Not: Tabloyu Büyütmek İçin Üzerine Tıklayınız.
Tablo: www.islamiyol.com adına tarafımdan hazırlanmıştır. Kaynak belirtilmeden alıntılanması etik değildir.
Not: Tabloyu Büyütmek İçin Üzerine Tıklayınız.
Tablo: www.islamiyol.com adına tarafımdan hazırlanmıştır. Kaynak belirtilmeden alıntılanması etik değildir.
Go get Adobe Flash Player!
Bir heyecan sardı beni yokluğun ateşinde
Öyle bir gönül bu gönül korku yoktur içinde
Yalnız bir ordu gibiyiz dağlar taşlar emrinde
Çıksa da soluklarımız düşlerinden özleminde
Hep içimde var oluşun güç verir yüreğime
Davulların haber verir uçuşur gökyüzünde
Bir yürek koşar uzağa sözlere soluklara
Yiğitlerin sesi olmuş yürür yalnızlara
Gecem kadar yalnızlığa tutuşur ince ince
Sevdamız ulaşır sana kuşların ötüşünde
Çığlık olmuş yarınlara Yusufların sesinde
Yorgunluğum hayatımdır coşkunluğum sonsuza
Ne dualar etmişizdir gelsin diye yarimiz
O’na selat-ü selamla haberler göndermişiz
Ruhumuzun aynasında görmeyi özlemişiz
Dikenli yollar içinde özlemini çekmişiz
Özüm sana dönüktür Ya Muhammed Mustafa(sav)
Dudaklarım mühürlenmiş sevgilinin yolunda
Bir fırtına gibi kalbim eser büyük ummana
Senin kutlu sevdanı yazdırırım çağlara
Peygamber efendimiz demiştir ki birisi öldüğünde akrabaları cenaze işleriyle meşgul iken,
son derece güzel bir kişi gelir mevtanın başının yanında durur.
Kefenlendiğinde kefen ile merhumun göğsü arasına girer. Definden sonra herkes evine döner.
Münker ve Nekir adlı iki özel melek gelir, öleni kişisel mahremiyet içerisinde imanı hakkında sorgulayabilmek
üzere göğsünde duran güzel kişiyi ayırmaya çalışır.
Güzel kişi der ki “O benim refakatim, O benim dostumdur, hiçbir şekilde Onu yalnız bırakmam.
Eğer siz sorgulama için görevlendirildiyseniz, görevinizi yapınız. Onun cennete girmesini kabul ettirinceye kadar terk edemem.”
Sonra ölmüş arkadaşına döner der ki, “Ben, bazen yüksek sesle bazen de kısık sesle okuduğun Kur’anım. Endişe etme, Münker ve Nekirin sorgusundan sonra üzüntü duymayacaksın.”
Sorgulama bitince güzel kişi Onun için Meleul Aladan (semadaki meleklerden) misk kokusuyla bezenmiş bir döşek hazırlar.
Allahın Resulu (SAV) demiştir ki:
Hesap gününde ne bir Peygamber, ne de bir melek, Allahın indinde Kur’andan daha imtiyazlı bir şefaatçi olamayacaktır.
Bize her alanda rehberlik eder ve yol gösterir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’i de bize tanıtmakta ve niteliklerini bildirmektedir. Yazımızda Kur’an’da geçen Peygamberimizin on niteliğini tahlil etmek istiyoruz:
1. Hz. Muhammed Son Rasul ve Son Nebidir
Rasul elçi; nebî ise haber veren haber getiren demektir. Terim olarak “rasul” ve “nebi” Allah’ın mesajlarını emir ve yasaklarını öğüt ve tavsiyelerini insanlara bildirmesi için görevlendirdiği kimseye denir. Rasul ve nebiyi biz Türkçe’de “Peygamber” (haber getiren) kelimesi ile ifade ediyoruz. Kur’an’da “mürsel” ve “nezir” (uyarıcı) “beşir” (müjdeleyici) ve “hâdî” (yol gösterici) kelimeleriyle de ifade edilen “elçiler”; vahye mazhar olan kendilerine kitap hüküm ve hikmet verilen kimselerdir. (bk. Hadîd 25; Hac 52; Âl-i İmran 79 81; Nisa 63-165; Ahzab 45; Hadîd 25-26)
Her topluma bir peygamber gönderen Yüce Allah son olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bütün insanlara peygamber göndermiştir. “Muhammed Allah’ın rasulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab 40)
Ayette geçen ve Asım kıraatinde “te” harfi üstün okunan “hâtem” kelimesi diğer kıraatlerde “hâtim” şeklinde esre ile okunmuştur. “Hâtem” fiil olup peygamberlerin peygamberliğini sona erdirdi veya mühürledi “hâtim” ise isim olup peygamberliği sona erdiren veya mühürleyen demektir. “Mühür” bir şeyin belgelendirilmesi ve tasdik edilmesi için sonuna basıldığından “sonu” ve “tasdik” anlamına gelir.
Ayet hem Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen ilahî bir mühür mesabesinde olduğunu ve peygamberliğin sona erdiğini ifade eder.
Peygamberimiz kendisini peygamberler zincirinin son halkası ve nebilerin sonuncusu olarak tanıtmıştır: “Ben (bir tuğlası eksik kalmış mükemmel bir binanın eksikliğini tamamlayan) bir tuğlası mesabesindeyim. Ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (Müslim Fezail 22)
Hz. Muhammed’in peygamberliği ile insanlık din açısından ilerlemenin son noktasına erişmiş ve din kemale ermiştir. (Maide 3) Artık Hz. Muhammed’den sonra başka bir rasul ve nebi gelmeyecektir. Dolayısıyla kim nebi rasul uyarıcı olduğunu iddia ederse yalan söylemiş yalancı peygamberlik iddiasında bulunmuş olur. Devamı »
İstanbul’un büyük velîlerinden Sümbül Efendi, bir gün talebelerine:
“–Eğer bütün dünyayı baştan sona değiştirme imkânına sahip olsaydınız, neler yapardınız?” diye sormuş.
Her bir talebe, kendi gönül ufkuna göre en doğru, en güzel ve en mutlu dünyayı târif etmiş. Kimi:
“–Dünyadaki bütün kötülüklerin yok olmasını isterdim!” demiş. Kimi:
“–Bütün dünyanın cennet bahçesi misâli, çiçeklerle müzeyyen olmasını isterdim.” demiş. Kimi de:
“–Bütün gariplerin sevindiği, çâresizlerin dertlerine çâre bulduğu, bütün hastaların şifâ-yâb olduğu huzur dolu bir dünya isterdim.” diye cevap vermiş.
Talebelerinin fikirlerini tek tek dinleyen Sümbül Efendi, bir tanesinin hiç söz almadığını fark etmiş ve:
“–Oğlum Muslihiddin, sen ne düşünüyorsun? Dünyayı nasıl değiştirmek isterdin?” diye sormuş. Muslihiddin:
“–Efendim, ben, -hâşâ- Cenâb-ı Hak’tan daha âlim, daha hikmet sahibi değilim. Ben âciz bir kulum. İnsan nefsini tanırsa Rabbini daha iyi tanır. Şüphesiz O’nun tesis etmiş olduğu bu dünya hayatında her şeyin bir yeri ve hikmeti vardır. Bana kalmış olsa, ben her şeyi yine olduğu gibi merkezinde bırakır ve takdîr-i Hudâ’dan râzı olurdum.” demiş.
Gözde talebesi Muslihiddin’in bu cevabını çok beğenen Sümbül Efendi:“–Evlâdım, çok güzel ifâde ettin. Mâdem sen, bu dünyada her şeyi merkezinde bıraktın, biz de bundan sonra sana «Merkez Efendi» diyelim.” demiş.
Düşünmek gerekir ki, bir tiyatro sahnesinde bir senaryo oynansa gayet kolay anlaşılır. Fakat iki-üç senaryo aynı anda sahneye konulsa, roller birbirine karışıp senaryolar anlaşılmaz bir hâl almaya başlar. Hâlbuki cemâdat, nebâtât ve hayvanâtıyla sayısız varlıkların âdeta ilâhî bir senaryoyu andıran kaderlerinin aynı anda sahnelendiği bu dünya hayatında, böyle bir karmaşa ve keşmekeş yaşanmaz. Bilâkis bütün hâdisat, vukuat ve oluşlar; birbirini âhenkle tamamlayan ilâhî kudret ve sanat hârikaları, ilâhî ibretler ve hikmetler manzûmesidir. Devamı »
Hak dostu Veysel Karânî Hazretleri; bu imtihan âleminde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının nasıl bir zıtlığa rabtedilmiş olduğunu, yedi maddede[1] şöyle ifade eder:
1- YÜKSEKLİK ARADIM, TEVÂZÛDA BULDUM:
[Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler…” (el-Furkân, 63)
İdrîs -aleyhisselâm- bir nasîhatinde der ki:
“Akıllı kimsenin mertebesi yükseldikçe tevâzû hâli artar.”
Ârif bir şâir de bu hakîkati şöyle nazma döker:
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât
Mütevâzî olanı rahmet-i Rahman büyütür.
“Tohum toprağa düşmedikçe filizlenip büyüyemez. Allâh’ın rahmeti de, kibirlileri değil, ancak mütevâzı olanları büyütüp yüceltir.”
Hazret-i Mevlânâ’nın şu beyânı da, böbürlenenlerin ve benlik iddiâsına kalkışanların, kazâ kılıcını kendi aleyhlerine tahrik ettiklerinin açık bir ifâdesidir:
“Kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi de yoktur.”
Gurur, kibir ve ucub, ekseriyetle istîdatlı ve varlıklı insanlarda meydana gelir. Hâlbuki insana lutfedilen bütün nîmetler, iki uçlu bir bıçak gibidir. Yani hayra da, şerre de kullanılabilir. Bu itibarla maddî-mânevî istîdat ve zenginliklerin asıl ihtişâmı, cimrilik ve israftan uzak durup tevâzû ve cömertlikle imkânlarını muhtaçlara sarf edebilmektir. Mü’min dâimâ; “Kendime ne kadar, başkalarına ne kadar Allah rızâsı için sarf hâlindeyim?..” tefekkürü içinde olmalıdır.] Devamı »