Bediûzzaman Saîd-i Nursî (R. Aleyh) Hazretleri

Kendi çağına damgasını vuran ve tağuti güçlerin boy hedefi olan
ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD-İ NURSÎ (R. ALEYH) HAZRETLERİ

Hak ile Bâtıl’ın mücâdele sahnesi olan insanlık tarihi boyunca, kendilerini -bütün varlıklarıyla- Hakka adamış, hakkın ihkakı ve ‘hükümranlığı uğruna ölümleri istihkar etmiş büyük İslam kahramanları müşahede edilmiş, bunların büyük fedâkârlıkları sayesinde, yegane hak dini temsil eden İslâm, yok olmaktan kurtulmuş, bu büyük şahsiyetler, İslâm’ın muhafazası hususunda, birer İlâhî sebeb ve vesile olmuşlardır… işte; Üstad Bediuzzaman Said-i Nursî (EI-Kürdî) Hz.leri de, İslâm’ın yetiştirdiği ender kahramanlardan biridir…
ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KISACA TARİHÇE-İ HAYATI

          “Her asır’da bir müceddidin çıkıp dini ihya ve tecdid edeceğine dair” malûm hadis-i şerifin sırrına masadak olan Üstad, Hicrî 1290/Milâdî 1873 tarihinde Bitlis’e bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin ‘Nurs’ köyünde doğmuş, bundan dolayı da ‘Nursî’ (Nurs’lu] lakabını (soyadını) almıştır. Babasının adı Mirza, annesinin adi ise Nuriye’dir, ilk tahsiline Tağ medresesinde başlayan Üstad Said-i Nursî Hz.leri, o zamanda meşhur olan Bitlis, Tillo, Hizan, Nükus Siirt ye Van medreselerinde, değişik, önde gelen İslâm alimlerinden tahsilini ikmâl etmiştir. Bilhassa, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Alihi ve Sellem Efendimizi rü’yâda görüp, ilim talebinde bulunup, bu hususta ‘vesile’ ve ‘şefaatçi’ olmasını niyaz etmesinden sonra, vehbî olarak essiz ilimlere ve büyük feyizlere mazhar olmuş, artık bütün ulema, huzurunda diz çöker duruma gelmiştir. Ki, ‘Bediüzzaman (Zamanın Bedîî; hârikası, essiz alimi, ilmin ve alimlerin başı, acâibi…) unvanı, çağının ulemâsı tarafından, iste bundan dolayı kendisine verilmiştir…
        Sürekli ilmî ‘münazaralarla’ ilk hayatini geçiren ve bütün ulemâ’yı kendisine meftun bırakan Üstad Said- i Nursî Hz.leri, bir ara gazetelerden; günümüzün Amerikan emperyalizminin o zamanki temsilcisi olan İngiliz emperyalizminin ‘müstemlekât’ (sömürge ülkeler isleri) bakanının, İngiltere avam kamarasında, eline Kur’an-ı Kerimi alarak; “bu Kur’an, Müslümanların elinde bulundukça biz onlara tamamen hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, ya bu Kur’an’ı onların arasından kaldırmalıyız, yahut Müslümanları bu Kur’an’dan soğutmalıyız.” seklinde bir konuşma yaptığını okur. iste bu haber, bütün ömrünü İslâm’ın ye Kur’an’ın müdafaasına hasretmesine, bunun için de evlenme dahil, dünya ile kendini meşgul edecek ve mukaddes savunmaya engel olabilecek bütün kayıtlardan uzaklaşmasına ve sâdece Kur’an üzerine meşgalesini teksif etmesine sebeb olmuş, hakim lâik rejimin seyir çizgisi ve ma’lum uygulamaları da mezkûr ideâlinin tezahürü olan Risale-i Nur’ların doğusunu sonuç vermiştir…

ÜSTAD ŞAM’DA…

        Bir ara, o zaman Osmanlı sınırları içerisinde bulunan ‘Şam’a’ giden Üstad Bediüzzaman Hz.leri Şam ulemâsının ısrarı üzerine, ‘Cami-i Emevî’de onbinlerce cemâatin ve yüzlerce ulemâ’nın huzurunda, baştan başa siyâsî ve içtimaî muhtevaya] sahip olan ve ‘Hutbe-i Şâmîye’ diye anılan hutbeyi irticalen ve Arapça olarak irâd etmiştir. Hâlâ, önemini koruyan ve çok büyük dersler ve müjdeler taşıyan bu] hutbe, Sam bölgesinde ye sâir İslâm ülkelerinde] büyük yankılar husule getirmiş, adı geçen hutbe’nin, pek çok sayıda baskıları yapılarak yayınlanmıştır.

ÜSTAD İSTANBUL’A GELİYOR

          Daha sonra, Osmanlı saltanatının ‘pây-i tahtına’, yani İstanbul’a gelmeye karar veren Üstad Bediuzzaman’ın İstanbul’a gelişi, bir gazetede (Ahmed Ramiz bey imzasiyle) su manşetle verilmiştir: “sarkın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ, İstanbul afakında tulu’ etti!…”, “İstanbul’a yerleşen Üstad, ikametgâhına söyle, bir levha asar: “burada her müşkil halledilir, her suâle cevap verilir; fakat suâl sorulmaz!”. Böylece, bir kısım ulema’da bulunması muhtemel ‘enâniyet-i ilmîyeyi’ yıkmayı, yaşa ve şöhrete köle olunulmamasını sağlamayı amaçlar. Tabîî ki, ! kafileler hâlinde ‘münazara’ ve mübâhese için gelen bütün ulemâ, ya ikna veya ilzam olarak geri dönüyor, Üstad’ın, gerçekten de ‘Bediuzzaman’ olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalıyordu…
        Bir ara İstanbul’a gelmiş bulunan Cami’ul-Ezher’in ünlü reisi (rektörü) Şeyh Bâhid Efendiyi de, Üstad’la görüştürmeye ve münazaraya ikna eden İstanbul uleması, Üstadın ilzam edilmesi maksadiyle bu ortamın oluşturulmasına çalışır; ve nihayet bir namaz vakti Ayasofya Camiinden çıkıp oturdukları bir çayhanede bu fırsat doğar. Ve Şeyh Bâhid Efendi, Üstad’ın umman gibi bilinen ilmini değil, siyâsî ve içtimaî malumatini, vukufiyetinî ve istikbâle ait görüşlerini öğrenmek maksadiyle; “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsun? Gelecekleri hakkında fikriniz-görüşünüz nedir?” der. Üstad Bediuzzaman da, hiç düşünmeden:
        “Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir; günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa’ya hâmile’dir; günün birinde o da, onu doğuracaktır…” cevabını verir. Bunun üzerine Şeyh Bâhid efendi; “bu gençle münazara edilmez! Ben de ayni kanaatteydim, fakat, bu kadar veciz ve beligâne bir tarz’da ifade etmek, ancak Bediüzzamana hasdır!” demiş ve çok büyük takdirlerini bildirmiştir. Ki; merhum Üstadın: bildirdiği gibi… Osmanlılar Avrupai Lâik Türkiye’yi doğurmuş, Avrupa ise, hâmile olduğu İslâm’a dönüş sancısını bu günlerde çekmeğe başlamıştır, inşaallah…

31-MART OLAYI ÜZERİNE

          Nihayet, ma’lûm ve meşhur 31-Mart hâdisesi meydana gelir. Bu vesile edilerek, bütün İslâmi çevreler büyük bir baskı ve terör altına alınır. Şeriat istedikleri iddiâsiyle yargılanan 15 meşhur hoca ve ileri gelen daha başka Müslümanlar, ittihatçı komiteciler tarafından idam edilir. ‘Divan-i Harb-i Örfi’ mahkemesinin açık bahçesinde, darağacında sallanan bu mazlumların görüleceği bir yerde, psikolojik yönden ürkütmek amacıyla, Üstad Bediuzzaman dahi ayni suçtan(?) dolayı muhakeme edilir ve mahkeme reisi meşhur zâlim ve cânî Hurşit Paşa tarafından:
        “Sende mi şeriat istemişsin?” suâli sorulur; ve darağacında sallanan mazlumlara işâreten dikkati çekilir, böylece, akıllarınca gözdağı verilir. Üstad ise, gerçekten tarihde benzeri az görülen bir şehâmet ve cesaretle:
        “Evet;.. Şeriâtın bir hakikatına, bin ruhum olsa, hepsini feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i sâadet ve adâlet-i mahz ve fazilettir…” diye cevap verir; ve, olayın provakasyon yönüne dikkat çekip, idam edilenlerin mazlum olduğunu, ittihatçıların perde altındaki oyunlarına işaret ederek “…Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!” der ve kahramanca bir savunma yaparak, her an için ‘idama’ hazır olduğunu mahkemeye bildirir… Fakat; ilâhî takdir, idam edilmesine imkân vermez; Üstad’ın muhakeme edildiği binanın etrafının ve çevre yolların, onbinlerce şarklı Müslümanlar tarafından çevrilmiş olması, Üstad’ın lehine ve mahkeme aleyhine büyük tezahüratların yapılması, ayrıca Üstad’in pervasız savunması, gibi faktörler mahkeme heyetini ürkütmüş, ‘idam’ kararı yerine ‘berâet’ kararı verilmiştir. Kendisinden teşekkür bekleyen mahkeme heyetinin, yüzüne bakmadan mahkeme salonunda; “Zalimler için yaşasın Cehennem!. -Zalimler için yaşasın Cehennem!..” diye diye ilerleyen ve kendini dışarıda bekleyen muazzam kalabalık tarafından büyük bir coşku ile karşılanan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Beyazıt’tan Sultanahmed’e kadar halkla birlikte yürüyüş yapmış ve “Zalimler için yaşasın Cehennem!..” demeye yürüyüş boyunca devam etmiştir…

SAVAŞ CEPHESİNDE KAHRAMANLIĞI VE RUSLARA ESİR OLUŞU:

             Hakim olan düzenlerden ‘görev’ almayan, onlara askerlik de yapmayan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Birinci Cihan Savası öncesi özlediği memleketine gider ve Van’da ‘Horhor’ medresesinde 300′den fazla talebelerine dersler vermeye başlar, bütün öğrencilerini ‘silahlandıran’ ve ‘ilimle silah, her zaman bir arada bulunmalıdır; ilimde olduğu gibi, fedâilikde ve kahramanlıkda da ecdadımıza lâyık olmalıyız!..” diyen Üstad, Birinci Cihan Savasının çıkması ve Doğu Anadolu’nun Rus-Ermeni birlikleri tarafından işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya gelmesi üzerine, hemen silâha sarılmış; 300 talebesi ile bir ‘milis alayı’ kurarak ‘gönüllü kürd alay komutanı’ unvânıyla Ruslara ve Ermenilere karşı, büyük bir savaşa tutuşmuştur. Van, Bitlis illerinin savunmasını üstlenen ve şehir halkının katliâm edilmeden göçebilmelerini sağlayan Üstad Hz.leri, bütün talebelerini şehid verdikten sonra, kendisi de yaralı olarak Ruslara esir düşmüş ve Ruslar tarafından Sibirya’nın Kosturma şehrindeki esirler kampına götürülmüştür. Sırası gelmişken, sunu da belirtelim ki; Üstad Bediuzzaman, meşhur ‘işârât’ul-i’câz’ tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habibe dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma’nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur’an’ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.
       Rusya’da ‘esir zabitler kampında’ bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı’nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam’ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir.
Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; “neden ayağa kalkmadılar? yoksa beni tanımadılar mı?” diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, “Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı’nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç’dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!” seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin ‘Divan-i Harbe’ verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; “bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir.” deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi ‘iki rek’at namaz’ kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; “o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım…” diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır… (Günümüzün İslam düşmanı yönetimlerine ve laik düzencilere ithaf olunur!) Continue reading