Aylık Arşiv: Kasım 2008
Darvan Kıssası
Darvan Kıssası
Rivâyete göre Yemenli cömert bir zâtın San’a yakınlarında üzüm, hurma ve ekin bahçesi vardı. Bu cömert kişi, mahsûl toplama zamanında fakirlere, gariplere ve zayıflara öşür payını fazlasıyla ve bolca ayırırdı. Vefâtına yakın, evlâdlarını toplayıp onlara bu usûlü devâm ettirmelerini vasiyet etti. Fakat o sâlih zât vefât edince, çocuklarının gözünü mal hırsı bürüdü. Kendi aralarında:
“–Âilemiz hayli kalabalık, mal ise az. Artık fakirlere bir şey vermeyelim! Onlar gelip istemeden de mahsûlleri toplayalım…” diyerek ahitleştiler.
Allâh -celle celâlühû-, onların bu kötü niyetleri üzerine, bahçelerini yakıp harâbe hâline getirerek simsiyah kıldı. O büyük bahçe, tanınmaz hâle gelmişti. Bu durumu gören cimri evlâdlar şaşırdılar:
“–Acabâ yanlış bir yere mi geldik?” dediler.
Oysa babalarının öşürü cömertçe dağıtıp muhtaçların duâsını alması, bahçeye ziyâdesiyle bereket veriyordu. Bütün fakirler ve garipler, o bahçeden istifâde ediyorlardı. Lâkin babalarının fakirlere dağıttığı öşür, gözlerinde büyüyor ve onu vermek istemiyorlardı. Onlar, Allâh’ın o bahçeye verdiği bereketin nereden geldiğinin farkında değillerdi. Çünkü gaflet, onların kalblerini kör etmişti.
Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak:
“Gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205) buyurmaktadır.
“Ashâb-ı Darvan” kıssası olarak bilinen bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: Devamı »
Mısır Pâdişâhının Rüyâsı
Mısır Pâdişâhının Rüyâsı
Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:
وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
(43)
قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأَحْلاَمِ بِعَالِمِينَ
(44)
وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَاْ أُنَبِّئُكُم بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ
(45)
يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَّعَلِّي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
(46)
“Melik dedi ki: «–Ben (rüyamda) yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.
O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf’u) hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni (zindana) bir gönderin.»
(Zindana gidip şöyle dedi:) «–Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! (Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir:) Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)
Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدتُّمْ فَذَرُوهُ فِي سُنبُلِهِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّا تَأْكُلُونَ
(47)
ثُمَّ يَأْتِي مِن بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّا تُحْصِنُونَ
(48)
ثُمَّ يَأْتِي مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ
(49)
“Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, (depolarsınız). Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, (tohumluk olarak) saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)
Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:
وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ فَلَمَّا جَاءهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللاَّتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّي بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ
“Hükümdar dedi ki: «–Getirin bana onu!» Elçi gelince (Yûsuf:) «–Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)
Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَاوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفْسِهِ قُلْنَ حَاشَ لِلّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِن سُوءٍ قَالَتِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ الآنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ أَنَاْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ
“«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiçbir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» (diye îtirâf etti.)” (Yûsuf, 51)
Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:
ذَلِكَ لِيَعْلَمَ أَنِّي لَمْ أَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي كَيْدَ الْخَائِنِينَ
“Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffakıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)
Cenâb-ı Hak, hîlekâr, düzenbaz ve hâinleri aslâ sevmediğini bir âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurur:
إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الخَائِنِينَ
“…Şüphesiz Allâh hâinleri sevmez.” (el-Enfâl, 58)
En büyük hıyânet ise Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı yapılandır. Cenâb-ı Hak bu hususta da biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَخُونُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُواْ أَمَانَاتِكُمْ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve Rasûl’e hâinlik etmeyin; (aksi hâlde) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.” (el-Enfâl, 27)
Kullarının hakkını gasbetmek sûretiyle
Allâh Teâlâ’nın emir ve yasaklarına ihânet eden, netîcede ise kendi emânetlerine ihânet ettiklerini fark eden “Darvan Ashâbı”nın şu ibretli kıssası, ihânetin zararının sâdece hâinlere döneceğini çok açık bir şekilde beyân etmektedir: Devamı »
Hazret-i Yûsuf’un Rüyâları Tâbir Etmesi
Hazret-i Yûsuf’un Rüyâları Tâbir Etmesi
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا وَأَمَّا الآخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِن رَّأْسِهِ قُضِيَ الأَمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ
“Ey hapis arkadaşlarım, (gelelim rüyâlarınızın tâbirine:) Biriniz, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece kesinleşmiştir.” (Yûsuf, 41)
وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِّنْهُمَا اذْكُرْنِي عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ
“Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset. (Suçsuz olduğumu hatırlat. Umulur ki beni çıkarır.)» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece (Yûsuf) birkaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)
Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.
Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu. Devamı »
Hazret-i Yusuf’un Zindan Hayatı
Zindan
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:
ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّن بَعْدِ مَا رَأَوُاْ الآيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ
“Bu kadar delîli gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf’u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)
Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince, Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:
“–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri Sen’in için temiz kılmıştır.” dedi.12
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانَ قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ
(36)
قَالَ لاَ يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلاَّ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَن يَأْتِيكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَهُم بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
(37)
“Zindana O’nunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben (rüyâmda), kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz Sen’i muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. (Yûsuf:)«–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun tâbirinin ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)
Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:
Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları husûsunda iknâ ettiler.
Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:
“–Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.
Aşçı da:
“–Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.
Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.
Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.
Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.
Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.
İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَآئِـي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَن نُّشْرِكَ بِاللّهِ مِن شَيْءٍ ذَلِكَ مِن فَضْلِ اللّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ
(38)
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
(39)
مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ
(40)
“Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu (tevhîd inancı), Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?
Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)
Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti
Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti
Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّهِ مَا هَـذَا بَشَرًا إِنْ هَـذَا إِلاَّ مَلَكٌ كَرِيمٌ
“Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayanılacak yastıklar(ı olan mükellef bir sofra) hazırlattı. (Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle), her birine bir de bıçak vermişti. (Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a:) «–Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar O’nu görünce O’nun büyüklüğünü anladılar. (O’nun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan) kendi ellerini kestiler ve: «–Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)
Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin yüz güzelliğini ifâde sadedinde O’nu Yûsuf -aleyhisselâm-’a kıyâs ile şöyle der:
“Mısır ahâlisi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünün güzelliğini işitmiş olsalardı, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın pazarlığında bir kuruş dahî harcamazlardı. Züleyhâ’yı kötüleyen kadınlar, Rasûl-i Ekrem’in parlak alnını görselerdi, elleri yerinekalblerini keserlerdi.”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sîretinin de sûreti gibi güzel olması için devamlı olarak duâ ederdi. Aynaya bakarken ahlâkî güzelliğe vurgu yapar ve:
“Allâh’ım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir!”
“Yâ Rabbî! Beni ahlâkın en güzeline ulaştır! Şüphesiz ona ulaştıracak olan ancak Sen’sin!” diye duâ ederdi. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, X, 456)
Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:
قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ وَلَقَدْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ فَاسَتَعْصَمَ وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِّنَ الصَّاغِرِينَ
“«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben O’ndan murâd almak istedim, ama O iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)
Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.
قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُن مِّنَ الْجَاهِلِينَ
“(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)
Bazı büyükler demişlerdir ki:
“Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”
فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)
Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.
Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.
Hazret-i Yûsuf ve Züleyhâ
Hazret-i Yûsuf ve Züleyhâ
Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
“O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere Biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)
Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:
وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
(23)
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ
(24)
“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, O’nun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:
«–Haydi gelsene bana!» dedi.
O ise:
«–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.
Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi O da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)
Züleyhâ, nefislerin en çok zebûnu olduğu üç vasfın; yâni servet, şöhret ve şehvetin şâhikasında bulunuyordu. Gençti, cemâl sâhibiydi ve pek çok kimseyi kendisine râm edebilecek bir câzibeler meşheri hâlindeydi. Üstelik Züleyhâ, odanın kapısını da sımsıkı kilitlemişti. Böylece gizlilik ve tenhâlığın, günahları daha da kamçılayan hengâmında, Hazret-i Yûsuf’a şiddetli bir arzuyla:
“–Heyte lek!” yâni “–Gelsene bana!” diye seslenerek, çirkin bir fiile teşebbüs etmişti. Mukâvemet göstermekte nice irâdeleri eritebilecek böyle bir manzara karşısında, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bile hayli güç bir vaziyette kaldığını Yüce Rabbimiz:
“Şâyet bürhânımız yetişmeseydi, o da meylediyordu.” beyânıyla ifâde buyurmaktadır. Zîrâ bir erkeğin, hayatı boyunca karşılaşabileceği en ağır imtihanlardan biri; gençlik, güzellik, servet gibi her türlü câzibe unsuruna sâhip bir kadından, üstelik tenhâlıkta gelen nefsânî bir dâvet ve iltifâta “hayır” diyebilmektir.
İşte Yûsuf -aleyhisselâm-, önüne serilen bunca dehşetli câzibelere aldanmamak için “maâzallâh” diyerek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yüksek bir takvâ duygusuyla “Allâh’a sığındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâhî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.
Bu yüzden insanoğlunu günahlara sürükleyen bütün dünyevî câzibelerin “–Heyte lek!” yâni “–Gelsene bana!” diyen dâvetlerine mukâvemet gösterebilmenin yegâne yolu, o anda kalben “maâzallâh” diyerek sonsuz kudret sâhibi olan “Allâh’a sığınabilmek”tir.
Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir: Devamı »


