cak ka­dar fer­di ve ce­mi­ye­ti dü­şü­nen, in­san­lı­ğın if­fet ve hay­si­ye­ti­ni ko­ru­yan ye­gâ­ne dîn­dir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamiyol.com/allah-rasulunun-birden-fazla-evlenmesi-ve-hikmetleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

