18 Ekim 2008
Hasan eş-Şinnavi den Tercüme: Prof. Dr. H.Kâmil Yılmaz
HZ. PEYGAMBER VE GENÇLERİN EĞİTİMİ
ÖNCE böyle bir ilim ve irfan toplantısına katılmaktan şeref duyduğumu belirtmeliyim. Gençlerin tasavvurla irtibatının topluma hayırlı ve faydalı birer ferd olarak kazandırılmaları bakımından önemi beyanı zaruri bir husustur. Özellikle asrımızda bunun büyük önemi vardır. Dinimiz bizi ruhi yüceliklere, manevi olgunluklara davet ederken günümüzde madde ruha hükümran olarak esareti altına almıştır. Bu bakımdan yaşadığımız çağda tasavvufun önemi açıktır. Bizi manevi olgunluğa çağıran tasavvuf ricali, Allah’ın kalplerine irfan libası giydirdiği ve kulları arasında kendilerini ihsan sıfatıyla tahsis ettiği kimselerdir. Bunlar insanları Hakk’ın davetine çağırırlar, insanlara hayır ve takvada örnek olurlar. Onlara uyanlar hidayete erer, onları inkara kalkışan azar ve sapıtır. Allah onları beşeri sıkıntılardan tasfiye ederek Ahadiyet’i müşahede makamına yükseltmiştir. Bu yüzdendir ki kendilerine süfiyye denilmiştir. Devamı »
17 Ekim 2008
Kıssaların En Güzeli: Yûsuf Kıssası
Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)5 diye vasıflandırılmış ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
لَّقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِّلسَّائِلِينَ
“Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)
Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile anlatılmamıştır.
Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu6 ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı,7 aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.
Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir: Devamı »
17 Ekim 2008
HAZRET-İ YA’KÛB -aleyhisselâm- ve HAZRET-İ YÛSUF
İshâk -aleyhisselâm-’ın oğlu olan Ya’kûb -aleyhisselâm-, Kenan diyârında yaşayan insanlara gönderilen bir peygamberdir. O’nun Medyen’de veya Şam’da doğduğu rivâyet edilir. Hazret-i Ya’kûb, Iys adlı kardeşiyle ikiz olarak doğmuş ve Iys’tan sonra dünyâya geldiği için de kendisine “tâkib eden” mânâsında Ya’kûb denilmiştir.
Ya’kûb, diğer bir mânâda “saffetullâh” (Allâh’ın sâf ve temiz kıldığı kulu) demektir. Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın lâkabı “İsrâîl”dir. Bu da, Allâh’ın kulu mânâsına gelmektedir.
Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Hârûn, Hazret-i Dâvûd, Hazret-i Süleyman, Hazret-i Zekeriyyâ, Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimüsselâm-, neseben Hazret-i Ya’kûb’a bağlıdırlar. Çünkü babası Hazret-i İshâk, “zürriyetinden enbiyâ ve melikler gelmesi” için duâ etmiştir.
Her nebîye kendine mahsus bir duâ verilmiştir ki, muhakkak kabûl olunur. Her peygamber onu dünyâda iken yapmış, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, onu kıyâmet gününe bırakmıştır. Onunla, şefâat-i uzmâsı gerçekleşecektir. Devamı »
17 Ekim 2008
CİHÂD ve EMR-İ Bİ’L-MA‘RÛF
Dünyâ ve âhiret saâdetine ermek isteyen mü’minler, canlarını, mallarını ve Allâh’ın kendilerine lutfettiği bütün nîmetleri, ciddî gâyeler ve emeller uğrunda kullanmaya mecburdurlar. Ölüm ve ötesini düşünen bir insan için Allâh rızâsına kavuşmaktan daha mühim bir gâye olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de:
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ
“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınızla imtihan olunacaksınız…” (Âl-i İmrân, 186) buyrulmaktadır.
Bunun içindir ki, gâyesiz kullanılan nîmetlerin sonu hüsrandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ
(88)
إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
(89)
“O gün, ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allâh’a kalb-i selîm ile gelenler (fayda bulur).” (eş-Şuarâ, 88-89)
Kula bahşedilen nîmetler, gaflet ve cehâletle el ele verirse, fert ve cemiyette hüsranlar ve huzursuzluklar meydana gelir. Eğer kalb-i selîm ile hareket edilirse, fertler kendilerini dünyâ cennetinde bulurlar. Cemiyet huzur ve saâdet ile dolar. Devamı »
17 Ekim 2008
Hazret-i Zülkarneyn’in İbret ve Hikmet Dolu Kıssalarından
Zülkarneyn -aleyhisselâm-, yaptığı seferlerden birinde, ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı. Oradaki insanların dünyâ serveti nâmına altın, gümüş gibi hiçbir şeyleri yoktu. Rızıklarını sebzeden te’mîn ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi. Ayrıca bu kavimde herkes, kendi mezarını kazar, her gün onu temizler ve ibâdetlerini burada yapardı. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:
“–Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir!” dedi. Zülkarneyn -aleyhisselâm-, bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
“–Ben seni dâvet ettim, niye gelmedin?” diye sordu. Hükümdar:
“–Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn -aleyhisselâm-:
“–Bu hâliniz nedir? Sizdeki bu hâli kimsede görmedim!” deyince, hükümdar:
“–Evet biz, altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki bir kimsenin eline bunlardan bir miktar geçince, bu sefer daha fazlasını isteyerek huzûru bozuluyor… Onun için dünyâlık peşinde değiliz.” dedi. Devamı »
17 Ekim 2008
Ye’cûc ve Me’cûc Kavmi
Rivâyetlere göre, Ye’cûc ve Me’cûc, kötü ve belâlı iki millettir. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısa, sayıları çoktur. Kıyâmete yakın yeryüzüne yayılacaklardır. Ye’cûc ve Me’cûc kavminde ânî doğumlar olacak, böylece birdenbire artacaklardır. Nasıl sinekler teressübât üzerinde birden çoğalıyorlarsa, onlar da öyle çoğalacaklardır. Şu an bulundukları yer Hak Teâlâ’nın ilminde gizlidir.
Vakti geldiği zaman, Sedd-i Zülkarneyn dümdüz olacak ve bu kavim yeryüzüne yayılacaktır. Ancak Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere ve Kudüs-i Şerîf’e giremeyeceklerdir. Bu mübârek beldelerin dışındaki her yere gireceklerdir. Geçtikleri yerlerde yiyip içip her şeyi kurutacaklar ve etrafını fesâda uğratacaklardır. Çekirgeler gibi olacaklar, haşerât gibi zarar vereceklerdir. Nihâyet Allâh onları helâk edecektir. Devamı »
17 Ekim 2008
Tevhîde Dâvet Seferleri
Zülkarneyn -aleyhisselâm-, memleketinin sınırlarını genişletip devletini güçlendirdi. Allâh’ın emir ve nehiylerini dünyâya tebliğ etmeye başladı. Mü’minlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Her yerde kâfirleri tevhîd akîdesine dâvet etti. Batının son noktasına kadar ilerledi. Artık karalar bitmiş, engin denizlerin kıyılarına ulaşmıştı. Güneş, sanki kara bir çamur pınarına batıyor gibiydi. Orada kâfir bir kavme rastladı. Onların bir kısmı îmân etti. Îmân etmeyenlerle harb ederek hepsini mağlûb etti. Sonunda onlar da tevbe edip topluca tevhîd akîdesini kabûl ettiler. Âyet-i kerîmede bu durum şöyle anlatılır:
فَأَتْبَعَ سَبَ
(85)
حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا
(86)
“O da (batıya doğru) bir yol tuttu.
Nihâyet güneşin battığı yere vardığı zaman güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Orada bir kavme rastladı. Biz O’na dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Onları ister cezâlandırırsın, istersen onlar hakkında iyi davranırsın.»” Devamı »