Etiket Arşivi: emir

Açıkta ve Gizlide Allah’tan Korkmak…

Ebu Hureyre rivayet ediyor;

“O Efendimizin şöyle buyurduğunu söyledi:Rabbim bana emretti.

1.  Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmayı.

2.  Öfke ve hoşnutluk anında adaletli sözü söylemeyi.

3.  Yoksullukta ve zenginlikte orta yolu tutmayı.

4.  Benimle ilişkiyi kesenle benim ilişki kurmamı.

5.  Bana vermeyene benim vermemi.

6.  Bana haksızlık yapanı benim affetmemi.

7.   Sükutumun tefekkür olmasını.

8.  Konuşmamın zikir olmasını.

9.    Nazarımın ibret olmasını.

10.  Marufu emretmemi.”

Kutubi sitte 16. cilt Devamı »

Tasavvufun Tarifi

TASAVVUFUN TARİFİ

   Tasavvufun, yaşandıkça tadılan ve idrâk edilen bir ilim olması itibâriyle, kelimelerin mahdud imkanları içinde kâmil bir sûrette îzâhı zordur. Bu sebeple Allâh dostları, her kesitinden muhtelif ışıklar yansıyan o tasavvuf kristalinin kendilerine bakan vechesini nazar-ı îtibâra alarak farklı farklı târifler yapmışlardır.
   Hak dostları ve bu mânevî yolun müntesibleri, istîdâd, iktidar ve kalblerinde zuhûr eden hâl tecellîleri nisbetinde mesâfe kat ederler. Bu sebeple rûhânî âlemdeki sünûhâtın, yâni kalbî ilhamların kendilerindeki tecellîsine göre de tasavvufu farklı farklı telâkkî ederler. Ancak tasavvufu târif etmiş olan bu gibi kimselerin hepsi de, kendi zâviyelerinden haklıdırlar. Bizler, bu gibi târiflere bakarak tasavvufun mâhiyeti hakkında ancak umûmî bir fikir sâhibi olabiliriz.
   Bu muhtelif târiflerin ortak yönleri itibâriyle tasavvuf; müminlerin iç âlemini düzelterek onları mânen tekâmül ettiren, kulu ahlâk-ı hamîdeye erdirerek Hakk’a yaklaştıran ve bu sûretle de mârifetullâh’a ulaştıran bir ilimdir, diyebiliriz.

 

   Hak dostlarının, nâil oldukları rûhânî tecellîlere göre yaptıkları sayısız tasavvuf târiflerinden birkaçı şöyledir:

   1. Tasavvuf Güzel Ahlâk ve Edeptir
   Güzel ahlâk, îmânı taklîdden kurtararak fikir ve davranışlara istikâmet veren ihsân duygusunu, yâni Cenâb-ı Hakk’ı görüyormuşçasına bir hâlet-i rûhiyeyi kalbde sâbitleyerek, şahsiyetin hâkim ve ayrılmaz bir unsuru hâline getirmek ve bu minvâl üzere yaşamaktır.
   Ebu’l-Hüseyn en-Nûrî:
   “Tasavvuf ne şekil, ne de bir ilimdir; o sadece güzel ahlâktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı mücâhede ile, ilim olsaydı öğrenmekle tahsîl edilirdi. Bu sebeple sırf şekil ve ilim, maksada ulaştıramaz. Tasavvuf, Hakk’ın ahlâkına bürünmektir.” buyurarak, onun ahlâk ile kopmaz bağına işaret etmiştir.
   Tasavvuf, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayâtında ismen telaffuz edilmemiş olsa da, mâhiyeti ve hakîkati itibâriyle mevcuttu. Güzel ahlâktan maksat, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâk-ı hamîdesi ile ahlâklanmaktır. Onun ahlâkı, Rabbimiz tarafından Kur’ân-ı Kerîm’de:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

   “Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin” (el-Kalem, 4) buyurularak te’yîd ve tekrîm edilmiştir.
   Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, kendisine Rasûlullâh’ın ahlâkı sorulduğu zaman:
   “Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” (Müslim, Müsâfirîn, 139) buyurmuştur.
   Kul, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanıp onun ahkâmıyla da istikâmetlendiği takdirde âdetâ canlı bir Kur’ân hâline gelir. Kur’ân-ı Kerîm’i, mânâsını tefekkür ile tilâvet etmek ve ahkâmına tâbî olarak yaşamak, güzel ahlâkın zirve noktasıdır.
   Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiğinden itibaren kıyamete kadar bütün zaman ve mekânları tenvîre memur olmuştur. Bu itibarla O’nun en cüz’î ve mahrem teferruatına varıncaya kadar bütün davranışları, sağlam bir rivâyetle bizlere intikal etmiş ve bu intikal, kıyâmete kadar teselsül bereketine mazhar kılınmıştır. Siyer-i Nebî incelendiği zaman görülecektir ki, insanlığın kemâli ve güzel ahlâkın zirvesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Zîrâ O:
   “Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (İmâm Mâlik, Muvattâ, Hüsnü’l-hulk, 8 ) buyurarak vazîfesini târif etmiş ve bütün insanlık âlemine “üsve-i hasene”, yâni mükemmel bir ahlâk nümûnesi olmuştur.

 

   Kur’ân-ı Kerîm’de ahlâk-ı Muhammedî şöyle ifâde edilir:
   “Andolsun ki, sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mümin)’ler için Rasûlullâh’ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (el-Ahzâb, 21)
   Yüce Rabbimiz, bir ikrâm olarak, güzel ahlâkı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den itibaren veresetü’l-enbiyâ [1] vâsıtası ile kesintisiz olarak kıyamete kadar devam ettirecektir.
   Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
   “Müminlerin îmân cihetinden en mükemmeli, ahlâken en güzel olanıdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 250) şeklindeki beyânlarıyla, ahlâkın, îmânın meyvesi ve kemâlinin alâmeti olduğuna işaret buyurmuşlardır. Allâh dostları da, işte bu Muhammedî ahlâk ile ahlâklanan mâneviyât rehberleridir.
   Ebû Muhammed Cerîrî:
   “Tasavvuf, güzel ahlâkı benimsemek ve kötü ahlâktan sıyrılmaktır.” derken yine bu hakîkate işaret etmiştir.
   Kalbi, güzel ahlâk ile tezyîn edip kötü ahlâktan sakındırmak, ebedî saâdet ve selâmet için mecbûrî olduğu kadar meşakkatli de bir iştir. Nitekim ilk mutasavvıflardan Ebû Hâşim Sûfî:
   “Kalbde yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur.
   Ebû Bekir el-Kettânî ise:
   “Tasavvuf ahlâktır. Ahlâk itibâriyle senden üstün olan, safâ, yâni mânevî temizlik bakımından da üstündür.” der.
   İnsanlık tarihi, peygamberlerin eşsiz güzellikteki nice ahlâkî davranış tezâhürleriyle doludur. Bunun en güzel misâllerinden birisi şüphesiz Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’dır. O, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kendisine açık bir şekilde zulmetmiş olan kardeşlerine:
   “… Bugün size başa kakma ve ayıplama yoktur, Allâh sizi affetsin! O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92) diyerek, affedebilmenin kâbına varılmaz bir misâlini sergilemiştir. Devamı »

Cihâd ve Emr-i Bi’l-Ma’rûf

CİHÂD ve EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF

Dünyâ ve âhiret saâdetine ermek isteyen mü’minler, canlarını, mallarını ve Allâh’ın kendilerine lutfettiği bütün nîmetleri, ciddî gâyeler ve emeller uğrunda kullanmaya mecburdurlar. Ölüm ve ötesini düşünen bir insan için Allâh rızâsına kavuşmaktan daha mühim bir gâye olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de:

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ

“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınızla imtihan olunacaksınız…” (Âl-i İmrân, 186) buyrulmaktadır.

Bunun içindir ki, gâyesiz kullanılan nîmetlerin sonu hüsrandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ

(88)

إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(89)

“O gün, ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler (fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89)

Kula bahşedilen nîmetler, gaflet ve cehâletle el ele verirse, fert ve cemiyette hüsranlar ve huzursuzluklar meydana gelir. Eğer kalb-i selîm ile hareket edilirse, fertler kendilerini dünyâ cennetinde bulurlar. Cemiyet huzur ve saâdet ile dolar. Devamı »

Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)

Rûhun Nefhedilmesi (Üfürülmesi)

Cenâb-ı Hak insanın zâhirini bir avuç topraktan yarattıktan sonra ona mahlûkât arasında en yüce mertebeyi lutfederek kendinden bir sır nefhetmiştir. Bir cisim olarak yaratılan insanda canlılık, ancak rûhun üflenmesiyle başlamıştır. Bu bakımdan rûhun üflenmesi, her şeyden evvel Allâh’ın kuluna bir değer vermesi ve ona hayâtiyet kazandırmasıdır. Allâh Teâlâ, bu hakîkati:

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي

“Artık onu yaratıp muntazam bir insan kıvamına getirdiğim ve
ona rûhumdan üflediğim zaman…”
(el-Hicr, 29) âyet-i celîlesiyle beyân buyurmaktadır.

Allâh Teâlâ’nın, Âdem -aleyhisselâm-’a rûhundan üflemesi, temsîlî bir ifâdedir. Bu, büyük bir hakîkatin, gelişmesini henüz tamamlamış bir çocuğa anlatılmasındaki zarûrete benzer bir keyfiyetin eseridir ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisindeki bâzı husûsiyetleri kuluna onun istîdâd ve iktidârı nisbetinde vermesi demektir. İnsan, bu nefha ile birlikte Rabbinden aldığı emânetin bereket ve iktidârı ile Rabbini tanır, O’na kul olur. Esrâr-ı ilâhî ve azamet-i ilâhiyeye tâkati nisbetinde vâkıf olur. Bu vukûfiyetin merkezi ise, kalbdir. Burada kalb, fizikî bir varlık olarak değil, tahassüsün merkezi olan bir tecellî mekânı mânâsınadır.

Rûh-i sultânî’ye mâlik olmak, insanı üç esaslı vazîfeyle mükellef ve bu vazîfeleri îfâ husûsunda bir iktidâr ile mücehhez kılar:

1. Nefsini tanımak; kendi zâtını ve hakîkatini bilmek,

2. Kendisinin mûcidini bilmek; Rabbini tanımak (mârifetullâh),

3. Mûcidine karşı fakr u zarûretini bilmek; hiçliğe vâsıl olmak. Devamı »

Peygamberlerin Son Çâresi:HİCRET, Hicrete İzin Verilmesi ve Medîne’ye Hicret

Pey­gam­ber­le­rin Son Çâ­re­si: HİC­RET (Nü­büv­ve­tin 13. Se­ne­si)Hic­re­te İzin Ve­ril­me­si ve

Me­dî­ne’ye Hic­ret

İkin­ci Aka­be Bey’ati’nden son­ra müş­rik­ler, müs­lü­man­la­rın sı­ğı­nıp ken­di­le­ri­ni ko­ru­ya­cak bir ye­re hic­ret ede­cek­le­ri­ni öğ­re­nin­ce, yap­tık­la­rı ezi­yet­le­ri büs­bü­tün ar­tır­dı­lar. Müs­lü­man­lar bu da­ya­nıl­maz iş­ken­ce­ler se­be­biy­le Mek­ke’de otu­ra­ma­ya­cak hâ­le gel­dik­le­ri için, hâl­le­ri­ni Pey­gam­ber Efen­di­miz’e arz et­ti­ler ve hic­ret için izin is­te­di­ler.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Al­lâh’ın iz­ni ile müs­lü­man­la­ra Me­dî­ne yol­la­rı­nı işâ­ret et­ti ve şöy­le bu­yur­du:

“Bun­dan böy­le si­zin hic­ret ede­ce­ği­niz şeh­rin, iki ka­ra taş­lık ara­sın­da hur­ma­lık bir yer ol­du­ğu ba­na gös­te­ril­di.” (Bu­hâ­rî, Ke­fâ­let, 4) Devamı »

Teblîğin Ehemmiyeti ve Üslûbu

Teb­lî­ğin Ehem­mi­ye­ti ve Üs­lû­bu

Teb­lîğ, İs­lâm dî­ni­ni ve onun esas­la­rı­nı an­la­ta­rak, in­san­la­rın bu emir­ler is­ti­kâ­me­tin­de ya­şa­ma­la­rı­nı sağ­la­ma­ya ça­lış­mak­tır. En meş­hur tâ­bi­riy­le teb­lîğ “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-mün­ker: İyi ve gü­zel ola­nı em­ret­mek, kö­tü ve çir­kin olan şey­den me­net­mek” di­ye bi­lin­mek­te­dir.

Al­lâh Te­âlâ, âyet-i ke­rî­me­ler­de teb­lî­ği bü­tün mü’min­le­re bir va­zî­fe ola­rak em­ret­mek­te­dir:

 

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Siz­den hay­ra dâ­vet eden, iyi­li­ği em­re­dip kö­tü­lük­ten sa­kın­dı­ran bir top­lu­luk bu­lun­sun! İş­te on­lar ger­çek­ten fe­lâ­ha eren­ler­dir.” (Âl-i İm­rân, 104)

 

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ

“Siz, in­san­lı­ğın (iyi­li­ği) için çı­ka­rıl­mış en ha­yır­lı bir üm­met­si­niz. İyi­li­ği em­re­der, kö­tü­lük­ten sa­kın­dı­rır­sı­nız…” (Âl-i İm­rân, 110) Devamı »

Nübüvvetin Dördüncü Senesi – Emrolunduğun Şeyi Açıkla : En Yakınlarını İzâr Et

NÜ­BÜV­VE­TİN DÖR­DÜN­CÜ SE­NE­Sİ em­ro­lun­du­ğun Şe­yi Açık­la:En Ya­kın­la­rı­nı İn­zâr Et

Üç yıl sü­ren giz­li­lik dev­rin­den son­ra, yâ­ni pey­gam­ber­li­ğin dör­dün­cü yı­lın­da Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yur­du:

 

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ

(94)

إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ

(95)

“(Ey Ra­sû­lüm! Ar­tık) Sa­na em­ro­lu­na­nı açık­la! Müş­rik­ler­den yüz çe­vir.

Alay eden­le­re kar­şı Biz Sa­na ye­te­riz!” (el-Hicr, 94-95) Devamı »