Esma-ûl Nebî
Tebrik Kartlarının Devamı »
Cuma sûresinin 9. âyetinde beyan buyrulduğu gibi, her Müslüman Cuma günü Cuma ezanı okunduğu andan itibaren, bütün şahsî işlerini bırakıp mutlaka camiye gitmek mükellefiyetindedir. Çünkü Cuma ezanı okunduktan sonra yapılan alışverişler, elde edilen kâr ve kazançlar, haram kılınmıştır. Cuma namazı bitene kadar, haramlık ve alışveriş yasağı devam eder. Cuma namazına acele etmek hatibin minbere çıktığı zamanda okunan ikinci ezan vaktinde farz olur. Hanefilerce en sahih olan görüşe göre, her ne kadar ilk ezan, Hz. Peygamber (a.s.) zamanında bulunmayıp Hz. Osman zamanında ihdas edilmişse de ilk ezan okunduktan sonra cumaya gitmek farz olur.
Alış veriş ve benzeri icare, sulh, sanat ve başka işlerle meşgul olup cuma namazından geri kalmak Hanefîlere göre tahrimen mekruh, onların dışındaki cumhura göre ise haramdır. Bu haramlık cumhura göre, hatibin önünde ezan okumaya başlandığı zamana mahsustur. Çünkü bu durumda cuma namazına gitmekten alıkonma söz konusudur. Nitekim Allah teâlâ bu hususta şöyle buyuruyor: “Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu ,ezan okunduğu zaman, Allah’ı zikretmeye koşun, alış verişi bırakın.” Bu vakitte alış verişin haramlığı hakkında nas bulunmaktadır. Alış veriş dışındaki meşguliyetler de ona kıyas edilir, ister akit olsun ister olmasın, fark etmez. Çünkü bu sayılanların hepsi elde edilmesi istenen gayeyi gerçekleştirmeye, yani cuma namazının eda edilmesine engel olur. (1)
Şafıfler bu hususa şunu da ekliyor: “Cuma günü zevalden sonra, ezandan önce alış veriş ve benzeri işlerin yapılması mekruhtur.”
Hanbelflere göre (2) cuma günü namaz vaktinde, alış veriş dışındaki icare, sulh ve nikâh gibi işleri görmek ve akitleri yapmak mekruh değildir. Çünkü ayetteki yasak sadece alış verişe mahsustur. Alış veriş dışındaki işler cumaya gitmekten meşgul etme bakımından ona denk değildir. Çünkü bunlar az vuku bulan şeylerdir. Dolayısıyla bunları alış verişe kıyas etmek sahih değildir. Devamı »
I was so far from you
Yet to me you were always so close
I wandered lost in the dark
I closed my eyes toward the signs
You put in my way
I walked everyday
Further and further away from you
Ooooo Allah, you brought me home
I thank You with every breath I take.
Alhamdulillah, Alhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah
Alhamdulillah, Elhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah.
I never thought about
All the things you have given to me
I never thanked you once
I was too proud to see the truth
And prostrate to you
Until I took the first step
And that’s when you opened the doors for me
Now Allah, I realized what I was missing
By being far from you.
Alhamdulillah, Alhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah
Alhamdulillah, Alhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah.
Allah, I wanna thank You
I wanna thank you for all the things that you’ve done
You’ve done for me through all my years I’ve been lost
You guided me from all the ways that were wrong
And did you give me hope
O Allah, I wanna thank you
I wanna thank You for all the things that you’ve done
You’ve done for me through all my years I’ve been lost
You guided me from all the ways that were wrong
I wanna thank You for bringing me home
Alhamdulillah, Alhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah
Alhamdulillah, Elhamdulillah
All praises to Allah, All praises to Allah.
“-Ey günahkâr! Kötü sondan emin olma. İşlediğin günahı daha büyük bir günah takip eder. Günah işlerken sağ ve solundaki meleklerden hayanın azlığı o günahtan daha büyük bir günahtır. Allah’ın sana ne yapacağını bilmiyorken gülmen daha büyük bir günahtır. Yaptığın bir günaha sevinmen daha büyük bir günahtır. Yapamadığın bir günah için üzülmen daha büyük bir günahtır. Senin günah işlerken kapının örtüsünü hareket ettiren (kaldıran) rüzgardan korkman, Allah seni gördüğü halde kalbinin ürpermemesinden daha büyük bir günahtır.”
Gaflet uykusuna karşı zırhlanmış bir insan görmek isteyen Muaz bin Cebel’in, Rasulullah (s.a.) Efendimiz’le şu mülakatına baksın:
Muaz bin Cebel (r.a) şöyle anlatıyor:
“-Bir gün Resûlullah’ın (s.a) huzuruna varmıştım. Bana: “Ey Muaz! Sen, bu akşam nasıl sabahladın?” buyurdu. Ben de: “Ya Resûlallah! Allahü Teâlâ’ya iman etmiş olarak sabahladım” dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz: “Ey Muaz! Senin her sözünün doğruluğuna bir delilin vardır. Bu sözünün doğruluğunun delili nedir?” buyurdular. Ben de şöyle cevap verdim: “Ya Rasûlallah! Ben, geceden, gündüze çıktığım zaman, bir daha akşamı beklemem. Akşam olduğu zaman da, sabaha kadar yaşayacağımı hiç ümit etmem. Bir adım attığım zaman, İkinci adımı atacağımı sanmam. Her insanın bir eceli olduğunu bilirim. Ecelinin saati geldiği zaman, o anda ecelinin ona yetişeceğini bilirim. Bütün insanlar mahşerde haşr olunurlar. Kimisi Peygamberi ile beraberdir kimisi de tapdıkları ile beraber olacaktır. Ben ise,’kendimi sanki cehennemdeki insanların azaplarını ve cennetteki insanların nimetlerini her an görüyorum gibi düşünürüm.” Bunun üzerine Rasûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Muaz! Sen çok iyi yapmışsın. Böyle düşünmeye devam et ve bundan hiç ayrılma!”
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, bir mü’minin sahip olması gereken kalbî derinlik ve inceliği bir hikâye ile şöyle îzah eder:
“Bir yıl Şam’da öyle bir kıtlık oldu ki, âşıklar aşkı unuttu. Gök, yere öyle cimri oldu ki, bir damla bile yağdırmadı. Ekinler, dudaklarını bile ıslatamadı. Ne kadar pınar varsa kurudu. Yoksulların gözyaşlarından başka hiç su kalmadı.
Vaziyet böyle iken, bir gün yanıma bir dostum geldi. Bir deri bir kemik kalmıştı. Hâlbuki zengin, kudretli, şan ve şeref sahibi, hem de cüsseli bir insandı. Hâlini görünce şaştım; ona sordum:
«–Ey güzel huylu dostum; ne oldu, nasıl bir felâkete uğradın? Gördüğüm bu zayıf, bitkin ve kederli hâlinin sebebini anlat bana!..» dedim.
Dostum benim bu sözlerime üzüldü, hayret içinde şöyle dedi:
«–Dostum! Kederimin sebebini bilmiyorsan, bu ne gaflet! Biliyorsan niçin soruyorsun? Görmüyor musun ki, felâket son raddeye vardı. Ne gökten yere yağmur iniyor, ne yerden göğe, âh edenlerin feryâdı çıkıyor!»
Ona dedim ki:
«–Biliyorum! Fakat bu kıtlık, seni niye bu kadar teessüre gark ediyor ki. Senin her şeyin var. Başkaları açlıktan helâk olsa, bundan sana ne?»
Bunun üzerine o kemâl ehli dostum, sanki âlimin câhile bakışı gibi bana mânidar mânidar baktı ve şöyle dedi:
«–Sâhilde olup da dostlarının denizde boğulmakta olduklarını gören bir insanın kalbinde huzur olur mu? Benim şu benzim, halkın sefâletinden sarardı. Beni kimsesizlerin ve yoksulların hâli bu duruma getirdi. Vicdan sahibi olan, kendi âzâsında yara görmek istemediği gibi, Allâh’ın diğer mahlûkâtında da görmek istemez. Allâh’a hamdolsun yaram yok, fakat başkalarının ıztırâbı benim vicdânımı tir tir titretiyor. Hastanın yanında oturan insan, sıhhatte olsa bile, hiç keyifli olabilir mi? Devamı »
İsim çocuğun kişiliği üzerinde etki yapar. Peygamber Efendimiz ‘‘ çocuğa güzel isim vermek, dinini öğretmek ve vakti gelince evlendirmeyi evladın babası üzerindeki haklarından saymıştır. Kıyamet gününde babanızın ismi ile beraber (mesela; Ali oğlu Veli veya Ahmed kızı Emine diye ) çağrılacaksınız. O halde isminiz güzel olsun ” buyurmuştur.
Bir ismin güzel olması için Mutlaka Kur’an-ı Kerim’de olması gerekmez. Güzel isimler çoktur. Değişik isim olsun diye, yahut en güzel isim olsun diye Kur’an-ı Kerim’de geçen her ismi, Kur’an-ı Kerim’de gectiği için çocuğa isim olarak koymak yanlış olur. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de güzel isimlerin yanında çirkin isimler de vardır. En başta şeytan var, iblis vardır. Kafirlerden Karun, Haman vardır. Peygamberimizin düşmanı Ebu Leheb’in ismi vardır.
Bunları koymak doğru değildir.
Allah indinde en güzel isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. (müslim)
Üç oğlu olupta birine adımı vermeyen cahillik etmiş olur (Taberani)
Ecdadımız saygı da kusur olmasın diye Muhammed ismini Mehmed şeklinde kullanmıştır.
Hz. Talha, on çocuğunun her birine bir Peygamber ismi koymuştu. Hz. Zübeyrin’de on çocuğu vardı. O da hepsine şehid ismi vermişti. Hz. Talha, Hz. Zübeyre neden çocuklarına peygamber ismi değil de şehid ismi verdin, dedi.
O da çocuklarım peygamber olamayacağına göre, şehid olmalarını arzu ettiğim için dedi. Devamı »
İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- buyurur:
“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir. Bununla beraber, hiçbir günah, Allah’a karşı hüsn-i zan beslemenin önüne geçecek kadar kişinin gözünde ve gönlünde büyümemelidir.”
el-Hikemü’l-atâiyye’den
Günah, Hakk’ın râzı olmadığı tutum, davranış ve amellerin, kul tarafından işlenmesi durumudur. Mü’min bir insandan beklenen; Rabbine karşı bilerek günaha düşmeme hassasiyetidir. Türkçemizdeki “günâha düşmek” tabiri, esâsen doğru bir ifâdedir. “Günah işlemek”, sınırı aşmanın ve cür’etkârlığın bir ifâdesi ise, “günâha düşmek”, insânî bir zaafın göstergesi gibidir.
İnsan, fıtratı gereği günâha meyilli olarak yaratılmıştır. İnsanlık tarihi boyunca günahsızlık ve hatasızlık, vasfı ne olursa olsun hiçbir insan için söz konusu olmamıştır. Bu itibarla kuldan istenen günahsızlık hâli değil, günâha karşı takınması gereken edep sınırlarıdır. İşte İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh- yukarıda zikredilen hikmetinde bu edeplerin en önemlilerine işâret etmektedir.
Bu edeplerin birincisi şudur:
“Allah’ın rızâsına medâr olacak amellerden mahrum olunmasına rağmen üzüntü duymamak ve birçok günah, hata ve manevî sürçmelerin içine düşüldüğü halde pişmanlık hissetmemek, kişinin kalbî duyarlılığının ölüm emâreleridir.
Îmân, Rabbe karşı kalbin duyarlı hâle gelmesi demektir. Bu itibarla taat ve ibâdetler, mü’min bir kalbe huzur ve sürûr yüklerken, günah ve isyanlar, gönülleri hüzün ve pişmanlık acısıyla kıvrandırır. Böyle bir tesirden mahrûmiyet, kalbin ciddî bir hastalığa müptelâ olmasının alâmeti sayılmıştır. İbn Atâullâh el-İskenderî –kuddise sirruh-’un bu çeşit bir duyarsızlığı, kalbin ölüm emâresi sayması da, hastalığın derecesini ve ciddiyetini gösterir. Böyle taşlaşmış bir kalbin sahibine gereken; hemen tevbe ve istiğfâra sarılmak ve gönlünü harekete geçirecek ve diriltecek; Kur’an, zikir, duâ ve tazarru gibi vesilelere yapışmaktır.
Günâhın zararını görmemek ve hissetmemek, onu kendi manevî hayatı için tehlikeli saymamak, İbn-i Mes’ûd –radıyallahu anh-’ın ifâdesiyle nifâk alâmetidir. Nitekim o şöyle demiştir:
“Mü’min kimse günahlarını hayalinde öylesine büyütür ki, sanki kendisi bir dağın eteğinde oturuyormuş da dağ üzerine çökecekmiş (ve altında kalacakmış gibi) zanneder. Günaha düşkün kimse ise günahlarını, burnunun üstüne konan (ve hemencecik kovup ısırmasını engellerim diye düşündüğü) bir sinek gibi görür” (Buhârî, Daavât 4).
Mürşidler, manevî arınma yoluna (seyr u sülûke) giren sâliklerin başlangıç hallerinde günâhın her çeşidine karşı gönüllerinin ürpermesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Devamı »