Aylık Arşiv: Eylül 2008

Sabır

SABIR

Sabır; îtidâli muhâfaza etme, tahammül gösterme, acıya katlanma, göğüs germe, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukâvemet etme, aklın ve dînin gösterdiği yolda sebât etme mânâlarına gelir.

Bütün ahlâkî güzellikleri içine aldığı için sabrın dînimizdeki mevkii çok ihtişamlıdır. Sabır, ilâhî rızâyı mûcib mübârek bir ahlâkî vasıftır.

Dîn ve ahlâkta sabır, hoşa gitmeyen ve ıztırap veren hâdiseler karşısında muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmaktır.

Bu hususta İmam Nevevî şöyle der:

“Sabır, nefsi emredilen şeyleri yapmaya mecbur kılmaktır. Bu da ibâdetlerin meşakkatlerine, belâlara ve günah dışındaki zararlara tahammülle gerçekleşir.”

Sabredilecek hâdiseler karşısında; rûhânî vasıflar olan af, hilim, tevâzû, iffet, kanâat, şefkat, merhamet, nezâket ve müsâmaha gibi ahlâkî meziyetlerimizi kullanmamız lâzımdır.

Sabır, güzel ahlâkın ağırlık merkezidir. Îmânın yarısı, ferah ve saâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan büyük bir fazîlettir. Her türlü hayırlar ve yüksek kazançlar “sabır”da olduğu için başta ülü’l-azm peygamberler, bil-cümle enbiyâ, evliyâ ve ulemâ, sabrı meleke hâline getirmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş küsur yerde sabırdan bahsedilir. Muhtelif âyetlerde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ve O’nun şahsında bütün ümmete sabır tavsiye edilmiştir. Bu âyetlerden birkaçı şöyledir:

وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ إِلاَّ بِاللّهِ وَلاَ تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلاَ تَكُ فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ

“Sabret, Sen’in sabrın da ancak Allâh’ın (yardımı) iledir. (Îmân etmiyorlar diye) onlara üzülme! Hîlelerinden dolayı da sıkıntıya düşme!” (en-Nahl, 127) Devamı »

Nûh -aleyhisselâm-’ın Bâzı Vasıfları

Nûh -aleyhisselâm’-ın Bâzı Vasıfları

1. Hizmet ehli olması,

2. Denize açılması ve denizden istifâde etmesi,

3. Çok şükreden ve sabreden bir kul olması,

4. İstiğfârının bol olması.

Nûh -aleyhisselâm-’ın peygamberliği 950 sene sürmüş ve Allâh’ın bu yüce peygamberi, uzun bir ömürden sonra her fânî gibi rûhunu Rabbine teslîm etmiştir. Vefâtı esnâsında yanında bulunan evlâdlarına Yüce Allâh’a ibâdete devam etmelerini emretti. Sonra oğlu Sâm’a:

“Yavrum, kalbinde zerre miktarı bile olsa şirk varken kabre girme! Çünkü Allâh Teâlâ’nın huzûruna müşrik olarak gelen kimse için hiçbir mâzeret yoktur.

Yavrum, kalbinde zerre miktarı kibir olduğu hâlde kabre girme! Çünkü Kibriyâ, Yüce Allâh’ın ridâsıdır. Ridâsı hakkında münâzaa eden, yâni Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir sıfatı kendisine lâyık gören kimseye Allâh Teâlâ gazap eder.

Yavrum, kalbinde zerre miktarı yeis (rahmetten ümit kesme) bulunduğu hâlde kabre girme! Çünkü dalâlete düşmüş olan kimselerden başkası Allâh’ın rahmetinden ümit kesmez.

Yavrum, sana « Lailaheillah » kelime-i tevhîdini emrediyorum. Çünkü yedi kat göklerle yedi kat yer, terâzinin bir kefesine, kelime-i tevhîd diğer kefesine konsa, bu ondan daha ağır gelir.” (İbn-i Hanbel, Müsned, II, 170; ez-Zühd, s. 51; Heysemî, IV, 219)

Rivâyete göre vefâtı yaklaştığı sırada Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’a:

“–Ey Ebu’l-Beşer, ey uzun ömürlü Peygamber! Dünyâyı nasıl buldun? diye soruldu.

Nûh -aleyhisselâm-:

“–Onu iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım.” cevâbını verdi. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 73)

Hazret-i Nûh -aleyhisselâm- kendisine kamıştan bir kulübe yapmıştı. O’na:

“–Keşke kendine bundan daha sağlam bir ev yapsaydın.” denilince:

“–Ölecek bir kimse için bu bile çok!” demiştir. (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 145)

Şirkin, küfrün ve zulmün muhtelif eziyetleri altında 950 seneye yakın bir süre halkına göstermiş olduğu tahammülle, kendisinden sonraki peygamberler ve ümmetlerine örnek gösterilerek, ilâhî iltifâta mazhar olan Nûh -aleyhisselâm-’dan bizlere kalan en güzel mîras “sabır”dır.

Aleyhisselâm…

Nûh Kavminin Helâk Sebeplerinden Başlıcaları

Nûh Kavminin Helâk Sebeplerinden Başlıcaları

1. Küfür içindeydiler. Peygamberlerini, haşri ve neşri inkâr ediyorlardı.

2. Putlara tapıyor ve şirki teşvîk ediyorlardı.

3. Nûh -aleyhisselâm-’ı küçümsüyor, âsî olup O’na eziyet ediyorlardı.

4. Kibirliydiler; fakîrlere “reziller” diye hitâb ediyorlardı. Hikmet sâhiplerini de küçük görüyorlardı. Hakîkaten, kibirleri yüzünden fakîrlerle oturmayı istememek de, helâk olan kavimlerin kötü hasletlerinin başlıcalarındandır.

5. Kadınlarında edeb, iffet ve hayâ yoktu.

6. Dünyâ lezzetlerine çok düşkündüler.

7. Şükretmiyorlardı. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, verdiği nîmetlere şükredilmesini ve nankörlük edilmemesini emretmektedir. Bir hadîs-i şerîfte şükür ve sabır ehli şöyle tavsîf edilmiştir:

“İki haslet vardır ki, bunlar her kimde bulunursa Allâh onu şükredici ve sabredici olarak yazar. Bu iki haslet kendisinde bulunmayan kimseyi ise şükredici ve sabredici olarak yazmaz:

Her kim dînî hususlarda kendinden üstün olana bakıp ona uyar ve dünyevî konularda ise kendinden aşağı olana bakıp, Allâh’ın verdiği nîmetlere hamd ederse, işte böyle olan kimseyi Allâh, şükredici ve sabredici olarak yazar. Dînî hususlarda kendinden aşağıda olana bakan, dünyevî konularda ise kendinden üstün olana bakıp elde edemediklerine üzülen kimseyi de Allâh şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” Devamı »

Âşûra Günü

Âşûra Günü

Gemi, Âşûra

günü olarak bilinen Muharrem ayının 10. gününde selâmetle Cûdî Dağı’na indikten sonra Hazret-i Nûh ve mü’minler, şükrâne olarak oruç tuttular. Kalan erzaktan âşûra pişirdiler. Bu sebeple o gün (Muharrem’in 10’unda) sadaka vermek, tatlı dağıtmak ve oruç tutmak sünnettir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den şöyle rivâyet eder:

“Ramazandan sonra en sevaplı oruç, Allâh’ın ayı olan Muharrem’de tutulandır.” (Müslim, Sıyâm, 202)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den şöyle rivâyet etmiştir:

“Bir adam gelip Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazretleri’ne sordu:

«–Yâ Rasûlallâh! Ramazan’dan sonra hangi ayda oruç tutmamı emir buyurursunuz?»

Efendimiz Hazretleri cevaplarında:

«–Eğer Ramazan’dan sonra oruç tutacaksan, Muharrem’de tut! Zîrâ o, Allâh’a âit bir aydır; onda bir gün vardır ki, Allâh, bir kavmin tevbesini o günde kabûl buyurdu; başka kavimlerin de tevbe ve niyâzlarını o günde kabûl eder.» buyurdular.” (Tirmizî, Savm, 40/741)

O gün, Âşûra günü; o kavim de, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kavmi Benî İsrâîl idi.

Yahûdîler bu bakımdan Âşûra gününü bayram olarak seçmişler, o günde kadın-erkek hep birlikte süslenmeyi âdet edinmişlerdi.

Maamâfîh, o günde, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Allâh’a şükür niyetiyle oruç tutmasına binâen birtakım yahûdîler, peygamberlerine uyarak, Âşûra gününü oruçlu geçirirlerdi. Devamı »

Hazret-i Nuh’un Kavminin Helakından Sonra Suların Çekilmesi

Suların Çekilmesi

Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-, gemiye binmeden önce kendisine öğretilen şu duâ vesîlesiyle selâmet içindeydi:

فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

وَقُل رَّبِّ أَنزِلْنِي مُنزَلًا مُّبَارَكًا وَأَنتَ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ

“…«Bizi zâlim milletten kurtaran Allâh’a hamd olsun! Rabbim! Beni bereketli bir yere indir! Sen ağırlayıp ikrâm edenlerin en hayırlısısın.» de!” (el-Mü’minûn, 28-29)

Rivâyete göre tûfan, Receb ayının birinci gününde başladı ve gemi altı ay su üstünde seyretti. Sonra Allâh Teâlâ yere ve göğe emretti:

وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي

“Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, (suyunu) tut!..” (Hûd, 44)

Bu emr-i ilâhî üzerine sular çekildi ve gemi, 10 Muharrem Âşûra gününde Cûdî Dağı’na indi. Sonra Nûh -aleyhisselâm-’a Cenâb-ı Hak tarafından:

قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ

“«Ey Nûh! Sana ve seninle berâber olan ümmetlere Biz’den selâm ve bereketlerle (gemiden) in! Kendilerini (dünyâda) faydalandıracağımız, sonra da Biz’den kendilerine elem verici bir azâbın dokunacağı ümmetler de olacaktır.» denildi.” (Hûd, 48)

Hazret-i Nûh -aleyhisselâm- ve mü’minler necât bulmuşlardı. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

فَأَنجَيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

“Biz Nûh’u ve berâberindekileri, dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık!” (eş-Şuarâ, 119)

وَجَعَلْنَاهُمْ خَلاَئِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ

“…Onları ötekilerin yerine geçirdik, halîfeler yaptık! Âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk. Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu?!” (Yûnus, 73)

Dünyâda felâket, âhirette acıklı azâb… Devamı »

Hazret-i Nûh’un Kavmine Gelen Azâb: Tûfân

Gelen Azâb: Tûfân

Nûh -aleyhisselâm-’ın îmân edenlerle birlikte inşâ ettiği gemi zor şartlara dayanıklı, sert ağaçtan yapılmıştı. Üç katlı olduğuna, iki veya dört senede tamamlandığına ve içinde ateş yakılarak buharla çalıştığına dâir rivâyetler vardır.

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre gemiye insanlardan seksen kişi bindi. Âdem -aleyhisselâm-’ın Cebrâîl tarafından getirilen “Tâbût”u da gemiye alındı ve erkeklerle kadınlar arasına konuldu. (İbn-i Sa’d, I, 41)

Âyet-i kerîmede buyrulur:

حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ

“Nihâyet emrimiz gelip de fırın kaynadığı (fâra’t-tennûr: iş kızışıp sular kabarmaya başladığı) zaman Nûh’a:

«–Her şeyden iki çifti, aleyhlerinde hüküm verdiklerimiz hâriç, âileni ve îmân edenleri gemiye bindir!» dedik. Zâten, onunla beraber îmân eden pek azdı.” (Hûd, 40)

Âyette geçen “tennûr” kelimesi, lügatte fırın demektir. Başka mânâlara da gelir. Buradan hareketle bâzı âlimler, Nûh -aleyhisselâm-’ın gemisinin ateşle kaynayan bir kazan tertibâtına sâhip, buharla çalışan bir gemi olduğunu söylerler.

Diğer bir âyet-i kerîmede, gemiye binenler hakkında şu bilgi verilmektedir:

فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ

“O’na şöyle vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhâfazamız altında) ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap! Bizim emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca, her cinsten birer çifti ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki âileni gemiye al! Zulmetmiş olanlar husûsunda Bana hiç yalvarma! Zîrâ onlar, kesinlikle boğulacaklardır.” (el-Mü’minûn, 27) Devamı »

Nûh -aleyhisselâm-’ın Kavminin Azâb Talebi

Bedbaht Kavmin Azâb Talebi

Nûh -aleyhisselâm-’a, dâvetine başladığı ilk yıllarda îmân edenlerden başka inanan olmadı. Bunun yanında kavminin O’na ve mü’minlere yaptıkları eziyetler de had safhaya ulaştı. Hattâ câhilâne bir cesâretle azâb-ı ilâhîyi isteyecek kadar azgınlaştılar:

قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ

“Dediler ki: «Ey Nûh! Bizimle mücâdele ettin ve bize karşı mücâdelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle tehdîd ettiğin (azâbı) bize getir!»” (Hûd, 32)

Nûh -aleyhisselâm-, zâlim kavmin, kendisini küçük görüp de teblîğini yalan saymaları ve, “Haydi, va’dettiğin azâbı getir!” demeleri üzerine onlara Allâh’ın irâde ve tasarrufunu hatırlattı:

(33)قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ اللّهُ إِن شَاء وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ

(34)وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ اللّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“(Nûh) dedi ki: «Onu size, ancak dilerse Allâh getirir. Ve siz (Allâh’ı) âciz bırakacak değilsiniz! Eğer Allâh sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihâyet) O’na döndürüleceksiniz.»” (Hûd, 33-34)

Allâh Teâlâ, kavminin taşkınlıkları dolayısıyla Hazret-i Nûh’u tesellî sadedinde şöyle vahyetti:

لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ

“…Kavminden (şu ana kadar) îmân etmiş olanlardan başkası artık
aslâ inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte oldukları (günahlardan) dolayı üzülme!”
(Hûd, 36)

Nihâyet azâb-ı ilâhînin ilk başlangıç haberi olarak, Cenâb-ı Hak, bu bir türlü uslanmayan azgın kavmi kırk sene yağmursuz bıraktı. Hayvanları telef oldu. Çocukları doğmadı. Çâresiz kalarak Hazret-i Nûh’a mürâcaat ettiler. Devamı »

Uzun Teblîğ Yılları

Uzun Teblîğ Yılları

Nûh -aleyhisselâm-, elli yaşındayken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi, peygamberliğini bildirdi ve:

“Dermesil ve kavmine git; onlara tevhîd inancını teblîğ et!” dedi.

Hazret-i Nûh, ömrünün sonuna kadar tevhîd inancını teblîğ edeceğine dâir söz (mîsâk) verdi. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنكَ وَمِن نُّوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

“Hani Biz peygamberlerden (tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri için) sağlam bir söz almıştık; Sen’den de, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Meryem oğlu Îsâ’dan da. (Evet) Biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık!” (el-Ahzâb, 7)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

أَن لاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ

“And olsun, Biz Nûh’u kavmine elçi gönderdik. (Nûh) onlara: «Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allâh’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azâbından korkuyorum!» (dedi.)” (Hûd, 25-26)

Nûh -aleyhisselâm- ilk zamanlar vazîfesini gizli olarak yerine getirdi, sonraları âşikâr teblîğ etmeye başladı. Gençliğinde herkesin sevgisini kazanmış bir zât olmasına rağmen teblîğe başlayınca durum değişti. Kendisine çok az kimse tâbî oldu.

Kavminin melîki olan Dermesil, Hazret-i Nûh’un bu teblîğ faâliyetinden haberdâr olunca, yanında bulunanlara:

“–O da kim?” dedi. Onlar da:

“–Bizim kavmimizden olduğu hâlde bize uymayan birisi… İsmi, Nûh bin Lâmek. Baştan akıllı idi. Sonradan aklını kaybetti. Kendisinin peygamber olduğunu söylüyor!” dediler. Ardından:

“–Putlara da karşı çıkıyor!” denince Dermesil, Hazret-i Nûh’u yanına çağırtarak:

“–Yazık sana! Sen bizim ilâhlarımızı inkâr mı ediyorsun?” diye azarladı.

Ayrıca, Hazret-i Nûh’un etrâfında fakirlerin olması sebebiyle onunla alay ediyorlardı. Kâfirler Nûh -aleyhisselâm-’a:

قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ

“«–Senin peşinden gidenler sıradan ve basit kimseler iken biz hiç sana inanır mıyız!» dediler.” (eş-Şuarâ, 111) Devamı »

Nûh -aleyhisselâm-’ın Kavminin Özellikleri

Nûh -aleyhisselâm-’ın Kavminin Özellikleri

1. Putperest idiler.

Onların bu özelliği âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا

“Bir de şöyle dediler; sakın ilâhlarınızı bırakmayın! Hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i aslâ bırakmayın!” (Nûh, 23)

Putlar ve putçular, insanlık târihinde, insanları dâimâ hak yolundan ayırarak sapıklığa götürdüler. Saygı ve hâtırâ için yapılan heykeller, zamanla kendilerine tapılan putlar hâline getirildi.

İnsanın inandığı ve kulluk yaptığı ilâhı, maddî bir takım şekillerle temsil ve tasavvur etmesine “antropomorfist” akîde denir. Bu akîde, insanları muşahhas şekillere tapmaya ve nihâyetinde putçuluğa götürür. Tevhîd dinlerinde ise “müteâl” yâni bütün âlemlerden ve tasavvurlardan yüce bir Allâh inancı vardır. Bu inanç, insan zihnini maddeden uzaklaştırarak mücerred mânâlara yönlendirir. Maddenin çok daha ötesindeki mânevî hakîkatleri kavratmaya çalışır. Fakat beşer zihni bu mertebeye ulaşma yerine kolaya kaçarak evvelâ Allâh’ı tecsîm ve teşbîh etme, yâni O’nu kendi dünyâ boyutları içinde tasavvur etme hatâsına düşer. Bu da insanlığın putçuluğa sapmasına sebep olmuştur.

İslâm dîni ise insandaki bu meyli en güzel şekilde tasfiye ederek zihnin, Allâh Teâlâ’yı herhangi bir cisme benzetmesini yasaklamıştır. İnsanların mücerredi müşahhas hâle gitirip taabbüde yönelme dalâletine düşmemeleri için de resim ve heykeli tasvip etmemiştir. Resim ve heykelin diğer bir zararı da, hayâl gücünü tahdîd ederek insanın yüksek mânâları tasavvur ve idrâk etme istidâdını köreltmesidir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kabir ziyâretlerindeki ifratlar insanları putçuluğa götürdüğü için önceleri bu ziyâretleri yasaklamış, ancak tevhîd inancının iyice yerleşmesinden sonra şu hadîs-i şerîfleriyle buna müsâade buyurmuşlardır:

“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyâret edebilirsiniz!” (Müslim, Cenâiz, 106)

“…Kabirleri ziyâret etmek isteyen ziyâret etsin. Çünkü kabir ziyâreti bize âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60)

O hâlde kabir ziyâretleri, ölümün hatırlanması, mevtâya bir hediye gönderilmesi, yâni Kur’ân-ı Kerîm okunması ve âhiretin tefekkürü için tavsiye edilmiştir.

Mâneviyat büyüklerinin kabirleri yanında yapılan duâ ve istekler de, onların hürmetine Cenâb-ı Hak’tan olmalıdır. Çünkü kuldan istenmesi, kulları şirke götürür. Nitekim Nûh -aleyhisselâm-’ın kavminde de böyle olmuştu.

Allâh -celle celâlühû- yaratılmış olan hiçbir varlığa benzemediği; yâni “muhâlefetün li’l-havâdis” sıfatına sâhip olduğu için, buud ve şekil gibi her türlü beşer tasavvurunun ötesindedir. Şeyh Şiblî Hazretleri şöyle buyurur:

“Allâh Teâlâ’yı düşüncelerinizde kavrayıp akıllarınızda tam bir şekilde anladığınızı sandığınızda, bu düşünceler size iâde edilir. Çünkü bu tür düşünceler, sizin uydurduğunuz (muhdes) ve sizin gibi sonradan olma (masnû) şeylerdir…” Devamı »

Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-

HAZRET-İ NÛH -aleyhisselâm-

Nûh -aleyhisselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerinde mühim bir yer işgâl etmektedir. Ülü’l-azm peygamberlerdendir.54 Kur’ân’da muhtelif vesîlelerle ismi 43 yerde geçmektedir. 28 âyetten müteşekkil olan 71. sûre, onun adını taşır. Meşhur tûfân sebebiyle beşeriyetin “İkinci Babası” sayılır.

İdrîs -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra insanlar, hakîkati kaybederek putlara ve heykellere tapmaya başladılar. Bunun üzerine Nûh -aleyhisselâm- kavmine peygamber olarak gönderildi.

Hazret-i Nûh’un esas isminin “Yeşkûr”, “Sâkin” veya “Abdülgaffâr” olduğu bildirilmektedir. Lakabı “Neciyyullâh” (Allâh’ın kurtardığı) ve “Şeyhu’l-Enbiyâ” (nebîlerin uzun ömürlüsü)’dür.

İdrîs -aleyhisselâm- semâya ref’ olunduktan sonra kendisine tâbî olanlardan Vedd, Süvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr, dîni yaşayıp teblîğ ettiler ve insanlar arasında yüksek bir mevkiye sâhip oldular. Vefât ettiklerinde, onları hatırlamak için şeytanların teşvîki ile heykelleri yapıldı. Halk, zamanla putperestliğe döndü. Bu heykellerde ilâhî bir kudret olduğuna inandılar.

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Nûh -aleyhisselâm-’ın kavminde mevcut olan putlar sonradan Araplara intikâl etmiştir. Şöyle ki: Vedd adındaki put Dûmetu’l-Cendel’de idi ve Kelb kabilesine âitti. Süvâ adındaki put Hüzeyl’in idi. Yeğûs adındaki put Murâd kabilesine âitti. Sonra Benû Gutayf’ın oldu, Sebe’ye yakın Curf isimli mevkideydi. Yeûk, Hemedân’a âitti. Nesr, Himyer’in Âl-i Zi’l-Kelâ’ın idi. Bu putların isimleri aslında Nûh kavmindeki sâlih kimselere âitti. Şeytan, bu sâlihler ölünce kavimlerine şu telkini yaptı: «Sâlih kişilerinizin oturmuş oldukları yerlere (onların hâtırasına) heykeller dikin ve bunlara onların isimlerini verin.» Halk bu telkine uyup, söyleneni yaptı. Bidâyette tapınma yoktu. Ancak ne zaman ki bunlar vefât ettiler, haklarındaki bilgi de unutuldu ve neticede câhil halk bu putlara tapınmaya başladı.” (Buhârî, Tefsir, 71/1)

Yalnız Kûfe tarafında putperest olmayıp tevhîd inancını devâm ettiren bir kavim vardı. Nûh -aleyhisselâm- da bu kavimdendi.

Nûh -aleyhisselâm-, bâzen çobanlık, zaman zaman da ticâret yapıyordu. Kavminin başında Kâbil soyundan Dermesil isimli zâlim bir kişi bulunmaktaydı. Her kabîlenin ayrı bir putu mevcuttu. Her putun da bir hizmetkârı vardı. Hazret-i Nûh -aleyhisselâm- bunları gülünç bulurdu. O dönemde ahlâksızlık ve putperestlik had safhaya varmıştı.